Muayeneden sonra doktorum gizlice cebime bir not sıkıştırdı: Ailenden kaç! O akşam anladım ki az önce hayatımı kurtarmıştı Ama yaşananlar herkesin aklını başından aldı Akıl alır gibi değildi
Yıllardır tanıdığım aile hekimim Ali Rıza Beyin yanına her zamanki gibi gitmiştim. Muayene bitip vedalaşırken, o sessizce ceketimin cebine küçük bir kağıt sıkıştırdı. Şaşkınca yüzüne baktım, o ise parmağını dudaklarına götürüp anlamlı bir bakışla başını salladı. Koridora çıktığımda, kağıdı açıp okudum ve ürperdim: Ailenden uzak dur.
Başta buna anlamsız bir şaka gözüyle baktım. Fakat o akşam, o notun gerçekten hayatımı kurtarmış olabileceğini fark ettim. Eve dönerken Ali Rıza Beyin tuhaf davranışlarını çözmeye çalıştım. Eşimi yıllar önce kaybettikten sonra sağlığımla da o ilgilenmişti. Her zaman titiz, dikkatli bir doktordu. Yoksa yaşı mı artık ağır geliyor? diye düşündüm ve onları kafamdan atmaya çalıştım; kağıdı buruşturup palto cebime attım.
Hayatımın düzenli ve öngörülebilir olduğunu düşünürdüm. Eşimi kaybettikten sonra yegâne tesellim oğlum Arda oldu. Bir yıl önce ise nişanlısı, gelin olarak evimize geldi: Şule. Onu içtenlikle bağrıma bastım. Gençler evlenip benimle üç odalı dairemde kalmaya devam ettiler. Anneciğim, seni yalnız bırakır mıyız hiç? Sen bizim her şeyimizsin. derdi Arda. Oğlumun bu sevgisiyle içim ısınırdı.
Kendi anahtarımı çevirip kapıyı açtığımda mis gibi kokular burnuma geldi; mutfaktan yeni pişmiş elmalı turtanın kokusu geliyordu. Şule, muhtemelen en sevdiğim turtayı yapmıştı. Anneciğim, geldiniz mi? diye heyecanla mutfaktan çıktı. Doktor ne dedi, bir sıkıntı yok değil mi? Yüzündeki o şefkatli ifadeyle bütün şüphelerim dağıldı. Hiçbir sorun yok Şuleciğim, tansiyon biraz dalgalanıyor. Yeni ilaçlar verdi, dedim yalan söyleyerek.
O zaman iyi, Ardayla sana kalbi güçlendirecek özel bir bitki çayı hazırladık, diyerek koluma girdi, salona geçmemi sağladı. Odadan oğlum Arda çıktı. Anne hoş geldin, nasıl hissediyorsun? diyerek yanağımdan öptü. Sana biraz bakmak istedik. Şule uğraşıp özel vitaminler aldı, arkadaş eczacıdan. Her akşam çayla birlikte içeceksin. Küçük güzel bir kavanozu elime verdi. Duygulandım, Siz nasıl çocuklarsınız, altın gibisiniz dedim.
İlgileri o kadar fazlaydı ki bazen üzerimde baskı yaratıyordu. Bunun aşırı sevgilerinden kaynaklandığını düşünüyordum ama zaman zaman nefesimi kesecek kadar ağır bir koruma gibi geliyordu. Akşam rutin geçti: Turta dilimi üstüme, özel çayım bardağıma eklendi sürekli.
Geceye doğru yorgun hissedip odama çekildim. Gözlerim yeni yeni kapanıyordu ki kapı usulca gıcırdadı, içeri Şule girdi. Elinde üstünde işaretsiz büyük bir beyaz ilaç bulunan tabak ve dumanı üstünde bir bitki çayı vardı. Anneciğim, vitaminini ve çayını içmeyi unutma, gece rahat uyursun dedi fısıltıyla.
Tabakçığı komodine bırakıp bekledi. Yatağa oturdum. Bu aşırı ilgiden bir anda midem bulandı adeta. Şuleyi kırmak da istemedim. İlacı ağzıma götürüp yutar gibi yaptım ama kurnazca avcumda tuttum. Sonra fincanla minicik bir yudum alıp teşekkür edip, İyi geceler, kızım, dedim.
Derin bir nefes aldım. Avcumdaki ilacı inceledim: büyük, tebeşirimsi ve tatsız duruyordu. Yarın atarım, dedim, komodinin altına yuvarlayıverdim. Orada kalsın, dedim içimden.
