Kurtuluş Destanı

Kurtuluş

Sema, bir anda çalan telefonun kulak tırmalayan, acımasız sesiyle uyandı. O ses gecenin sessizliğini parçaladı, rüyasını tuzla buz etti ve göz kapaklarının üzerine sanki kurşun döküldü. Odanın içinde yarı karanlık hakimdi; kalın perdeler sabah güneşini kıskanç bir kaynana gibi dışarıda tutmuştu. Sadece telefonun ekranı, loşlukta parlıyordu: saat, altıya çeyrek vardı. Sema gözlerini ovuşturarak uzandı, telefonu güç bela buldu, hâlâ ne olduğunu bile tam idrak edemeden açtı.

Efendim anne? diye mırıldandı uykulu bir sesle. Yine ne oldu?

Karşıdan annesinin titrek, boğuk sesi geldi. Sadece sesiyle bile Semanın ensesine buz gibi bir soğuk indi:

Semacığım, babanı hastaneye kaldırdılar! Kalp krizi geçirdi!

Sema yataktan bir yay gibi fırladı, telefonu öyle sıkı kavradı ki parmak eklemleri kıpkırmızı oldu. Uykudan eser kalmadı kafasında bir şalter atmıştı resmen. Dalgın gözleriyle etrafı süzdü, göğsünün orta yerinde berbat bir boşluk büyüyordu.

Peki, dedi kısaca, sesi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. İçten içe sıkıldığını hissettirmemeye kasılarak.

Gelecek misin? annesinin sesi yemyeşil bir umutla titredi, neredeyse umutsuzluktan ibaretti. Yoğun bakımda, durumu ağır Ben çok korkuyorum kızım

Bilmiyorum anne. Gerçekten emin değilim gelmek istiyor muyum, dedi Sema, bir süre sessiz kaldı. Kendi sesi bile yabancı geldi ona, çekmeceden çıkarılmış bir eski pena kadar donuk ve hissiz. Biliyorsun babamla aram nasıldı.

Telefonda ölüm sessizliği oldu. Sema sadece annesinin burundan aldığı kısık nefesleri duyuyordu. Bu suskunluk, sözlerin yakan ateşinden daha acıydı. Nihayet annesi neredeyse fısıltıyla konuştu:

Sema, ama o senin baban

Eee? dedi Sema, hayretle kendi sakinliğini izleyerek. Babam dediğin benim çocukluğumu zehir etti. Şimdi neden acımalıyım? Kusura bakma, başına bir şey gelirse de gözyaşı dökmeyeceğim.

Bir dokunuşla telefonu kapattı, cihazı yatağın üstüne bıraktı; gözleri tavanda, baba diye mırıldandı. Ne büyük laf O baba dediği adamdan çocukluğunda tek bir iyilik görmemişti. Yaş aldıkça iyice çıkmaza sürüklenmişti her şey.

Babadan ilk ne zaman nefret ettiğini çok iyi hatırlıyordu. O günü unutması mümkün değildi.

On yaşındaydı. Okuldan koşa koşa gelmişti, elinde rengarenk bir resim: ailelerini çizmişti, herkese büyük büyük gülücükler kondurmuş, evlerini de masal gibi renklendirmişti. Babasına gösterecekti, belki azıcık takdir etmek ister, diye umutlanmıştı. Baba evdeydi ama ve tahmin ettiğiniz gibi sızık bir şekilde. Rakı kokusu kapıdan içeri girdiği andan itibaren tüm evi sarmıştı.

Baba, koltukta oturuyordu, kızarmış suratla, saçı başı dağılmış, elinde şişe. Sema ürkekçe yaklaştı, resmini uzattı. Adam bir bakıp geçiştirdi, resmi masanın üstüne fırlattı.

Akıllı uslu bir insan olmaz mıydın biraz? sesi boğuktu ama öfkenin kasırgası yükseliyordu. Ben bütün gün çalışayım, sen otur resim yap!

Sema bir şeyler anlatmak istedi, kendini savunmak, neden uğraştığını göstermek Ama babası hışımla fırladı, kolundan sıkıca tuttu ve kapıya itti.

