Benimle Konuş, Ponçik

Konuş Benimle, Lokum

Korkma Lokum! Her şey yolunda! Biraz daha seslenip susarlar şimdi… Sanırım…

Zehra, can dostunu daha sıkı sarıp gözlerini kapattı. Korkmamalı. Ama zaten artık büyümüş bir kız. Babaannesi Emine de öyle diyor. Beş yaşına bastıysan, büyük kız olmuşsun demektir. Herkes için büyüdü artık. Hatta iğne olurken bile ağlamaz oldu. Ayıp! Yalnızca Lokumla, yine eskisi gibi küçük kız olabiliyor. Lokum ona her halinde tanıdık. Lokumu ona annesi, Zehra doğar doğmaz hediye etmişti. Hafifçe şaşı baksa da, komik ve mahcup ayıcık. En iyi dostuydu. Ne isterse ona anlatabilirdi. O, Zehra’nın diğer arkadaşı gibi hemen öğretmenine şikayet etmezdi. Sadece kocaman gözleriyle bakar, bir şey söylemezdi. Ama her şeyi anlardı, biliyordu Zehra. Ve korktuğu zamanlarda, şimdi olduğu gibi, onu rahatlatırdı. Lokum hem yumuşak, hem de çok yakındı. Ama annesiyle babası öyle mi; onlar da yakın, evet, ama birbirlerine böyle bağırınca hemen diken gibi keskinleşiyorlardı. Zehra bunun adını koyamıyordu, ama ona göre evin her köşesinde bir anda dikenli güller büyüyordu, sanki Uyuyan Güzel masalındaki gibi. Kimse birbirine yaklaşamıyordu, bağırsan da kimse kimseyi duymuyordu. Zehra, neden annesiyle babasının kavga ettiğini anlamıyordu. Onlar büyüktü, kime neye kırılıyorlardı? Büyük insanlar konuşur ve anlaşır, bir dili vardı bunun. Hangi dildi, unuttu Zehra; ama kesin bir dil vardı, babaannesi öyle diyordu. Gel gör ki, onların ki çocuklarınkinden farklı, daha büyük kırgınlıklar mıydı acaba? Zehra’nın bildiği küçük kırgınlıklar, Anılla kavga ettikleri zamanki gibi, o kadar sıkıcıydı ki, dondurma bile istemez, sadece ağlamak isterdi. Büyük kırgınlıklar ise daha beter olmalı…

Zehra gözlerini açıp dikkatle dinledi. Galiba bitti. Sessizlik vardı artık; bu annesinin banyoya kapanıp ağlamaya, babasının ise mutfakta öylece oturmasına işaretti. Şimdi sırası gelmişti. Karyolanın arkasında oturduğu yerden kalkıp iç çekti. Odam güzeldi. Annem çok düşünmüştü duvar kağıdının ve mobilyanın ne renk olacağına; hep fikrini sormuştu. Beyaz karyolası, pembe örtüsü, elbiselerinin sırayla dizildiği dolabı… Oyuncak rafları o kadar doluydu ki, Zehra bazen hepsinin varlığını unutuyordu. Buradan ayrılmak istemezdi. Burada güzeldi. Özellikle şimdi, sessizlik gelmişken. Ama Lokum ona bakıyor, Zehra da hafifçe hıçkırdı:

Biliyorum! Tamam. Sen burada kal, ben halledeceğim.

Ayıcığı yastığın üstüne yerleştiren Zehra, odadan çıktı. Önce annesi. Onunla işler daha zordur. Banyo kapalıydı her zamanki gibi. Zehra hafifçe kapıya vurdu:

Anne?

Ne oldu?

Yanına gelebilir miyim?

Kapı açıldığında, annesinin küvetin kenarında, her zamanki gibi oturduğunu gördü.

Tuvalete mi gireceksin?

Hayır, sana geldim. Zehra derin bir nefes aldı ve içeri girdi. Olacaklardan hiç hoşlanmıyordu. Annesi biraz daha ağlayacak, onu saracak, her şey iyi olacak diyecek. Zehra da ağlayacaktı tabii. Çünkü annesine üzüldüğü için değil, artık iyi olmayacağını bildiği için. Çünkü her seferinde böyle oluyordu. İyi dediğin şey, Aylinin dediği gibi, hep birkaç gün sürerdi. Sonra tekrar dikensi o çalılar her yerde…

Zehra gözlerini silip annesine baktı.

Neden?

Neyin nedenini soruyorsun, canım?

