Kendinden mektup
Zarf turuncuydu. Abartılı, göz alıcı bir turuncu sanki ocakta Mandalina, karın üstünde duruyor. Dairenin posta kutusunda elektrik faturası ve suşi mi yediniz, gülüşünüz Japon olsun broşürleriyle arasında en sona bırakılmıştı. Reyhan, zarfı eline son olarak aldı.
Zarfta kendi el yazısı. Kendi adresi. Kendi adı: Reyhan Demirbaşa.
Arkayı çevirdi. Gönderen yine kendisi.
Reyhan apartmanın birinci katında, sol elinde A-101 poşetiyle dikildi. Dalga geçmek mi? Şakar biri mi yaptı? El yazısını inceledi: o uzun yatay çizgi çeken t, aşağıya kuyruklu r harfi ilkokuldan beri öyle yazardı. Türkçe öğretmeni Gönül Hanım Demirbaş, el yazın yetişkin gibi. Bu bir iltifat, yanlış anlama, demişti de, Reyhan hayatı boyunca o harfleri bırakmamıştı.
Yirmi beş yıl geçti t hala t, r hala kıvrık.
Dokuzuncu kata çıktı, kapıyı açtı, poşeti mutfak masasına bıraktı. Zarfı yanına koydu.
Ev küçüktü ama Reyhan alışmıştı. Bir artı sıfır, Bahçelievlerde, cam batıya bakıyor. Antrede bir askı, iki çift ayakkabıya raf, boğazına kadar yeterli mi? diyen ayna. Reyhan sabahları aynada kendine Eh, idare eder. Çalışır durumda, der. Güzel değil, dinlenmiş hiç değil çalışır durumda. Yetiyor mu? Yetiyor.
Akşamları, oda portakal renginde gün batımıyla dolardı; bal gibi ağır, kavanozdan yeni tatlı dökülmüş gibi. Evin tek avantajıydı. On dakika yürüme mesafesinde metro desen var ama işte… Şimdi saat altı, turuncu ışık duvarda süzülüyor, kitaplığa, sabahdan kalma çay kupasına, annesinin çerçevedeki fotoğrafına ulaşıyor.
Reyhan masaya oturdu. Omuzlarını ovuşturdu. Tekrar yüksekti sanki biri tokat atacak, bekliyor. Yıllar boyunca bitmeyen sayın ofis toplantısı telaşı, amirin panik aramaları… Bedeni kötüyü önden algılıyor.
Ve zarfı tekrar süzdü.
Turuncu. Kalınca, tok kağıt. Bir tane bile buruşukluk yok adam sanki mendilin içinde taşımış. Kenarını yokladı, adını parmağıyla okşadı.
Şaka mı bu? Hayır. Kendi el yazısını yüzünden daha iyi tanır.
Usulca üst kısmı yırttı. İçini açtı. Düzgün katlanmış bir A4 kağıdı ve… başka bir şey, ince, parlak.
Kağıdı aldı, açtı.
Selam. Bu sensin. Mart iki bin yirmi beşten sen. Şimdi otuz yedi yaşındasın, gece mutfakta oturuyorsun, çok kötüsün. Dördüncü gece üst üste uyuyamıyorsun. İnanamıyorsun, bu işin, bu şehrin, kendinin altından kalkamayacağını düşünüyorsun.
Yazmak zorundaydım. Yarın arkadaşın arar, öbür gün annen, ama şu an gece iki ve yanında kimse yok. Sadece sen.
Sana şunu demek istiyorum:
Kendine not düşmüştün; o zaman başardın, şimdi de başarırsın.
Kendini sev. Hak ediyorsun.
Bunu okuyorsan, bir yıl geçmiş. Demek ki dayanmışsın. Demek ki boşuna yazmamışım.
Reyhan kağıdı masaya bıraktı.
Boğazında bir yumru ağlamaktan değil, tanıma hissinden. Hepsi Reyhandı. Noktasından cümle hatasına, paragrafa işte diye başlamasına kadar…
Ama hiç hatırlamıyordu.
Ne turuncu zarfı, ne kağıdı seçtiğini, yazdığını… Bir yıl, bir anı bile yok.
