Yaşlı ve yoksul bir kadın, aylarca iki aç çocuğu doyurdu… Sonra çocuklar bir anda veda etmeden kayboldular. Yirmi yıl sonra ise gerçek ortaya çıktı.

Çok, çok uzun zaman önce, İstanbulun eski semtlerinden Balatta, yaşlı bir kadın yaşardı. Adı Nuriye Hanımdı. Her sabah, küçük ve eski pazar yerinde, tuz ve limonla haşladığı patatesleri satardı.

Kazancı büyük değildi, ama o kadar kibardı ki, küçük dairesinde huzurla yaşar; kimseye minneti yoktu.

Bir sabah, tezgâhını kurarken, bir adet patates yere düştü.

Patatesiniz düştü, teyze.

Nuriye Hanım başını kaldırdı. Karşısında, tıpatıp birbirine benzeyen iki ince, zayıf oğlan çocuğu duruyordu. Üzerlerinde, büyük ihtimalle birilerinden kalma, vücutlarına bol gelen montlar vardı ve yanakları çökmüştü. Büyük olanı patatesi yerden aldı, pantolonuna dikkatle sildi ve uzattı. Diğeri, gözünü tezgâhtaki sıcacık patates kazanından ayırmıyordu.

Teşekkür ederim, çocuklar, dedi Nuriye Hanım yumuşak bir sesle. Sizi bugün birkaç kez gördüm. Buralarda ne işiniz var?

Büyükçe olan omuzlarını hafifçe kaldırdı.

Bir şey yok… Yoldan geçiyorduk sadece.

Nuriye Hanım, o sadece yoldan geçiyoruz lafını iyi bilirdi. Aç çocukların utancını gizleme şekliydi bu.

Daha fazla söz etmeden, iki sıcak patates sarıp eski bir gazete kağıdına sardı, yanına da bir turşu koydu.

Yarın yine gelin, dedi doğallıkla. Birkaç kutu taşımamda yardım edersiniz, olur mu?

Çocuklar paketi hızla aldılar. Ne teşekkür ettiler, ne bir söz söylediler. Başlarıyla onaylayıp çekip gittiler.

Aynı günün ikindisi, çocuklar tekrar geldi. Nuriye Hanım ağır bir damacana suyu kaldırmaya çalışıyordu. Daha o bir şey istemeden, iki kardeş damacanayı alıp tezgâhın arkasına taşıdılar.

O sırada büyük olan cephe elini soktu, içinden yıpranmış iki eski bakır para çıkardı.

Babamızdan kalma, dedi fısıldayarak. Fırıncıydı ölmeden önceye kadar.

Paraları uzattı.

Size veremeyiz… Ama bakabilirsiniz.

Nuriye Hanım hemen anladı; bu paralar çocukların dünyasındaki her şeydi.

Onları iyi saklayın, çocuklar, dedi gülümseyerek. Fırıncıların da şansa ihtiyacı olur.

O günden sonra, çocuklar her gün uğramaya başladılar.

Adları Emir ve Kaan’dı.

Nuriye Hanım evden getirdiği yemekleri çocuklara verirdi; fasulye, ekmek, kimi günler peynir. Karşılığında, çocuklar patates çuvallarını taşır, kutuları dizer, tezgâhı düzenlerlerdi.

Sanki bir lokma yemekleri elden alınacakmış gibi, aceleyle, sessizce yer, göz göze gelmekten çekinip hemen işe girişirlerdi.

Bir gün, Nuriye Hanım sordu:

Yavrularım, nerede kalıyorsunuz siz?

Fener Yokuşundaki bir bodrumda, dedi Kaan. Kuru orası Merak etmeyin.

Etmez olur muyum, dedi Nuriye Hanım kararlılıkla. Sormam da o yüzden.

Emir başını kaldırıp gözlerinin içine baktı.

Biz dilenci değiliz, dedi gururla. Büyüyünce fırın açacağız. Babamız gibi.