Neden hep kavga ediyorsunuz? Eğer birbirinizi sevmiyorsanız, biraz uzak durun bence. Babaannem Emine hep öyle derdi. Ben Anılla küsünce de bana öyle demişti. Uzakta olursan barışmak için tartışmak zorunda kalmazsın.

Meryem dondu kaldı. Zehra o güne kadar bir kez olsun evde olanlardan bahsetmemişti. Meryeme hep kavga ettiklerinde çocuklarının anlamadığını sanmıştı. Ama Zehra artık büyüktü. Duyuyordu işte!

Zehracığım, niye böyle söyledin… Tabii ki babanı seviyorum…

Yalan söylüyorsun anne.

Zehra!

Eğer onu sevseydin bu kadar bağırmazdın. Onunla kavga etmezdin. Bana hiç bağırmıyorsun mesela.

Meryem ne diyeceğini bilemedi. Çocuğa nasıl anlatsındı ki, ilişkilerin zor olduğunu? Bağırmak her zaman nefret etmek demek değil… Ya da belki öyle. En sade soruydu: Neden? Nasıl cevap vermeli?

Biraz düşünmeli insan. Evet, düşünmek lazım. Zehra annesinin yanaklarındaki tuzlu damlaları elleriyle silip, kendince ciddiyetle söyledi.

Bunu da babaanne Emine mi söyledi? Meryem gözyaşları arasında gülümsedi.

Evet! Ve bence doğru söylüyor. Ben Anılla barıştım. Şimdi daha az kavga ediyoruz. Sadece bazen bana öğretmene şikayet ettiğinde oluyor o da.

Ne kadar büyüdün…

Hayır anne, daha küçüğüm ben… Büyümüş olsam… Zehra bir adım geride, yarı fısıltıyla ekledi, hiç korkmazdım bence.

Neyden korkuyorsun? Meryem kaşlarını çatmıştı.

Ya bir dahaki sefer siz yine bağırırsanız ve sonra giderseniz?

Nereye gideceğiz?

Sessiz bir yere… Çünkü hep kötü yerde kalınmaz ki? Sen de mutsuzsun, değil mi anne?

Mutsuzum… dur bir! Yani bizi terk edeceğinden mi korkuyorsun?

Evet… Zehra sonunda ağladı. Lokum da yalnız kalır. Ya yine kaybolursa? Geçen sefer, takside olan gibi… O zaman ben büsbütün yalnız kalırım! Babaanneme sordum, çok yaşlandım dedi annelik yapamam diye!

Zehra… Zehracığım, dur lütfen… Ben asla senden ayrılmam! Nasıl ayrılırım? Sen benim evladımsın!

Ama siz bağırınca… o zaman beni unutuyorsunuz gibi…

Tabii ki unutmayız… Meryem birden sustu. Çünkü kızı haklıydı. O anlarda ne Zehrayı, ne başka birini hatırlıyordu… Kırgınlık gözü kör ediyordu insanı. Sözler de acımasızca yağıyor, en hassas yerlere vuruyordu hep. Ne zamandır böyleyiz?

Meryemin aklı, üniversite yıllarına, Faruku ilk kez gördüğü güne gitti. Sınava geç kalırken koridorda çarpışmışlardı. Faruk uzun, zayıf, çocuksu biri. Gözlükleri tuzla buz olmuştu. Özür bile dilemeye fırsatı olmamıştı.

Pardon! deyip sınava zor yetişmişti. Sonra o sınavdan iyi not aldı, eve sevinçle dönerken… Faruk, köşede kısık gözlerle bekleyip:

Merhaba, jet tren! Yine mi hız rekoru peşindesin? demişti gülerek.

Faruk ona hep Lokomotifim demeye başlamıştı. Özellikle kızdığı zaman: Öyle hızlı soluyorsun ki kızmaya kıyamıyorum!

Doğumda bile ebehemşirelere bağırıyordu: Pıslama, Lokomotif! Hadi!

Peki, ne zaman ona öyle bakmayı bıraktı? Ne zaman kızar oldu? Ne zamandan beri kavga ediyorlardı?

Anne?

Efendim, güzelim?

Birbirinize çok mu darıldınız?

Meryem, kızının buklelerini parmaklarına doladı. Babasına çekmişti, kıvırcık kafalı. Hamileyken tek dileği buydu, Ne olur benim üç teline benzemez, diye dua etmişti.

Deli misin! Senin saçın da çok güzel! demişti Faruk hep.