Sonra fotoğrafı gördü.
Kağıt çekerken zarftan kayıp masaya düşmüş. Parlak tarafı aşağıda. Reyhan çevirdi.
Bir kadın. Surat solmuş, göz altı morluk, dudaklarda çatlamışlık, incecik çizgi. Saç tepede, ama dağınık, sol yandan sarkan bir tutam yanağına yapışmış. Kazak gri, dirseği sarkmış geçen yaz sokağa atılan kazak.
Kazaktan tanıyor. Surat zaten kendisi. Geçen marttan…
Ve fotoğrafın altında ince-küçük bir yazı: Daha güçlüsün. Bana bak nereden geldiğini anla.
Fotoğrafı zarfa ilişik kağıdın yanına koydu. Gün ışığı masaya ulaşıp fotoğraf yüzeyinde kaydı. Yüz belki aydınlandı, ama neşelenmedi.
Ve anımsadı.
***
Mart 2025. Gece iki. Mutfak aynı; masa aynı, sadece üstünde göz yakan bir dizüstü bilgisayar.
Reyhan tişört, pijama altı, ayak çıplak üşümüş; siteleri karıştırıyor. Ne sosyal medya, ne haber… Aradığı bir şey var ama adı yok. Belki bir işaret, belki sabah niye kalkması gerektiğine dair bir sebep.
O mart gününde üç gün yatağından çıkamadı Reyhan. Tembellik değil; tarif edilemez ağırlık. Göğsüne biri beton bıraktı da gitti sanki…
Boşandığından üç yıl geçmiş. Arda, 2023te iş yerinden arkadaşı Sevdaya gitmişti. Çok gülüyor, az konuşuyor diye… Reyhan o zaman ağlamadı. İki bavula adamın eşyasını dizip kapıya koydu: Al, dedi. Adam aldı.
Sonra bir buçuk yıl çalıştı Reyhan. Durmadan, dinlenmeden, soluksuz. İnşaat firmasında satınalma sorumlusu sabah sekizden akşam ona açıklamalar, aramalar, Excel yağmuru… Toplantı var: Müdür Karsu, hep aynı cümleyle bitiriyor; Piyasa zor. Optimize olacağız. Dayanamayan, kendini suçlasın.
Reyhan dayandı. Çekti, tuttu, şikayet etmedi.
2024 sonbaharına kadar. Sonra beden dedi ki; Yeter kızım! Önce uyku kaçtı. Sonra iştah. En son, dışarı çıkma isteği. Ocakta sadece televizyon açıkken uyur oldu, günde bir kere yer, yalnızca annesini aradı o da zorla.
Annesi anlar. Zekiye Hanım her akşam arar: Reyhan, kızım, yedin mi? Reyhan yemek vardı, çorba içtim, derdi. Kasımdan beri çorba pişmemişti halbuki…
O gece, Mart 2025, Reyhan internette gelecekteki kendine mektup yazdı. Niye yazdı, bilmiyor; reklam gördü, aklına düştü. İlk sitede Zaman Kapsülü çıktı. Mektubu yaz, tarih seç, ödeme yap gerçek kağıt, gerçek posta.
Turuncuyu seçti. Griden bıktığı için. Metni el yazısıyla yazdı, foto çekti, siteye yükledi. Selfie de attı mutfak masasından, dizüstü ışığında. Parasını yatırdı. Teslimat zamanı: on iki ay.
Bilgisayarı kapattı, uyudu. Bir yıl hiç hatırlamadı.
Çünkü zaten o mart sonrası hayat az az kıpırdamıştı. Hani kapı önündeki asansör gibi, bazen takıla-tekleye, ama ilerliyordu.
Nisan 2025te ilk kez psikoloğa gitti. Kısa saçlı bir kadın, Cihangirde küçük bir oda, haftada bir elli dakika. Üçüncü seansta yirmi dakka ağlamadan kesilemedi. Altıncı seansta altı ay sonra ilk defa güldü.