Nuriye Hanım başını iki yana sallayarak sessizce onayladı. Bir daha sormadı.

O çocuklarda yaşlarını aşan bir ağırbaşlılık, başka bir asalet vardı. Zamanla, başka bir sorun baş gösterdi pazarda.

Bekçi Ramazan Efendi.

Karısı tezgâh açmıştı, kurutulmuş balık satıyorlardı kimse dönüp bakmazdı. Oysa Nuriye Hanımın tezgâhı, her geçen müşteriyle dolup taşardı.

Ne zaman geçse, burun kıvırıp söylenirdi:

Teyze, aziz mi oldun sen? Açlara, başıboşlara yemek veriyorsun

Nuriye Hanım duymazdan gelirdi ama huzursuzdu. Bilirdi ki, bir olay çıkarsa önce Emir ve Kaan zarar görürdü. O yüzden çocuklara daha gizli, dikkatlice yardım etmeye başladı; yemeği poşetleyip, arka taraftan verir oldu.

Çocuklar durumu sezmişti ama asla sormadılar.

Soğuk bir akşamüstü, pazar yavaş yavaş boşalmışken Emir ilk defa konuyu açtı:

Bekçi yüzünden değil mi? O yüzden böyle davranıyorsunuz?

Nuriye Hanım kısa bir duraksamadan sonra başını salladı.

Sorun yaşamanızı istemiyorum. Bazı insanlar, başkasına yapılan iyiliği anlamaz, dedi.

Kaan, omzuna astığı çuvalı düzeltti.

Tehlike büyürse bir daha gelmeyiz, dedi sakinlikle.

Nuriye Hanımın kalbinde o kelimeler yankılandı: Başımızın çaresine bakarız.

Bu söz; soğuk geceler, açlık ve sokakta yatmak demekti.

O yıl, kış bir sabah ansızın bastırdı. Pazara neredeyse kimse uğramaz oldu, kazanılan para iyice azaldı.

Bir süre sonra Emir ve Kaan aralıklı gelmeye başladılar. Bazen birisi, elleri buz gibi olmuş halde gelirdi; bazen de ikisi birden ortalarda yoktu.

Nuriye Hanım günlerce sabahları göz ucuyla sokağın sonunu kollayarak bekledi. Sonra bir gün hiç gelmediler.

Ertesi gün yoktular; sonraki gün de.

Bir hafta sonra, yüreği dayanmadı, Fener Yokuşuna indi. Mahalleye sordu soruşturdu. Komşular bodrumun şikayetle mühürlendiğini, çocukların o gece kaybolduğunu söyledi.

Nereye gittiklerini kimse bilmiyordu.

Kadıncağız bir bankta oturup uzun süre yere bakarak kaldı. Gözleri doldu, içi ağırlaştı.

Sonra yavaşça evine döndü. Hayat, sonuçta, kimse için durmazdı.

Yıllar geçti. Balat Pazarı zamanla kapandı. Nuriye Hanım emekli oldu, küçük evinde az çok geçinip yaşadı.

Patateslerini kendi başına soyarken, bazen Emir ile Kaanı anardı.

“Neredeler şimdi, acaba sağ kaldılar mı?” diye düşünürdü. “Beraberler mi, acaba bir gün açmayı hayal ettikleri fırın, açabildiler mi?”

Kimseye onlardan bahsetmedi. Ama hiç unutmadı.

Sonbaharın serin bir sabahı, penceresinin altında garip bir ses duydu.

Yolun kenarında parlayan iki siyah Mercedes durmuştu.

Nuriye Hanım kaşını çattı; Herhalde yanlış geldiler diye geçirdi içinden.

Az sonra kapı zili çaldı.

Temkinli bir şekilde kapıyı araladı.

Karşısında, ikisi de ceketli-paltolu, birbirine çok benzeyen iki uzun boylu adam duruyordu.