Sonunda tam istediği gibi olmuştu; altın sarısı bukleler, masmavi gözler… Zehra gerçekten büyüyünce çok güzel bir kız olacak. Aslında şimdiden… Meryem bunu düşününce gülümsedi. Kendi annesi de öyle demişti; önemli olan iyi baba seçmek. Haklıymış, Faruk iyi bir babaydı. Kızı için dünyadaki en önemli insandı o. Yani Zehra, kendisi değil… Meryem içinden bir ürpertiyle omzunu silkti. Evet, biraz bile kıskanıyordu kızını… Kendini suçlu hissediyordu. Zehra doğru söylüyordu.

Ve Farukun eve gelip onu kapıdan öptükten sonra hemen Zehrayı aradığını, Nerede benim prensesim! Bak çikolata aldım sana! dediğini anımsadı.

Kızıyla zaman geçirip televizyonu açtığında, kulaklık takar, Meryemin Zehrayı yatırıp evi topladığını hiç fark etmezdi. Arabada Zehra ile şarkılar söyler, Meryemi hiç duymazdı. Sonra Ne dedin? deyip tekrar sorardı. Veya Zehra hasta olduğunda, ona kızdığı o günü…

Çok ateşlenince, Meryem neredeyse 24 saat uyumadan çırpınmıştı, doktor teselli etse de içi rahatlamıyordu. Akşam ağlamıştı, çaresizlikten. O anda Faruk ona çıkıştı:

Ağlayıp ne işe yarıyor? Rahatlatacak mı? Kendine gel, ne biçim annesin sen?

O gün gerçekten ağlamayı kesti. Sakinleştiğinden değil ama, içinde bir tel kopmuş, dünya birden griye bürünmüştü. Yine de Zehra iyileşti, o günler unutuldu, ama o kendini berbat hissetmeyi unutamadı Meryem. Kırgınlık mı? Evet…

Zehra gözleriyle bekliyordu. Annesi düşünceliydi, ama artık ağlamıyordu. Şimdi sıra babadaydı.

Az sonra gelirim.

Küçük kız, annesinin kucağından sıyrılıp banyodan çıktı.

Yalnız ağlama tamam mı?

Meryem cevap vermedi. Bir noktaya bakarken, Farukla evliliklerinin günlerini düşündü. Bu kadar mı kötü olmuştu? İyi zamanları yok muydu?

Tabii ki vardı.

Evlilikten önceki buluşmalar. Farukun bakışları… Neden bana bakıyorsun öyle? derdi Meryem. Çok güzel birisin! Ama neden ben? Sen de fena değilsin! der, gülüşürlerdi. Farukun gözleri parladığında, Meryem mutlaka gülümserdi.

Zehranın doğumu, ilk adımı, ilk kelimesi, ilk tatilleri, Meryemin işe başlamasının kutlanışı. Faruk bir kere pasta bile yapmıştı. Tadı berbat da olsa, niyet yeterdi. Eve alınan ilk evi yerde kutlamışlardı, çünkü mobilya almak için paraları yoktu. Zehra, şişme yatakta mışıl mışıl uyuyordu.

İkinciyi de kız yapmalıyız! demişti Faruk bir defasında.

Ama olamadı. Doktorlar sorun yok dediler. Meryem önce üzüldü, ama sonra akışına bıraktı. Zaten sonradan, kavga ve huzursuzluk arttı. Ufak tefek kavgalar büyüdü, inciten sözler evin içinde ağır kurşun gibi dolaşmaya başladı.

Banyoda elini soğuk suya tutup yüzünü yıkadı Meryem. İyi, kötü, hesap hesaptır bir yere kadar. Zehra haklıydı. Kırgınlığı bırakmadan hiçbir şey düzelmezdi. Ya barışmak, ya ayrılmak lazımdı. Seçmek gerekirdi. Faruk olmadan bir hayat düşündü… Zehrayı alıp gittiğini… İçine bir ürperti doldu.

Zehra, koridordan mutfağa koştu, kapıyı itti. Babası, pencereye dönmüş bir sandalyede oturuyordu.

Baba?

Zehram! Sen uyumadın mı?

Daha erken! Zehra babasının kucağına tırmandı. Kavga ettiniz…

Özür dilerim.

Neden?

Ne neden?

Neden kavga ediyorsunuz?

Bilmiyorum. Oldu işte…

Sen de anneme mi kırgınsın? derinlemesine babasının yüzüne baktı Zehra. Biraz daha önce konuşmalıydı onlarla. Oysa hep Lokum’la oturup hiçbir şey yapmamıştı. Oysa Anıl’la kavga ettiklerinde öğretmenleri onları karşına alır, Barışmadan olur mu? derdi.