Saygı göstermeyi öğrenmedikçe bu evin eşiğinden girmeyeceksin! bağırtısı evin içinde yankılandı.

Sema, narin okul formasıyla bir anda apartman merdivenlerinde kaldı, dışarıda buz gibi kış kemikleri bile titretiyordu soğuk, ama o farkında değildi. Kapıyı yumrukladı, ağladı, babasına seslendi. İçeriden ise sadece şu duyuldu:

Kaybol! Bu evde kızım değilsin!

Yarım saatten fazla o soğukta oturduktan sonra, üst komşuları işten döndü. Zavallı Semayı alıp içeri soktu, üzerini örttü Sonrası bildiğiniz gibi: bir ay hastanede zatürreden yattı. Olay ailede hemen kapatıldı, anne babayı kurtarıp, kız kendi kendine çıktı, kapı da kapanıverdi, deyip durumu gönülsüz kapatmaya çalıştı.

On dört yaşına geldiğinde, ilçelerin matematik olimpiyatında birinci olmuştu; göğsünde parlayan bir ödül belgesiyle eve geçti. Annesi olsaydı sarılır Aferin kızım! derdi ama o an o da evde değildi. Baba ise bira şişesiyle kanepede yatıyordu.

Ne bu neşe? diye suratını ekşitti.

Matematik olimpiyatını kazandım, dedi Sema, hızla odasına kaçmak istercesine. Babasının yanında özellikle böyle zamanlarda uzun durmazdı.

Sevinecek ne var bunun neresinde? Kız dediğin evliliği düşünecek, sen hâlâ saçma sapan şeyler peşindesin. Zaten bu hâlinle seni kim ne yapsın? Sesi dalga geçici, kelimeleri acımasız. Hem de ne tipsiz çıktın!

Sema sustu, ödül belgesini buruşturdu ve odasına çekildi. Belgeye bakarken anladı: yaptığı şeyin artık hiçbir anlamı yok. Neden bu kadar kötü şeyler söylerdi baba? Neden anneyse kusura bakma deyip kenara çekilirdi?

On altı yaşına geldiği akşam, annesini ilk kez savundu. O gün de sıradandı: Baba suratsız geldi, sofrada patates biraz fazla kızarmıştı. Yeterli bir bahaneydi.

Ne biçim adamsın! dedi babası kadınına. Elinden hiçbir iş gelmiyor senin!

Sonrası bildik: Anneyi saçından tuttu, diğer elinde kemeri, tam klasik Türk aile trajedisi.

Sema bir an dayanamadı:

Yeter artık, biraz anlayış göster…

Daha cümlesini bitirmeden kemerin acısıyla kıvrandı. Babası suratına yaklaşıp fısıldadı:

Karışma! Yoksa fena olur.

İşte Semanın evden soğuması böyle başladı. Çoğu gece arkadaşlarında, bazen akrabalarda, genellikle ise şefkatli sınıf öğretmeninde kalmaya başladı. Öğretmeni epey uğraştı, sosyal hizmetlerle kaç kere görüştü, ama sonuç hep sıfır…

Bir saat sonra Sema Yapacak bir şey yok, diyerek üstüne bir kot, bir kazak çekip hastaneye gitmeye karar verdi. Sonuçta annesine destek olmak gerekiyordu, ne de olsa kan bağı…

Yoğun bakım koridorunda, kapıların üzerindeki tabelalara baka baka yürüdü. Sonunda annesini buldu: zavallı kadın, tüm mendili boncuk boncuk gözyaşıyla ıslanmış, plastik sandalyeye büklüm büklüm oturuyordu. Sema yaklaşınca annesi hemen koştu, sarıldı.

Kızım Omzuna yapıştı, ağlayarak. İyi ki geldin…

Sema zoraki sarıldı, içten gelen sinirini bastırmaya çalıştı. Annesine değil, onun hiçbir günahı yoktu. Asıl öfkesi bu tiyatroya, bu sahte kız evlatlığı oynamak zorunda hissetmesineydi çünkü içinde ona karşı hiçbir şey kalmamıştı.

Nasıl? diye sordu, annesinin ağlamaktan kan çanağı olan gözlerine bakıp.

