– Elif, hazırlanabildin mi? Okula geç kalacağım! Zeynep, Kadirin son gömleğini çırptı, balkonun ipine astı. Camı olmayan, duvarlarının boyası dökülmüş balkonu evde en sevdiği yerdi.
Zeynep demirlere yaklaşıp gene durakladı. Yedinci kattan nehre ve çevreye harika bir manzara vardı. Güneş doğalı çok olmuş, parlak bir bahar ışığı her yeri aydınlatıyordu. Zeynep gözlerini kısmış, ince parmaklarıyla demirleri sıkı sıkı tutmuştu. İşte hayat buydu! Aydınlık, güzel; her şey önü açık, göz kamaştırıcı Benim için de öyle olacak, diyordu içinden. Şu işleri halledeceğim ve her şey tam istediğim gibi ilerleyecek!
Bir bulut güneşin önüne geçti, Zeynep irkildi, kendine geldi. Bir anda dünya daha net, sıradan bir hal aldı. Hayaller, gerçeklik derken hayat işte böyleydi. Ama Ne diyordu Sevda abla? Gerçeklik dediğin, insanın kendi elinde; nasıl olacağını biz kendimiz belirleriz! Haklıydı belki de kadın. Hem zaten üniversiteyi bitirmiş, zeki biriydi. Bana da girersin diyordu. Gerisi kendimde, istiyor muyum, ona karar vermem lazım. Sadece istemek yetmiyor, düşünmek, tartmak şart. Çünkü işler böyle giderse babamın tek başına üstesinden gelmesi çok zor. Küçükler daha çok ufak, para ise hep yok Demek ki, benim üniversite değil çalışmam gerekecek. Başka çare yok gibi.
Babamın bana ikinci sınıfta aldığı küçücük saate baktım, içim cız etti. Geçeceğiz! Boş leğeni kaptım, balkondan içeri girdim.
Elif öyle tatlı uyuyordu ki Avuç içi yanağının altında, uzun kirpikleri neredeyse yanağına değiyor, sarı bukleleri yastığa dağılmış Onlarla uğraşmak zor, ama saçlarını asla kesemezdim; bu güzelliği korumak gerek. Annemde de böyleydi. Annemi hatırlamayı hiç sevmedim. Nice şey affedilir belki ama ihanet asla; annem bizi bırakıp gitti. Elif daha küçücüktü. Hiç hatırlamaz annemi. Öyle küçüktü ki, bana anne derdi, bu da mahallede tuhaf bakışlara sebep olurdu. Kadınların üstüme yürüdüğü ilk günü gülerek hatırladım.
Bu eve anneannem vefat ettikten sonra taşındık. Ev babama miras kaldı. Eski iki odalı evde nefes alınmıyordu artık hepimize. Burada büyük bir dört odalı ev vardı.
Anneannem sert, mesafeli bir kadındı; üniversitede profesördü, komşularıyla neredeyse hiç konuşmaz, insanları boş ve sığ bulurdu. Küçükken pek anlamazdım haliyle, büyüyünce yanında fazla kalmamaya başladım. Çünkü insanlara nasıl davrandığı hoşuma gitmiyordu. Yardım için giderdim, fakat her sözüne sabırla katlanmak gerekirdi.
– Aynı annen gibisin. Senden iş çıkmaz. Ancak bizim kanımız ağır basarsa, belki! Ama babanda pek bir şey olmamış ki, sende de olur mu bilemem. Bir tek bilgi kurtarır seni! Oku! Yoksa annen gibi olursun
Zeynep sessizce susardı, sanki söyleyecek söz yoktu. Zaten anneannem itirazı sevmezdi. Babam onun şikayetlerine kızmazdı bana. Ama yüzünün kararıp içine kapandığını görünce en kötü cezanın bu olduğunu anlardım. O yüzden sessizce işimi bitirir, sonra kaçar gibi çıkardım anneannemden. Bir kez dayanamadım, bağırdım:
– Kardeşlerin muhtemelen babanın çocuğu değil, ben onlara torun demem! Bu evde isimlerini bile anmayacaksın!
– O zaman bir daha bu eve gelmem! Yumruğumu sıktım, gözlerim doldu.
– Ne dedin? sesi öyle şaşırmıştı ki, öfkem bir an azaldı. O sevmediğim, saatlerce tozunu almak zorunda kaldığım porselen bibloları parçalamak işten değildi neredeyse. Onları çocukları hiç eve istemediği için yasaklamıştı Ona sorduğumda, porselen pahalı; çocuklar benim torunum bile değil, demişti
– Artık gelmeyeceğim! dedim, paltoyu kapıp çıktım. Eve koşarak döndüm. Elif oyun parkında sesleniyordu, ben botları çıkardığım gibi onu kucağıma aldım:
Sen benimsin, Kadir de benim! Hepimiz bir aileyiz, kimseyi dinlemeye gerek yok!