Nuriye Hanım siz misiniz? diye sordu biri.

Benim… dedi yaşlı kadın.

Diğeri nazikçe gülümsedi.

Biz Emir ve Kaan.

O anda yirmi yıl öncesinin anıları Nuriye Hanımın içine doldu

Ne olduysa o anda oldu; gözyaşlarına engel olamadı

Bir müddet konuşamadı Nuriye Hanım.

Çocukları, artık adam olmuşlardı, yüzlerinden değil, gözlerinden tanımıştı onu. Aynı eski, ciddi bakış formlarında saklıydı.

Sizi bulmak çok zor oldu, dedi Kaan. Hâlâ burada mı oturuyorsunuz diye hep merak ettik.

Nuriye Hanımın dizlerinin bağı çözüldü, kapının kenarına tutundu.

Fırın açtık Sonra bir tane daha, bir tane daha, dedi Emir mahcup gururla.

Daracık eve girip oturdular.

Kaan, poşetten taze, sıcak bir ekmek çıkarıp masanın üstüne koydu.

Sıcak ekmek kokusu, odayı sarınca; zaman bir anlığına geriye, yirmi yıl öncesine aktı.

Ben size sadece biraz patates vermiştim, diye fısıldadı Nuriye Hanım.

Emir başını iki yana salladı.

Hayır, Nuriye Teyze.

Siz bize onur verdiniz.

Kaan devam etti:

Kimsenin insan yerine koyma gereği duymadığı zamanlarda, siz bizi adam yerine koydunuz.

Siz olmasaydınız, hiçbir yere varamazdık.

Sabaha kadar anlattılar, konuştular. Zorluklar, ucuz işçilik, soğuk bodrumlar, sefil günler İlk şansı onlara veren ihtiyar bir fırıncıdan, çocukken birbirlerine ettikleri yeminden bahsettiler.

Bir gün hayata tutunurlarsa

onlara bir tas yemek veren o iyiliksever kadını bulacaklardı.

Vedalaşırken, Nuriye Hanım sıcak ekmeği göğsüne bastırdı, uzun süre kapının önünde kaldı.

Ve yıllar sonra, ilk kez anladı:

Bir avuç patatesin eski bir pazarda verdiği umut;

iki hayatı değiştirmişti.

Ve aslında kendi hayatını daBir süre kapının önünde, sabah serinliğinde sessizce durdu Nuriye Hanım. Elinde tuttuğu taze ekmekten yükselen buğuyu yüzünde hissetti. İçinde, yılların yorgunluğuna karışan tuhaf bir huzur vardı.

Evinin duvarında hâlâ eski, isli bir fırıncı küreği asılıydı. Şimdi, onun karşısında, büyümüş ve umut olmuş o iki çocuğun getirdiği ekmek, geçmişin eksik kalan parçasını tamamlamıştı sanki.

Gözlerini kapadı, için için güldü: Bir insanın elinden tutmak… belki sadece bu kadardı.

O günden sonra, Nuriye Hanımın evinin önünden her sabah bir ekmek kokusu geçti. Emir ve Kaan, arada yeni çeşitlerini bırakırlar; yanına minik bir not iliştirirlerdi:

“Umudu birlikte mayaladık.”

Ve Balatın rüzgârı, eski pazar anılarını, sıcak patatesin kokusunu ve sevginin silinmeyen izini taşıdı; Nuriye Hanımın yüreğinden, tüm semte yayıldı.

Bazen, bir insanın dünyası bir avuç iyilikten inşa olurdu. Ve o dünya, yıllar sonra bile, kapında sıcak ekmek gibi umutla, sevgiyle geri dönerdi.

Rate article
Lifequest
Yaşlı ve yoksul bir kadın, aylarca iki aç çocuğu doyurdu… Sonra çocuklar bir anda veda etmeden kayboldular. Yirmi yıl sonra ise gerçek ortaya çıktı.