Kritik diyor doktorlar Kalbi çok yıpranmış Annesinin sesi titredi, gözyaşları başladı yine. Ama eskiden öyle değildi ki, hatırlasana

Sema yüzünde acı bir gülümsemenin gölgesini zor tuttu. Tabii, gazeteye ilan verilecek kadar çok olmayan o minicik anılar: Gençken bazen Semayı havaya kaldırır, Doktora uçuyorsun! diye bağırır, kızını güldürürdü. Veya arkasından bisikletini tutardı; Korkma, ben buradayım! diye bağırırdı. Lakin o resimler çoktan sildi hafızasından tebeşirle yazılmış yazılar gibi bir yaz yağmurunda ezildi, eridi, unutuldu.

Anne, dediklerini şimdi konuşmayalım, dedi sakince Sema, sesini titretmemeye çalışarak. Ne dedi doktor?

Annesi mendilini biraz daha buruşturdu; Bekleyeceğiz. Dua edeceğiz, dedi sonunda.

Koridorda, iki plastik sandalyeye debit birlikte oturdular. Zaman bitmek bilmedi. Sema annesini gözlemledi: her doktor kapıdan çıkınca yerinden fırlıyor, umutla gözünü dikiyor, genelde yine hüsranla geri oturuyor, ellerini sıkıp açıyordu. Belli ki duygu içinde fırtına vardı.

Bir iki saat sonra genç bir doktor çıktı; gözleri yorgun, önlüğü kırışık. Sessizce sorusu geldi:

Yakınları?

Annesi sanki bir fırtına gibi atıldı.

Biziz! Nasıl?

Doktor alışkanlıkla kelimeleri tarttı:

Durumu biraz daha iyi ama hâlâ ağır. Uzun tedavi ve rehabilitasyon gerekecek.

Görebilir miyiz? Annesi ışıldayan gözlerle sordu.

Sadece kısa süreyle, ve sırayla… dedi doktor.

Baba bembeyaz çarşafların içinde, kolunda serum, üzerine sensörler ve kablolar, gözleri kapalı bir şekilde yatıyordu. O eski kudretli hali yoktu, korkutucu babası değil de, güvenceye muhtaç, kaybolmuş, yaşlı bir adamdı artık. Sema yanında dikildi, ne yapacağını bilemedi. Elini mi tutsun? Güzel bir şey mi söylesin? Hiçbir şey gelmedi. Kalmıştı öyle, sadece izledi. İçinde ise bomboş, ne acıma ne öfke sadece kocaman bir boşluk.

Geldim işte, dedi sonunda hafif bir sesle. Ama bilmiyorum, ister miydim?

Baba zaten duymuyordu. Sema sandalye çekip oturdu, farkında bile olmadan.

Neden bana böyle davrandığını çok düşündüm, devam etti Sema, yüzüne bakarak. Belki hayat sana kötü davrandı, belki bahane bulmak kolay Ama bulamadım. Belki bir zamanlar iyi bir insandın. Ama ben senden sadece nefret öğrenerek büyüdüm.

Son cümlede bir an sesi titredi, kendini toparladı hemen.

Büyüdüm baba, acı bir tebessümle. Ve en korkuncu ne biliyor musun? Hakikaten kırdın beni. Şimdi insanlara güvenmiyorum, çocuk hayalim yok, aşka inancım kalmadı. Hep senin yüzünden.

Yine sustu. Bir an için hafif bir acıma hissetti ama çabucak geçti. Sadece berrak bir netlik kaldı geriye.

Yaşayıp yaşamayacağını bilmiyorum, dedi son kez. Ve açıkçası hiç umrumda da değil. Sırf annem için buradayım. O hâlâ iyiye dönüşeceğine inanıyor. Ben ise sadece onun mutlu olmasını istiyorum. Bu yüzden de eksik görünmek pahasına iyi kız taklidi yapmaya devam edeceğim.

Sema ayağa kalktı, son kez baktı:

Hoşça kal baba. Ya da, bilmiyorum

Ve kapıya yöneldi.