Babam, banyodan çıkmış, çocuk kıyafetleri yıkıyordu. Şaşkınlıkla bana baktı. Elif yüzüme yetişince, ağlamama şaşırdı, sonra kendisi daha çok ağladı. Mutfakta ders çalışan Kadir geldi:
– Ne var ne oldu?
– Bilmiyorum!
– Kadınlar! Güldü, kucakladı bizi. Akşama makarna yaptık, yemeyecekseniz siz bilirsiniz.
Bir saat sonra anneannem aradı. Yarı yıkanmış tabağı lavaboya bıraktım, suyu kapattım. Babamın sesi önce şaşkın, sonra sinirli, ardından öfkeli geldi. Ben sandalyeye büzüşüp oturdum kavga çıkacak sandım.
Ama yanılmışım. Hiçbir şey olmadı. O akşam babam geldi, beni kucağına aldı, başımdan öptü:
– Anneannene gitmek zorunda değilsin artık.
– Neden?
– Çünkü kimse seni ve aileni aşağılamaya hakkı yok. O kişi akraban da olsa.
Babamın göğsüne iyice sokuldum. O yük, o suçlama dolu günler bitmişti. Artık kendi işlerime, kardeşlerime yönelebilirdim.
Anneannem bir buçuk yıl sonra vefat etti. Son iki ay, babamla hastaneye gidip geldikten sonra ona yaklaşmaya çalıştım. Hastane yatağındaki incelmiş, kırış kırış kadınla ne o eski, güçlü anneannemi ne de asıl tanıdığımı görebildim. Ama insanlara aynı tavrı devam ediyordu. Babamın elini sıktım:
– Ben burada kalacağım.
– Kızım
– Olması gereken bu!
Hemşireler arada bir rahat nefes aldı. İkinci öğretimdi ben; sabah vizitinde hep yetişirdim. Beni görünce anneannem yumuşar, hemşireler işini rahat yapardı.
– Sen harika bir kızsın, dedi başhemşire bir gün bana. Büyüğüne alınma. Kalbi dar olan insan mutluluğu tanımamıştır, kızım. Onun için acı; dünyadan anlamadan gidecek.
Son günü bambaşka bir halindeydi anneannem. Yatağında gökyüzünü izliyordu, dışarıda kara bulutlar. Ben dizimde kompozisyonu bitirip defterimi çantama koydum, kalktım.
– Ben gidiyorum.
– Bekle… sesi öylesine cılızdı ki, şaşırdım. Affet beni, kızım Her şey için Aptalca, geçti ömür Babana sahip çık…
Başımı eğdim, çantamı aldım, kapıya yöneldim. Kapıyı açarken durdum, geri dönüp usulca yanağından öptüm.
– Dinlen Akşam uğrarım.
Gözlerini kaçırışını son gördüm. Sonra dışarı fırladım. Okul bir saatten fazla sürüyor. Zaman kısıtlıydı.
Aynı gün babamdan ölüm haberini aldım. Sessizce küçükleri alıp odaya geçtim. Bana anneannem büyük bir yük olmuştu; babama ise annesiydi Gece boyunca mutfakta oturacağını, sonra sessizce kalkıp gözyaşlarını silip, ertesi gün için hazırlık yapacağını biliyordum.
Taşınmak zordu. Elif hastaydı, Kadir huysuz, dinlemiyordu. Babam koşuşturuyordu, iş ev arası mekik. Ben kutulara eşyalar katarken Allahtan, kime ettiğimi bilmeden, her şeyin düzelmesini diledim.
Yeni evde bir anda herkesin kendi köşesi oldu, en başta herkes kendi odasına çekildi. Ama Elif geceleri rahat uyuyamaz, gene yanıma gelir, yatağı benim odaya kurduk. Kadir de mutfaktan çıkmaz, ben oradayken beraber ödev yapar, yeri geldikçe ev işine yardım da ederdi.
– Kızım, patatesin tuzunu koymayı unutma! Fizik sorusu çözüyordum; sayılar hep zordu bana
– Zeynep, çorba kaynıyor, ne yapayım şimdi?
– Geliyorum! Dur, geliyorumm Bıçağı alıp sebzeleri doğradım.
– Bende niye tutmuyor? Şu negatif sayı bir türlü olmuyor, yardım etsene
– Göster bakalım, neresi?
Elifin küçük masası yanımızdaydı, o da karalamalar yapıyordu. Çünkü abileri ablaları ödev yapıyorsa, o da yapmalıydı.
Başta zorlandım. Babam çalışıyordu, küçükler bana bakıyordu. Kadirle anlaşmak kolaydı ama Elif zordu. Kreş iyiydi de, sık sık hastalanır, ben de okulu kaçırırdım. Ta ki, Sevda ablaya rastlayana kadar.