Haziranda terfi aldı. Kıdemli satınalma uzmanı. Müdür Karsu toplantıdan sonra yakaladı: Demirbaş, şikayet etmeden iş yapan tek sizsiniz. Bilin, şahit oldum. Reyhan sağ olun, deyip döndü masasına yine omuzlar kulakta. Ne sevinç ne kaygı eksik kalmaz.
Sonbaharda hafifledi. Tekrar çorba yaptı. Pazarları kitapla parka indi. Anneyi arayan da artık kendisi oldu.
Mektup? Uçtu gitti. Unutulmuş sigorta poliçesi gibi bir yerdedir, ama akla gelmez.
Taa bugüne kadar.
Reyhan masa başında, elinde mektup bir yanda, fotoğraf öbür yanda, eski yılın kadınına baktı. O gri surat. O gölge gözler. O geçen yaz atılan kazak.
O ses o bildik, usandırıcı, Eee, gene mutsuzsun, değişen ne? diyen ses işte kıpırdadı.
***
O ses uzun zamandır orada. Reyhan tam zamanını bilmez boşanma sonrası mı, evvel mi? Bağıra çağıra konuşmaz. Hatta neredeyse mantıklı, hafif şefkatli O yüzden kötü hissettirir zaten.
Terfiyi hak etmedin, bahtına çıktı. Müdür kimseyi bulamadı başka.
Sanıyorsun da başardın; aynaya bak, kulakta omuz, günde 4 saat uyku, kahvaltısı sade kaygı
Nasıl olsa seni de çıkaracaklar Nisanda. Bekle, sıranı sav.
Reyhan dinler. Çünkü dinlemekten başka alışkanlığı yoktur. Bu ses, omuzu kulağa çektirmek kadar oto-pilottur. Başka bir Reyhan var mı, artık tam bilemez.
Ertesi sabah 19 Mart Reyhan saat altıda kalktı. Duş, kahve, rimel. Her zamanki gibi.
Ofiste hava ağır. Gelişim İnşaat Bahçelievler ofisi altıncı kat, açık ofis, otuz iki masa üç haftadır bir tür pusu Korku da değil, daha çok kaç kişi atılacak gerginliği. Şubat başı ilk kıyım: beş kişi gitti lojistikten. Şimdi herkes ikinci dalgayı bekliyor.
Reyhan asansörden indi, resepsiyonun önünden geçti. Sekreter Zeynep gülümsedi ama o kaşarlı sıcak simit kadar kısa, dondurma gibi hızlı bir tebessüm. Zeynep de endişeli. Herkes öyle.
Masasına oturdu, çantasını sandalyeye astı. Bilgisayar açıldı. Şifre altı rakam, annesinin doğum günü körlemesine girildi. E-posta açtı. 114 okunmamış. Tedarikçi vade istiyor, depo demir eksiğinde, muhasebe uzlaşma istiyor. Ah, klasik iş günü O garip sessizlik olmasa, hayat düzgün sanırsın.
Saat on birde müdür Karsu topladı herkesi.
Koyu sesi, kısa boyu, o meşhur kalem tıkırtısıyla salonda 18 kişiye baktı.
Kısa keseceğim, dedi. Şule proje departmanından ayrılıyor. Karşılıklı anlaşıldı. Gerçi siz gerçeğini biliyorsunuz.
Şule Yiğit. Yirmi dokuz yaşında, üç yıllık memur. Reyhan uzaktan tanır bir defa bile ofise börek getirip mutfak masasına Alın, anneannem yaptı, kıymalı! yazılı post-itini koyduğunda. Bir de geçen yıl yılbaşında sigara molasında İşten atılmayı öldürülmekten çok korkuyorum. Bir de kedim var. Onu işten atamıyorlar tabii, dediğini.
Bir de, Nisanda üçüncü faz. Optimizasyon sürecek. Kim kalır, sonuçlar belirleyecek, dedi Müdür.
Reyhan dik oturdu, omuzlar yine kulakta, eller birbirine kenetli masanın altında. İç ses gayet sakin: Gördün mü? Dedim sana. Nisana kadar süren var.
Toplantıdan sonra koridora çıktı, su sebili yanında üç saniye gözlerini kapadı.
İçinde iki ses var. Biri O zaman başardın, şimdi de başarırsın. He o turuncu zarf, o geçen marttan.