Aneni mi söyledi kızgın olduğumu? Faruk, Zehranın kıvırcık saçlarına burnunu gömdü. Mis gibi kokuyordu.

Hayır. Kendim biliyorum.

Nereden?

Birbirinizi sevince sarılıyorsunuz. Gülüyorsunuz. Kırılınca bağırıyorsunuz. Doğru mu?

Faruk şaşkınca kızına baktı.

Ne kadar büyüdün…

Annem de öyle dedi.

Başka ne dedi?

Seni ve beni çok seviyor, dedi.

Zehra babasının yüzündeki değişimi izledi. Gözlerindeki öfke buhar olup uçmuştu. Memnun gülümseyip kucağından indi.

Ben Lokum’a gideyim, tamam mı? Yalnız korkmuştur.

Git tabii. Faruk derin bir iç çekip düşündü. Ne zaman bu kadar uzaklaştık? Hatırlayamıyordu bile. Kendi kendine olmuştu. Önce Zehra doğdu, sonra Meryem uzaklaştı. Tabii, annelik, dert, sorumluluk… Ama eskisi gibi sıcaklık yoktu. Meryem hep ilkbahar güneşi gibi sıcacıktı. Ama son yıllarda ne iş konuşmak, ne gülüşmek… Tam tersi, bir suçluluk duygusu çökmüştü Faruka.

O günü, Meryemin Zehraya sürekli özen gösterip kendiyle ilgilenmediğini hissettiği günü, Zehranın ateşlendiğini hatırladı. Anlamsız yere patlamış, Meryem ağlarken ona bağırmıştı. Sonra Meryemin gözlerindeki donuk bakış, hiçbir zaman geri dönmemiş gibi… Sözler taş olmuş, aralarında bir duvar örmüştü. O günden sonra uzak kalmaya özen göstermişti, Meryeme bir daha zarar vermemek için. Zehra iyileşti, ama ilişkileri bitmişti zaten. Sadece kızları birleştiriyordu onları. Son kavgalarında da o meşhur cümleyi sarf etmişti:

Bizi bir arada tutan tek kişi Zehra. O olmasa…

Meryemin o an taş kesildiğini hatırlıyor. Sonra aralarındaki tüm bağ kopmuştu. Mecburi cümleler dışında iletişim kurmamışlardı.

Faruk, annesinin bir zamanlar ona söylediklerini hatırladı. On beş yaşındayken, annesi Sorumluluk almalısın. Her şey kadına yüklenmemeli. Sen örnek olacaksın evladım, demişti.

Neden?

Çünkü. Kadınlar çoğu zaman kendini feda eder. Eğer ona yardım etmez, elini tutmazsan, mutsuzluk kaçınılmaz. Evlendikten sonra da sevgini göster, bir saat bile olsa boş bırakma.

Peki ya hep aynı sıcaklık kalmazsa?

O muazzam kıymetini unutunca, nasıl baştan seviyorsa insan, sonradan alışıyor. Alışınca da kayboluyor işte. Unutma, oğlum.

Faruk yüzünü ovuşturup, Teşekkürler anne… dedi içinden.

Bir süre daha öyle durduktan sonra gidip buzdolabının kapağını açtı.

***

Zehra uzun süre uyuyamadı. Bir eliyle Lokuma, diğer eliyle annesinin boynuna sarılmıştı. Yüzü hâlâ yorgun ve hüzünlüydü. Zehra, annesinin iki kaşının arasındaki kırışığı parmağıyla düzeltmeye çalıştı, eskiden yoktu. Meryem derin bir nefes aldı, kırışık kayboldu. Zehra annesine biraz daha sıkı sarılıp gözlerini yumdu. Belki yarın güzel bir gün olurdu. Çünkü çoğu zaman, Haydi inşallah güzel günümüz olur derler, oysa gün hiçbir zaman tam anlamıyla güzel olmazdı. Zehra içinden bir dilek tuttu.

Sabah alarmı Meryem duymamıştı, çünkü Zehranın odasındaydı. Zıplayıp kalktı, Zehranın kedi şeklindeki komik saatine baktı, Eyvah! diye içinden geçirdi. Bugün anaokuluna geç kalmışlardı. Neyse ki işinde sabah acil bir işi yoktu.