Yan bloktan Sevda ablayla tanışmam tesadüf oldu. Taşındığımızın ilk haftası Elifle parka çıktım. Sıcak bir gündü, park ana-baba günüydü, çocuklarını izleyen anne, anneanne, bakıcılar, her ağızdan konuşanlar Elif salıncakta sallanmak istedi, ama sıra vardı.
– Anne! Elifin sesi tüm parkı inletti, kadınlar bir araya geldi.
O yaşta anne mi? Vay haline Kaç yaşında ki? Çocuk doğurmuş Yazık!
Hemen iyi niyetli hanımlar atıldı, konuşmaya başladı; çığ gibi büyüdü bir anda.
Elif ağlıyor, ben ise ne yapacağımı şaşırdım.
– Burada ne oluyor? Birden metalik tonda bir ses yükseldi. Zannettim anneannem geldi. Herkes susup kaldı.
– Sevda abla, sen geldin iyi oldu. Yeni komşumuz bizim kümese uymamış gibi.
Sert bir bakışla susturdu herkesi, kolunda çocuğunu sallayarak yanıma geldi.
– Sorun neymiş? Göz gezdirdi.
En çok bağıran yaşlı bir kadın öne çıktı.
– Bak, Sevda! On üç on dört yaşında kız çocuk doğurmuş! Sen okumuş kadındansın, o yüzden soruyorum doğru mu? Hapse mi atacaklar? Bebek yetiştirmek büyüklerin işi, bu kız okusun. Çocuğu veriversin yurda!
– Bu kadar mı? Kafasını kaldırdı, bekledi.
Diğer kadın bir şeyler gevelese de, çocuğunu kaptığı gibi çekip gitti. Diğerleri de kenara çekildi, park boşaldı.
– Nasıl adın? Döndü bana, gülümsedi.
– Zeynep. O da Elif.
– Benim adımı biliyorsun, yaşa takılma. Sevda abla demene gerek yok.
– Peki, Sevda abla (!) Gülüştük.
Sonra düşündüğümde, nasıl oldu da Sevda abla hem dostum hem yol gösterenim oldu, bilmiyorum. Herkes der ki, genç kızla otuzlarına yakın bir kadından arkadaş mı olur? Demek öyle lazımmış.
Kısa sürede, neden herkesin Sevda Abladan çekindiğini anladım. O iyi bir avukattı. Genelde komşular bir şekilde ona başvururdu. İşinde uzmandı, sır saklardı.
– Düşünsene, mahallede kim hakkında ne biliyorum! Güldü tülleri sökmeye yardım ederken. Ama kimseye anlatmam, ayıp olur. Kimse mükemmel değil
– Senden neden korkarlar ki? Merakla sordum. Kısa boylu, narin, spor giyimliydi; yaşımız farkı sanki kayboluyordu.
– İyi görünmek, komşunun gözünde değerli olmak herkeste ister. Ortaya dökülürse ödemediği nafaka, evde ilgisizliği, yaşlıyı huzurevine atışı Her şey yıkılır. İyi görünmek ister insan. Babam da o yüzden buraya kaçtı ya, dedi Zeynep. Herkes bilmesin geçmişimizi.
Sadece Sevda ablaya annemi anlattım. Bunca yıl içime atmıştım; belki de doğru değildi. Ama seslendikçe acısı azalıyor, sorularım hafifliyor gibiydi. Ya anneannem haklıysa, onun gibi soğursam?
O gün Sevda abla’nın kedisine yemek vermemi istedi.
– Duruşmam var, saatim belirsiz. Akşam bir de doktora gideceğim. Yardım eder misin? Yemezse gece peşimde dolanır!
– Sadece bir kedi Gülümsedi.
O arada kapalı kapıyı gösterdi. Kedi mırıldanıyordu.
– Bir, iki, üç! dedi usulca.
Kapı öyle bir çarpıldı ki, irkildim.
– Gördün mü? Çıkartmadım diye böyle ayaklanır!
Kediyi kucakladı, gösterdi mama yerini, gitti.
Okul gecikti, Elif kreşte inat etti, markette çikolata seçerken yarım saat geçti. Kadir matematik ödeviyle yardım istedi. Nihayet Sevda ablaya vardığımda saat sekizdi.
– Kusura bakma Pamuk, geç kaldım! Yemeğini koydum.
Kapı açıldı, Sevda abla yorgun girdi.
– Geldin mi? Sağ ol, unutmadın.
Birden ağlamaya başladı o, her zaman dimdik, kuvvetli kadın! Sessizce yanına sokuldum, sırtını okşadım.
– Pardon, patladım. Zor bir gündü, dertleşecek kimse yok. Annem yok, başka kimsem de
– Ben yok muyum? Gözlerine baktım.