Dışarı çıkınca annesini buldu; kadın orada büzülmüş, bluzun ucunu cimcikleyerek kapıya bakıyordu. Semayı görünce yine bir umutla canlandı.

Nasıl? koşarak sordu annesi.

Az önce gördün işte, bir değişiklik yok, dedi Sema umursamazca, ardından acı bir sırıtışla ekledi: Aslında böyle sessiz haliyle bana daha sevimli geliyor.

Anne bir an yüzünü kapadı, sonra gülümsemeye çalıştı ama daha çok ağlamak isteğiyle karışık bir gülümsemeydi.

Böyle deme! O senin baban! Sadece daha iyi bir hayat istemişti, ondan öyle davrandı oğlum!

Sema başını salladı, tartışacak dermanı yoktu. Annesinin o bakışını çok iyi biliyordu: umutla yanıp tutuşan gözler, inatla her şey düzelecek diye telkin eden saflık. Yine kendini kandıracak, minik bir iyilikte büyük bir değişim görecek Annesinin ilüzyonunu kırmaya çalışmak Semanın hiç umurunda değildi artık. Sadece bu gün bitsin istiyordu.

Hastaneden çıkarken Sema istemsizce yavaşladı. Gözleri tam aydınlığa alışmamışken, güneş gözlerini kısmak zorunda kaldı. Otoparkın köşesinde bir kahve makinesi gördü, kartını okutup bir fincan aldı. Kahve makinadan sesli sesli akar, Sema telefonunu çıkardı. Hafif titreyen parmaklar, bu sefer yorgunluktan… Listede bir kişiye gitti parmakları: Cem.

Sema ve Cem aynı departmanda çalışıyorlardı ama son aylarda araları samimi arkadaşlığa evrilmişti; aralarında aşk meşk yoktu, sadece ofiste iki muhabbet, laflama, bazen iş çıkışı pastaneye uğrayıp boş bir sandalyede buluşmalar Sema, onun yanında maske takmak zorunda olmadığını hissediyordu.

Telefon iki kere çaldı, sonra açıldı:

Alo?

Cem, dedi Sema, biraz titreyerek, Gelebilir miyim? Sadece… yanında oturmak, konuşmak, ya da öylece susmak istiyorum. Yalnız kalmak istemiyorum.

Bir saniyelik kısa bir sessizlik acaba çok mu istekliyi oldum diye geçirdi aklından. Sonra cevap geldi:

Tabii gel, kapım açık.

Telefonu kapattı, kupayı sıktı, kahve artık iyice soğumuştu ama yine de bir yudum aldı. Boğazından aşağı inerken bir miktar can verdi. Yıllarca ördüğü duvarların arasında bir nebze sıcaklık hisseder gibi oldu. Belki de hâlâ biraz umut vardı sahici bir şey için.

Cemin evine gitmeden önce sevdiği küçük pastaneye uğradı. İçerisi buram buram taze hamur ve vanilya kokuyordu. Onun sevdiği bademli kruvasanlardan aldı, bir iki çikolatalı muffin ekledi. Kasiyer poşete yerleştirirken aynadaki yansımasına baktı; yüzü hâlâ yorgun ama gözlerinde sabahki donukluk yoktu.

Ne söyleyeceğini bilmiyordu; Cemi dertleriyle boğmak istemiyordu, nasihat de beklemiyordu. Sadece yanında bir sıcaklık olsun, kimse kalbini kırmasın, diye istemişti. Bu arzusu korkusunu ilk defa yendi.

Kapıya geldiğinde, Cemin evi gerçekten açıktı. Kapıyı hafif tıklattı, ardından içeri girdi. Cem evde eşofmanla, üstü buruşuk tişörtle, uykulu bakışıyla karşısında bekliyordu. Ama yüzüne hemen sıcacık bir gülümseme oturdu.

Merhaba, dedi ve bir adım öne çıkarak Semaya sımsıkı sarıldı. Ne oldu?

Sema bir an başını Cemin omzuna yasladı. O kahve ve çamaşır kokusu, bu sıcaklık Bazen ne kolay, ne doğruymuş böyle bir omuz bulmak! Başını gömdü ve şöyle fısıldadı:

Babam kalp krizi geçirmiş… Hastanede.