Diğeri daha baskın Tesadüf. Siteye dört yüz lira kaptırdın işte. Kandırma kendini. Şuleye da gerçek sunulmadı, onu da işten attılar, artık evde kedisiyle CV güncelleyecek.
Gözleri açtı. Sebilden su doldurdu. İçti.
Yerine döndü. Tedarikçi listesini açtı. İşe devam etti. Çünkü Reyhan bunu iyi bilir çalışmak. Soru sadece: Yeter mi?
Akşam yedide mutfakta bulgur pilavı ve köfteyle oturuyordu. Telefon çaldı. Annesi.
Reyhan, nasılsın kızım? Zekiye Hanımın sesi her zamanki gibi hafif çatallı ve şefkatli.
İyiyim anne. İş yükü var.
Yedin mi bir şey?
Şimdi yiyorum. Bulgur var.
Aferin.
Kısa bir duraklama. Zekiye Hanım kırk yıl çocuk kütüphanesi, herkesin sustuğunu duyup anlamış kadın. Akşamları bu yeteneğini kızına uygular.
Reyhan, sesin… gergin geliyor.
Sadece yorgunum anne.
Geçen yıl da böyle demiştin; Yorgunum anne. Sonra meğer üç gün evden çıkmamışsın.
Gözünü kapadı Reyhan.
Vallahi yorgunum anne, eski gibi değil. İş gergin, o kadar.
Ne zaman istersen buradayım. Bu hafta sonu gelirim. Çorba yaparım. Gerçek çorba, poşet değil!
Reyhan ilk defa gün boyunca güldü.
Sağ ol anne. Şimdilik gerek yok.
On dakika daha konuştular Zekiye Hanımın tansiyonu, alt kattaki Emine Teyzenin kedi sahiplenmesi, gece kedinin mızırtısı, baharın Adapazarına gelişinin fotoğrafı… Bak, kızım! Bahar geldi, sen hala İstanbulda içeride oturuyorsun, diye mesaj atmış. Bu sıradanlık biraz iyi geldi.
Anne hiç Biriyle görüşüyor musun, torun olacak mı? demez. Hayat boyu sessizliğin gücünü bilen bir kütüphanecidir. Sadece oradadır. İki yüz kilometre ve bir tuş kadar yakınlıkta.
Tabağını kaldırdı. Turuncu zarf ve içindeki mektup, fotoğraf köşede duruyordu.
Daha güçlüsün. Bana bak nereden geldiğini anla.
Fotoğrafı aldı, yüzüne yaklaştırdı. Fotoğraftaki kadının bakışı sanki içinden yardım ister ama kime edeceğini bilemez gibi.
Saat dokuzda arkadaş Lale aradı.
Lale lisede tanışmışlar, yirmi iki yıllık dostluk; Lalenin sesi hep aynı: tok, kahkahalı, ironik, sanki az önce halı sahada düştü ama umursamadı.
Reyhancığım, anlat bakalım.
Ne anlatayım?
Her şeyi. İşten çıkarmalar varmış. Melis gruptan Kabus dedi.
Derin bir nefes.
Doğru. Bugün yine biri gitti. Müdür Nisanda devamı var dedi.
Peki ya sen?
Şimdilik bir şey yok. Ama o şimdilik önemli
Reyhan, geçen yıl gece beni aramıştın, hatırlıyor musun?
Gece yarısı Laleyi arıyor, iki kere çaldı, açmıştı.
Evet.
Bak, o zaman dayanamayacağım demiştin. Dayandın işte. Buradasın. Çalışıyorsun. Terfi aldın. Pilavı karıştırırken telefonuma cevap veriyorsun. Bu son değil, bu hayat.
Reyhan sessiz.
Duyuyor musun?
Duyuyorum.
O zaman kendini gömmeyi bırak.
Lale bir on dakika daha dert yandı yeni gelen kaprisli müşteri, köpeği Lülenin koltuktaki zararları, cumartesi bir kadeh şarap içelim önerisi…
Reyhan dinledi. Şaşırdı: Lale de, geçen yılki Reyhan da, annesi de aynı şey diyor; Sen busun, dayandın, artık kendine eziyeti bırak.