Yüzümdeki kıvırcık saçlara uzandı, gülümsedi gözyaşıyla.
– Kıvırcıklar Kadınlar hep istedikleri olmayanı ister. Benimki kıvırcık ve Çocuğum olmadı hiçbir zaman.
Daldı.
– Kıvırcık saç dertli değil, istersen yaptırırsın. Çocuğu?
Sustum. Belki haddime değildi, ama Sevda abla bana o kadar yardım etti ki Elifle, Kadirle; hatta evimizin işine bile yetişmişti.
Çantasından dosya çıkardı.
– İşte benim cezam. Çocuk yok. Hiç olmayacak. Hata kabul etmezmiş doktorlar. Sen unutma; kimi hatalar pahalıya patlar hep.
Daha evliliğin başında hamile kalmış. Eşi Tolga çok sevinmiş. Çocukluk arkadaşılarmış. Güzel bir düğün, umutlar, planlar Hep biraz daha beklemişler, para biriksin, ev büyüsün diye Hamilelik bir anda kapılarını çalmış.
– Tolga, turlar ne olacak? Böyle hemen olacağını beklemiyordum
Tayland’a gitmek yeni planlarıymış, ama hamileliği sürpriz olmuş.
– Sorun değil, gideceğiz, demiş Tolga. Az kaldı, güneşlenip döneriz.
Doktora danışıp gitmişler. Orada motorsikletli bir çocuğun çarpması her şeyi değiştirmiş
Karnındaki bebeği kaybetmiş, kaburgaları, bacağı Doktor, neşe önerdi. Ama Tolga da üzgündü, Sevda abla içine kapanmıştı. Sonunda evlilik bozulmuş. Ayrılık zor ama zamanla alışmış. Bir yıl sonra tesadüfen mahkemede buluşmuşlar. Uzun uzun sohbet edip, dost ama başka birer insan olmuşlar. Çocuk olmaması Sevda ablayı yeniden düşünmeye zorlamış. Tolga evlenmek isteyince uzun süre düşünmüş.
– Düşündüm ve Gözyaşını sildi, dosyayı itti. Onun hayatını mahvedemem, hep çocuk istemişti.
– Peki tamamen imkânsız mı, belki doktor yanılıyordur?
– Çok düşük ihtimal Ya da hiç yok. Olmasa ne olacak?
– O zaman üzülürsün. En azından dene!
Sarılıp bana teşekkür etti.
– Bravo sana, küçük yaşta nasıl böyle bilgesi oldun?
– İyi öğretmenlerim vardı dedim, çay koyarken.
– Anlatsana bana, neden sadece baban var? Annen nerede? Açık açık konuşalımBir süre sustum. O an içimde bir şeyler değişti sanki geçmişin gölgesinden sıyrılıp yeni bir yol açılmıştı önümde. Elifin çocuksu cıvıltısı mutfaktan duyuldu, ardından Kadirin neşeli sesi:
– Zeynep, yardım etsene!
Gülümsedim. Sevda ablayla göz göze geldik, yavaşça başımı salladım.
– Annem bir gün gitti, dedim, sesim alçak. Geride bize ait olmayan bir keder bıraktı. Ama geriye kalanlar, bir arada kalanlar, birbirine tutunanlar önemli. Şimdi anladım; galiba her giden biraz eksiltse de, kalanlarla tamamlanıyoruz.
Sevda abla sarıldı bana; hem kırılmış, hem güçlü iki insan gibi. O an anladım: Kimse mükemmel ailelere, kusursuz annelere, her şeye sahip olmak zorunda değildi. Bazen asıl güç, birlikte yeniden başlamaktı.
Küçük eller birden kucağıma atladı; Elif sarmaladı beni. Kadir çaktırmadan mendil uzattı, sonra utanarak başını çevirdi. Güldük, ağladık, sarıldık; yıkık duvarların arasında değil, yeni bir hayalin, kendi ellerimizle kurduğumuz sıcak bir yuvanın içinde bulduk kendimizi.
Mutfaktan gelen patates kokusuna karışan kahkahalar, camdan süzülen bahar ışığıyla yan yana akıp gitti. Sonra içimden sessizce söyledim: Hayat önüme ne getirirse getirsin, biz güçlüyüz. Çünkü biz birlikteyiz.
Ve o an anladım; her eksik, sevgiyle tamamlanır. Her acı, dostlukla iyileşir. Geçmiş, anlatmakla hafifler, geleceğin yolu ise omuz omuza yürüyenlerle güzelleşir.
Bir yerlerden havalanmış bir martı balkona kondu; Elif küçük elleriyle uzandı. Sevda abla elimi sıktı, Kadir mutfakta güldü. İşte hayat Hiçbir yerde tam değildi. Ama biz, tam buradaydık kendi hikâyemizin umut dolu sabahında.