Vay, diye bir adım geri çekildi Cem, gözlerini Semaya dikmiş. Durumu anlamaya çalışıyordu, gözlerinde Semanın içinden geçenleri okumak ister gibiydi. Sen nasılsın peki?

Hiç, Sema omuz silkti. O hareketin içinde bambaşka bir teslimiyet vardı; içindeki duyguları didik didik etmek bile istemiyordu. Gerçekten hiç. Ve beni en çok bu korkutuyor.

Gel mutfağa, gerçek bir kahve yapayım, makinadan değil, dedi Cem, onu yumuşakça mutfağa yönlendirerek.

Beraber pencere kenarındaki masaya kuruldular. Cem kahveyi özenle demledi, Semanın önüne taze kruvasanları koydu. Hiç acele etmedi, soru sormadı bilirdi ki, kişi isterse anlatır.

Uzun süre oturdular, kahvelerini arada çay kaşığıyla karıştırdılar, mutfağa kahve ve hamur kokusu yayılırken, kısa bakışlar dışında sessizliği kimse bozmadı. Sema dönüp dönüp Cemin bakışını yakaladı ama bu bakış herhangi bir huzursuzluk yaratmıyordu. Tam aksi, içini yavaşça, güvenle ısıtan bir şömine gibiydi.

Biliyor musun, dedi sonunda, kupadaki izlere bakarak, Hayatım boyunca ona benzemekten korktum.

Cem bir yandan kahve doldurdu, bir şey demedi; sabırla bekliyordu. Sadece dinliyordu, insanın kemiğine şifa gibi.

Gerçekten. Hep, onun gibi içimde öfke patlaması olur diye, insanlara soğurum diye korktum. Ama anlaşılan başka bir tarafa savruldum. Yakınlaşmaktan, güvenmekten, savunmasız kalmaktan korkar oldum…

Bunu söylemek bile ağır gelmişti ama rahatlatıyordu da.

Cem elini nazikçe Semanın elinin üstüne koydu. Sıcacıktı.

Sen o değilsin, dedi yavaşça. Bambaşkasın.

Nereden biliyorsun? Gözlerinden minik bir kaç damla sarkacaktı neredeyse. Ya bazen öyle öfkeleniyorum ki, çalışma arkadaşlarıma tepki vermek, eski patronuma fırça çekmek geliyor içimden…

Biliyorum, çünkü her gün seni izliyorum, dedi Cem ve bakışını kaçırmadı. Departmanda yenilere nasıl sabırla destek oluyorsun, işin ucundan hiç kaçmıyorsun. Evde kedinle nasıl sevecensin, hayata dair konuşurken nasıl enerjiyle doluyorsun. Sen içtenlikle hisseden, vicdanlı birisin.

Sema hafifçe gülümsedi, bu gülümseme daha parlaktı.

Kedi, tek koşulsuz seven o bence, dedi hafif alayla.

Sadece o değil, dedi Cem güvenle. İş yerinde sana herkes bayılıyor. Kapı komşusu Ayten teyze bile Ah Sema, olay çıkarsa önce o gelir halimizi sorar, der.

Sessizce kahvelerini bitirdiler. Mutfakta huzur: Kahve, kurvasan ve sevdiklerinin sessizliği. Dışarıdaki rüzgârın sesiyle bile insana bir tür rahatlık geliyordu.

En tuhafı ne biliyor musun? dedi Sema sonunda. Babam için ne kaygı ne de suçluluk duymuyorum. Hatta bazen Keşke bir daha eve dönmese, diyorum içimden…

Bu tamamen normal, dedi Cem, şaşırmamıştı. Kimse senin ne hissedeceğine karışamaz. Bu senin duygun, senin hayatın.

Ama annem benim hep yanında olmamı bekliyor, diye devam etti Sema. Beraber bakmamızı, dua etmemizi, omuzda ağlamamızı… O böyle umuyor! Ben istemiyorum, samimi olamıyorum.

O da normal, dedi Cem sakinlikle. Kimseyi affetmek zorunda değilsin, Sema. Ne ideal kız rolünü, ne iyi aile pozunu, hiçbirini…

Sema derin bir nefes aldı, sabahki kasılma yavaşça gevşedi. Omuzları düzelir gibi oldu, iç çekti.