Henüz o tesadüfün hayatımı kurtaracağını bilmiyordum. Gecenin bir yarısı, tuhaf bir tırmalama ve zayıf bir ciyaklama sesiyle uyandım. Komodinin altından geliyordu. Gece lambasını açıp, yataktan aşağı sarkınca sesi yine duydum, bu sefer daha zayıftı. İçimden bir korku geçti. Diz çöküp baktığımda donup kaldım.
Komodinin altında, evimizin minik hamsterı Pamuku buldum. Her zamanki gibi yuvarlak topuyla neşeyle koşturması gerekirken şimdi yan yatmış, zayıfça patilerini çekiyor ve cılızca ciyaklıyordu. Gözleri yarı kapalı, nefesi düzensiz ve yüzü kasvetliydi.
Çığlık atmamak için ağzımı kapadım. Pamuku usulca kucaklayıp göğsüme bastım. Nefesi sıcaktı, tüyleri terliydi. Ne oldu sana minik yavrum? diye fısıldadım.
Tam bu sırada aklıma, yere düşen ilaç geldi. Komodinin hemen yanında, Pamukun güçsüz vücudunun yakınında yatıyordu. Kafamdan yıldırım geçti: O beyaz ilaç, bu vitamin bana ısrarla içirilmeye çalışılan şey
Titreyen ellerimle ilacı yakından baktım. Hiçbir işaret yoktu. Sadece sıradan beyaz, pürüzsüz bir ovaldi ama artık biliyordum: Bu, vitamin değildi. Zehir! Eğer o gece yutsaydım
Pamukun son çırpınışını hissettikten sonra sessizce onu bağrıma bastım, gözlerimden yaşlar süzüldü. Zavallı minik Pamuk Her zaman yere düşen şeyleri kemirirdi. Muhtemelen onu buldu ve yedi sonucu bu oldu.
O an Ali Rıza Beyin notunu hatırladım: Ailenden uzak dur. O şaka yapmıyordu. Her şeyi anlamıştı, benim için bir tehdit olduğunu görmüş ve kendi riskini göze alıp beni uyarmıştı.
Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Odamda her şey yerli yerindeydi ama artık her eşya adeta tehlikeyi haykırıyordu. Hızlı ama sessiz hareket etmeliydim.
Pamuku mendile sardım, dolaba koydum sonra bir ara gömerim, dedim. Şimdi önemli olan kaçmak ve kendimi kurtarmaktı.
Parmak uçlarımda dolaba yaklaşıp acil durumlar için hazırda tuttuğum küçük çantayı aldım. Kağıtlar, kimlikler, biraz nakit (birkaç bin lira) ve birkaç kıyafeti aceleyle yerleştirdim. Bedenim titriyordu ama dikkatli olmak için acele etmemeye uğraştım.
O sırada gözüme Ardanın verdiği o vitamin kutusu ilişti. Aldım; delil gerekebilir. Bir de bitki çayını. Ne koymuşlardı ona acaba?
Odanın kapısını aralayıp dinledim. Evde tam bir sessizlik Sadece salonda saatin tik takı duyuluyor. Muhtemelen uyuyorlardı ya da uyur gibi yapıyorlardı, kim bilir
Koridora süzüldüm, kulağımı dört açıp bekledim. Hiç hareket yoktu. Yavaşça giriş kapısını açıp dışarı çıktım. Anahtarı neredeyse sessizce çevirdim. Kapıdan asansöre binmeden yürüyerek, ayak sesimi azaltmaya çalışarak indim.
Dışarısı serin ve tenhaydı. Pencereme bakınca ışıklar kapalıydı. Demek ki kaçtığımı fark etmediler…
Nereye gitsem? Akla ilk gelen yer, Ali Rıza Beyin evi oldu. O her şeyi biliyordu ve bana yardım edebilirdi.
Onun yaşadığı apartman yakındı. Kafamı çevirerek birinden saklanır gibi hızlı ama temkinli yürüdüm. Sürekli arkamda birinin olabileceği hissindeydim. Her an Arda ya da Şule çıkacak diye korkuyordum. Neyse ki, sokak bomboştu.
Nihayet apartmanın önüne vardım. Zilini çaldım, ellerim titriyordu.
Kim o? diye sesi geldi.
Benim Lütfen aç kapıyı. Her şeyi anladım, dedim.
Kısa bir sessizlik, ardından kapı açıldı.
Merdivenden çıkarken kalbim ağzımdaydı. Ali Rıza Bey kapıda, sessizce başını sallayıp beni içeri aldı.
Geleceğini biliyordum, dedi kapıyı kapatırken. Hadi anlat bakalım.