Kapattı. Saat on.
Evde sessizlik. Ne ağır, ne boğucu… Buzdolabı homurdanıyor. Dışarıdan otobüs geçiyor. Bir yerden çocuk sesi geliyor.
Banyoya yürüdü. Aynada kendine baktı.
Kendi yüzü. Otuz sekiz yaş. Uzayan kahverengi saç, nemden hafif dalgalı. Cilt gri değil; hiç değil. Hafif pembe, sabah çayının utangaç yan etkisi. Göz altı hafif gölgeli ama fotoğraftaki gibi mor değil. Normal, çalışan kadınınki…
Mutfağa gitti. Fotoğrafı aldı, banyoya koydu. Aynanın yanına.
İki yüz.
Bir gerçek, sıcak, yorgun.
Diğeri gri, suskun, yardım ister gibi.
Aralarındaki bir yıl.
O iç ses, Bunların anlamı yok. Fotoğraflar hep yanıltır. Işık kötüydü. Sen de biliyorsun
Ama Reyhan böldü. İlk kez yüksek sesle.
Hayır.
Aynaya dedi. O aynadaki kadının yüzünde, fotoğrafta olmayan bir şey vardı: Dinginlik, toplanmışlık, azıcık da hayret.
Hayır, dedi. O değilim. Başka biriyim. Bak bir yıl önce kimdim, şimdi kimim.
Sessizlik.
Reyhan banyoda, terliksiz, eski tişört, pijama ve elinde fotoğrafla, kendisine ilk defa yargısız baktı.
İyi miyim? diye değil. Başarabildim mi? diye de değil. Ya birden dağılırsam?
Sadece baktı.
Ve gördü. Kusursuz kadın değil, dergideki güçlü, bağımsız kadın hiç değil. Sıradan, gerçek, yorgun. Hafif dağınık saçlı. Son bir yılda üç yüz yirmi mal kabul tutanağına imza atmış eller. Her zaman dik duran omuzlar. Düşmemiş, kırılmamış.
***
Gece ikiye kadar uyuyamadı. Ama kaygıdan değil, düşünmekten.
Yatağında dönüp geçtiğimiz yılı hatırladı. Olaylar değil, hisler. Uzun aradan sonra kahvaltıyı bitirdiğinde hissettiği hafiflik. Parkta bankta otururken güneşin ısıttığı yüzü. Psikoloğun odasında ilk kez kendi kendine gülmesi…
Hepsi küçük. Ama sene bunlardan oluşmuş.
Ve iç ses: Bunun kıymeti yok. Herkes böyle yaşıyor. Bu başarı değil.
Ve Reyhan: Ya yalan söylüyorsa? Bilerek değil, başka türlüsünü bilmediği için. Hayatında hiç camdan güneşi görmemiş biri gibi; Güneş yok diyor. Çünkü bilmez.
Kalktı. Mutfağa gitti. Masa lambasını açtı.
Turuncu zarf orada. Temiz yanını çevirdi. Mavi jel kalemi aldı içinde yüzlerce mal kabulüne imza atılan kalem.
Yazmaya başladı.
Selam. Yine sen. Mart iki bin yirmi altıdan. Otuz sekiz yaşındasın. İş? Karmaşa. Hayat? Belirsiz. Ama dayanıyorsun.
Biliyor musun, geçen yıl sana bir mektup yazdım. Karanlığın içinden. Duvarların görünmeyecek kadar loş, çıkış yok sandığım bir geceden
Bugün o mektup geldi elime. Ve, biliyor musun, fotoğraftaki kadının ben olduğunu ilk anda anlamadım. Üç saniye sürdü tanımam.
Üç saniye koca bir yıl demek.
Bu kez sana karanlıktan değil, hafiften yazıyorum. Çünkü eğer bugün bunları okuyorsan, demek ki bir yıl daha dayandın.
Kendini sev. Hak ediyorsun.
Reyhandan, Mart 2026.
Not: Yine omuzlar kulakta mı? Şimdi indir. Hadi. Aferin.