Ben çocukken, dedi Sema usulca, günün birinde babamın özür dileyip, yanlış anladığını söyleyeceğini hayal ederdim. İçimi görse, değişir diye beklerdim. Şimdi biliyorum, bu imkânsız. İyileşecek olsa bile aynı adam kalacak.

Zaten artık o kırılgan çocuk değilsin, dedi Cem. Güçlendin, haddinden fazla güçlendin. Artık kendi sınırını çizebiliyorsun.

Annem hâlâ Değişecek diye umutlanıyor, diye fısıldadı Sema kahve kupasına bakıp. O kadar acı yaşadı, hâlâ umut ediyor!

Belki de başka türlü dayanamaz, dedi Cem. Herkesi ayakta tutan bir hayal vardır. Anneninki umut. Seninki gerçeklerle yüzleşmek. Kimse yanlış değil yolun şekli farklı.

Sema, Ceme hayranlıkla baktı:

Hep doğru şeyi mi söylersin sen? dedi hafif gülüp.

Hayır, dedi Cem. Ama dinlemeye çalışırım. İnsan bazen sadece duyulmak ister.

Kurvasanlar tükendi, kahve bitti. Sema, kafasında sabahın ağırlığını yeniden hissetti gece uykusuzluk, günün karmasası, saatlerce konuşmanın yükü. O an, gözleri kapanmak üzereyken sordu:

Kalabilirim değil mi? Bu akşam dönmek istemiyorum, yalnız kalmak istemiyorum.

Tabii, dedi Cem hemen. Yatak odası senin, ben salonda.

Çok sağ ol, en iyi dostmuşsun vallahi…

Cem televizyonu açtı. Alelacele çevirilen komedi dizisinin neşeli görüntüleri odada dolaştı. Ama ikisi de ekrana pek bakmadı. Bazen küçük esprilerle sustular; bazen eski günlerden dedikodu yaptılar ya da ekranda gördükleri bir abuk sahneye güldüler. Bazen de sessizlik sardı. O sessizlikte hiçbir sıkıntı yoktu; tam tersine, bir dostun, hiç sorgulamayanın destek sesi gibiydi. Yan yana, koltukta, konuşmadan geçen o dakikalar Sema için huzurun tarifi olmuştu.

Akşama doğru Sema annesini aramaya karar verdi. Uzun süre telefona baktı, sonunda bastı.

Anne, nasılsın? Özür dilerim böyle çıkıp gittim.

Boş ver yavrum. İyiyim sayılır, umutluyum, anneciğinin sesi yorgundu, ama sitem yoktu. Sen de üzülme kızım, doktorlar durumu stabil diyor. Tansiyonu iyi, kalbi düzene girdi.

Sevindim, dedi Sema, sesinde ilk defa bir rahatlık vardı. Ama bu rahatlığın babasıyla değil, onunla uğraşmak zorunda olmamakla ilgili olduğunu biliyordu.

Yarın gelir misin? Annedeki o kırılgan umutlu ton yine vardı.

Bilmiyorum anne, dedi Sema dürüstçe. Yarın konuşuruz. Önce biraz düşünmem lazım.

Tamam yavrum, kendine dikkat et, dedi annesi.

Sema telefonu kapadı, bir süre hareketsiz kaldı, elini yüzüne sürüp sanki üstünden bir ağırlık attı.

İyi misin? diye sordu Cem. Sesinde baskı yoktu, sadece hazır bekleyiş.

Evet, o dayanıyor, dedi Sema. Ben ise… nasıl ayağa kalkılır bilmiyorum. İçimde hem boşluk, hem yorgunluk ve öfke, hem suçluluk, hem de üzüntü Hepsi aynı anda bir baş ağrısı gibi karışmış oluyor.

Sadece nefes alacaksın, dedi Cem. Sadece bugünü yaşayacaksın. Yarın da, yarından sonra konuşulur zaten.

Ertesi gün Sema bir “son kez” hastaneye gitmeye karar verdi; bir dönüm noktası gerekiyordu.