Bir sandalyeye çöküp çantadan o vitaminleri ve komodinin altından aldığım hapı çıkardım.
Buydu, bana verdikleri. Pamuk birini yedi ve
Ali Rıza Bey ilacı aldı, dikkatle inceledi, küçük bir analiz setiyle test yaptı.
Benzeri bir şeyden şüphelenmiştim, dedi sessizce. Uzun zamandır halsizlik, baş dönmesi, tuhaf değerlerden bahsediyordun. Yaşla da ilgisi olabilir dedim ama kan tetkiklerinde hiç olmaması gereken maddeler gördüm. Daha derin baktım.
Bir süre test sonuçlarına baktı, yüzü ciddileşti.
Bu, nöroleptik, dedi sonunda. Sağlıklı yaşlı biri için dozu öldürücü olabilecek şekilde güçlü. Eğer her gün içseydin
Gözlerim doldu. Oğlum sevdiğim çocuklarım Nasıl yaparlar, diye düşündüm.
Neden peki? dedim titrek sesle.
Ali Rıza Bey iç geçirdi.
Sanırım bunu yakında anlarsın. Şu anda eve dönmemen lazım. Ben ilgilenirim. Önce güvenliğini sağlayalım, devamı gelir.
Başımı salladım, gözyaşlarım zorla boğazıma aktı. Ama artık korkudan değil, öfkeden Hayatta kalmıştım. Ve hakikati öğrenecektim. Ne pahasına olursa olsun!
***
Altı ay sonra her şey açığa çıktı, ama çok ağır bir bedelle
Soruşturma uzun sürdü. Arda ve Şule, önce her şeyi inkâr ettiler: vitamin masum bir takviye, çay uykusuzluk için, Pamukun ölümü ise şanssızlık dediler. Fakat analiz sonuçları şüpheye yer bırakmadı: Haplarda yüksek dozda nöroleptik, çayda ise sakinleştirici kalıntısı çıktı. Son üç aydaki tahlillerimde de teşhislerime uymayan toksin birikimi saptandı.
Arda, ikinci sorguda çözüldü. Ağlayarak itiraf etti: Planı Şule kurmuş. Anne yaşlandı, evi bize bırakmak lazım, diye ikna etmiş. Bir eczacı arkadaşı aracılığıyla ilaçları getirmiş, dozlarını ayarlamış ve ben her akşam içeyim diye izlemiş. Arda onu öldürmek istemediğini, karısına karşı koyamadığını ve şimdi kendisinden nefret ettiğini söyleyip ağladı.
Şule ise sonuna kadar direndi. Her şeyi o uydurdu, bunlar yaşlılıktan kaynaklanan hayal görmeler! dedi. Ama delil çok açıktı. Şule, ağırlaştırılmış adam öldürmeye teşebbüsten hapse mahkum edildi. Arda ise pişmanlığından dolayı denetimli serbestlik aldı.
Şimdi başka bir şehirde yaşıyorum. Ali Rıza Bey taşınmama yardımcı oldu, kendi meslektaşına yönlendirdi ve uygun fiyatlı küçük sevimli bir ev buldu. Sabahları parkta yürüyüp atkı örüyor, bazen de emekliler derneğinde briç öğreniyorum. Hayat sessiz ama huzurlu. Yıllar sonra ilk defa rahat uyuyorum.
Bazen oğlumu düşünüyorum. İçim sızlıyor ama korkudan değil, kederden. Onun kucaklamalarını, Anneciğim, sen bizim her şeyimizsin! deyişini hatırlıyorum. O eski Arda yok artık. Yerine kötülüğe göz yuman bir adam geçti. Onu ne affettim ne de nefret ettim; sadece biliyorum ki, ailemiz o gece değil, çok daha önce çökmüş.
Pamuku ise her zaman anıyorum. Yeni evimde ona bir köşe ayırdım: küçük bir resmi ve marketten aldığım oyuncak bir hamster var. Her akşam yanına bir tane taze üzüm bırakıyorum, sanki hâlâ yanı başımdaymış gibi… O beni, hiç farkında olmadan, kurtardı.
Ali Rıza Bey ise her ay uğruyor; sağlık kontrolü, gazeteler ve en çok okunması gereken bir kitap getiriyor. Bir keresinde dedi ki:
Biliyor musun, bazen en önemli görevimiz hastalığı tedavi etmek değil de, insana hayatının başka bir tehlikesi olduğunu zamanında göstermek olabilir.
Başımı salladım, gülümsedim. Artık biliyorum ki, hayat ihanetten sonra da devam edebilir. Her şey bitti sandığın anda bile Özellikle de sonunda güvenliysen.