Bitti. Kağıdı dört katladı. O sabah posta kutusundan çıkan aynı turuncu zarfa koydu. Çevirdi. Kendi adresini yazdı.
Sonra bilgisayarı açtı. Zaman Kapsülü sitesine girdi. Mart 2027ye teslimat için başvurdu. Mektup taramasını yükledi. Tereddütten sonra bir selfie çekti mutfak masasının ışığında.
Ekrandaki yüz başka. Gri değil, mat değil; sıradan, hafif yorgun, göz altı gölgeli ama canlı. Dudaklarda gülümseme yok ama huzur var.
Fotoğrafı yükledi. Ücreti yatırdı. Bilgisayarı kapadı.
Pencereye yürüdü.
Gece İstanbulu aşağıda yanıyor, dokuzuncu kat camından bakınca. Sokak lambaları, araba farları, uzaktaki pencerelerden sızan o meşhur sarı ışıklar Mart, iki derece, hafif rüzgar.
Çıplak ayakla yerde durdu ve ilk defa omuzları gün boyunca diken üstünde kendiliğinden indi.
Ve iç ses yine bir şeyler demek istedi.
Ama Reyhan onu dinlemedi.
Şehre bakıp bir yıl sonra o zarfı alacak kadını düşündü. O kadın bir yıl daha yaşlanmış olacak. Belki yeni bir iş, belki aynısı Belki yeni ev, belki eski. Belki biriyle tanıştı, belki yalnız. Fark etmezdi.
Önemli olan, zarfta bir cümle olacaktı: Bana bak. Nereden geldiğini anlarsın.
Ve bir yıl sonraki kadın, bakacak. Ve, belki, kendini tanımayacak.
Reyhan gülümsedi. Lambayı kapadı. Yatağa döndü.
Dışarıda mart gecesi serin, ıslak asfalt kokulu.
Evde sessizlik.
Masada yeni mektupla turuncu zarf.
***
Sabah yedisinde kendiliğinden uyandı. Doğu penceresinden içeri sızan, alışık olmadığı gümüş renkli gün ışığı. O alışık olduğu turuncu, bal kabaklı değil; başka, yeni bir sabah.
Reyhan kalktı. Mutfağa gitti. Çayı koydu.
Zarf masada. Yanında geçen seneki fotoğraf. Ve mektubu.
Tekrar okumadı, fotoğrafa dalmadı. Sadece yan yana koydu düzgün, özenli, hani bunu saklayacağım dediğimiz gibi.
Sonra mutfak dolabını açtı. Eskiden kullanılmayan, 10x15lik cam çerçeveyi indirdi. O ateş bacasından çıkan geçen yıldaki fotoğrafı koydu. Kitapların yanına yerleştirdi.
Gri yüz. Göz altındaki gölge. Yamuk topuz. Dirseği sarkık kazak.
Acıyı hatırlamak için değil, yolu unutmamak için.
Çaydanlık tısladı. Reyhan çayını bardağa aldı. Kupayı iki elle tuttu parmaklar sıcak seramiğe sarıldı. Pencereye yürüdü.
Kendi yansımasına baktı sabahın göğünde. Makyajsız, pijamasıyla, elinde sıcak bardak.
İç ses sessiz.
Çayı bitirdi. Giyindi. Çantasını aldı. Kapıdan çıktı.
Kapı önünde bir an durdu, omuzlarını yokladı.
Aşağıda, sakin, rahat. Ne kalkık, ne kasıntı. Sadece omuz. Onunki.
Kapıyı çekti, işe yürüdü.
Mutfaktaki masada bir zarf kaldı yeni mektup, yeni fotoğraf. Gönderilmeye hazır.
Bir yıl sonra gelecek. Açacak. O günkü kendine bakacak. Belki yine tanıyamayacak. Çünkü bir yılda her şey değişiyor.
Ya da neredeyse her şey.
El yazısı aynı kalır; uzun t çizgisi, kıvrık r. Okuldan beri aynı, hep aynı.
Ve içinde tek bir cümle olacak:
O zaman başardın, şimdi de başaracaksın.
Bu kez karanlıktan değil.
Işıktan yazılmış.