Bu sefer odada daha bir huzur vardı. Baba biraz daha iyi gözüküyordu; solgun yüzü biraz pembeleşmiş, nefes alış verişi düzene girmişti, gözlerini açmıştı. Kızına bir bakış attı; ama Sema o bakışta tanıyan bir sevecenlik göremedi. Belki de görmek istemezdi. Yatağın başında durdu, ellerini yumruk yaptı ki hafif titremesin.

Merhaba, dedi sakin. Son gelişiğim. Hayatta kaldın, bence hayat size bir ders verdi, umarım anladın…

Yanıt bekledi, bir göz teması, bir minik hareket olmadı. Adam tavanı izlemeye devam etti. O sessizlik Semaya tuhaf bir ferahlık verdi.

Seni affetmiyorum, dedi net bir sesle. Ama seni sonsuza kadar nefretle de hatırlamak istemiyorum. Artık bırakacağım. Yoksa asla özgür olamam. Kendi hayatımı yaşayacağım. Yeter…

Yavaş yürüdü kapıya, bir kez daha döndü:

Hoşça kal, dedi fısıltıyla.

Dışarıda güneş sıcacık parlıyordu. Parkta çocukların cıvıltısı, insanların sabah kahveleriyle telaşlı yürüyüşleri, telefonlarda espirili konuşmaları hayat olduğu yerden hızla akmaya devam ediyordu. Ve Sema birden fark etti: Onun hayatı da devam edebilir. Korkuya, geçmişe, boş umutlara mecbur değil.

Telefonunu çıkardı, bir mesaj attı Ceme: Yine gelebilir miyim? Birine anlatmam gerekiyor.

Bir saat sonra, onun mutfak masasındaydı. Cem önüne sıcak bir çay koydu, karşısına oturdu. Acele yoktu, soru yoktu. Sema başlamadan sessizlik hakimdi. O günkü dertlerini, çocuklukta yaşadıklarını, hep içine gömdüğü acıları, insanlara duyduğu güvensizliği, zaman zaman kime nasıl açılacağını anlatmaya başladı. Bu sefer, konuşurken gözyaşı dökmeden, sanki yıllar sonra ilk kez hafiflemişti kelimeler.

Bence bana psikolog lazım, dedi sonunda, fincandaki çay buharına bakarak. Gerçekten yaşamayı, kendi duyguma güvenmeyi, geçmişte takılı kalmamayı öğrenmek istiyorum.

Harika fikir, dedi Cem, parmakla idare eden, asla küçümsemeyen bir tonla. Sana iyi birini öneririm. Dinler, öyle hemen akıl verme derdinde de olmaz.

Sağ ol, dedi Sema, yüzünde sahici bir gülücükle. Düşünsene, bu konuyu ilk defa bu kadar dürüstçe konuşabiliyorum. Bugüne kadar hep içimde tuttum, anlatırsam beceriksiz veya nankör sanacaklar diye korktum.

Korkma, bunda utanacak hiçbir şey yok, dedi Cem, gözlerinin içine bakarak. Başına gelenler senin suçun değil. Hislerini açıklamaktan çekinme, kimseye hesap verecek değilsin.

Sema başını salladı. Tam kalbinin ortasında, hâlâ biraz şüphe vardı ama ilk kez bir yolculuğa çıktığını hissetti. Zihninde hafif bir aydınlık, sanki yıllardır önünü görmeyen biri gibi.

Peki, şimdi ne yapacaksın? diye sordu Cem hafifçe.

Tam bilmiyorum, dedi Sema. Ama bir şeyi biliyorum; artık değişmesini beklemeyeceğim. Eksik hissetmeyeceğim. Hayata saklanmayacağım; mutlu olmayı hak etmediğimi düşünmeyeceğim.

Güzel plan, diye gülümsedi Cem, lafta bile olsa tam desteğini göstererek.

Evet, dedi Sema ve camdan bakarken, şehrin üzerini altın sarısıyla boyayan güneşi izledi. Yeni bir başlangıç gibi. İlk adım… daha güzel bir hayata doğru.

Rate article
Lifequest
Kurtuluş Destanı