Mutfakta minik bir çay kaşığı fincana çarpıyordu. Meryem şaşkın şaşkın başını kaldırdı. Faruk hâlâ evde miydi? Ne tuhaf… Sessizce kalkıp, Zehrayı uyandırmadan banyoya gitti. Ellerini yıkarken kulak kesildi. Belki Faruk, o bitene kadar çıkıp gider, konuşmak zorunda kalmazdı… Ama olmadı. Mutfaktan içeri girdiğinde, Farukun ocakta, cezvede kahve pişirdiğini gördü.

Günaydın… dedi Faruk, kızarmış gözlerle döndü. Gece uyumamıştı belli ki. Meryem tam Günaydın diyecekken durdu; masa üzerinde korkunç kremalı çiçekli ev yapımı bir pasta duruyordu. Ne için? Kimin için? Hele şu krema uçları… Faruk gece boyunca yapmaya uğraşmıştı demek.

Meryem kocasına göz ucuyla bakarken, Faruk bir adım yaklaştı.

Beni affet. Meryem… Her şeyin suçu bende. Senin için en iyi eş olamadım. Ama sen ve Zehra hayatımdaki en güzel şeysiniz. Çok şey değişmez ama, belki… belki yine de düşünürsün?

Meryem bir an baktı, neyin gerçek olduğundan emin olamadı. Sonra yaklaşıp, elini Farukun ağzına koydu.

Bizim de suçumuz var. Haklısın. Ama biraz düşünmem lazım. Hem de çok ciddi şekilde.

Çok uzun sürer mi?

En azından yedi ay kadar…

Faruk şaşkınca karısına baktı, tam anlamadı.

Niye öyle bakıyorsun? Evet, doğru bildin.

Faruk şaşkınca durdu. O anda mutfak kapısı açıldı, Zehra bir elinde Lokum, gözlerini ovalayarak içeri girdi.

Barıştınız mı?

Faruk ile Meryem bakıştı.

Vay canına! Pasta mı bu? Kahvaltıda pasta olur mu?

Bugün her şey olur! diye Faruk Meryeme usulca fısıldadı: Seni seviyorum… Şans ver bana!

Beni de! diye gülümsedi Meryem. Sonra döndü kızına: Ellerini yıkamayan kıza pasta yok!

Hemen yıkayacağım! Lokumu da sandalyeye oturtuyorum; bize iki dilim, lütfen. Bana ve Lokuma.

Ayılar pasta yemez ki!

Yerse ben yardım ederim!

***

Yıllar sonra Meryem park yolunda, bebek arabasını hızla sürerken Zehrayı okuldan almaya yetişmeye çalışacaktı. Oğlu Can, zamansız uyanıp usulca mızırdanacak, Meryem eğilecek, ama onun yerine Faruk arkadan sarılacaktı:

Dur ben alırım, siz gidin.

Meryem gülümseyip okula doğru yürüyecek. Ertesi gün Zehranın tatili başlıyordu. Biletler alınmış, valizler toplanmış, Can ilk kez denizi görecekti. Son üç yılı anımsayacak. Barışmaya çalıştıkları, kolay olmayan zamanı. Evden iki ay boyunca ailesinin evine taşınıp yaşadığı günleri. Nihayet babaannesi Emine Hanımın yardımıyla barışmalarını, sonra annesini kaybetmelerini. Canın doğuşunu, ilk adımlarını, ilk dişini, ilk kelimesini… Gülümseyecek. İlk söz anne değildi. Faruk gururla, şakayla karışık Helal olsun, oğlum! ‘Baba’ dedi bana önce! diyecekti.

Zehra, hayatındaki ilk töreninde, hafif korkmuş bir halde. O an yüzü bembeyaz, saçındaki pembe kurdelelerin rengine dönmüş olsa da, toparlayıp ilk kez sınıfına bakmadan cesaretle girmişti.

Anne!

Zehram! Kızını kucakladı Meryem. Nasıl geçti?

En iyisiydim! Selin Hanım, sadece ben ve Anılın mükemmel öğrenci olduğunu söyledi!

Aferin size! Zehrayı sıkıca sarıldı.

Peki baba? Can?

Parkta sizi bekliyorlar.

Güzel… Ya Lokum?

Onsuz olur mu hiç? diye güldü Meryem. Bebek arabasında oturuyor.

Zehra derin nefes aldı. Oyuncağını kardeşine vermişti. En sevdiğini. Kendi hâlâ özlüyordu ama önemli olan paylaşmaktı; annesine her şeyini anlatabilirdi.

Ailesinin parkta önünde yürümesine, kardeşini el değiştirmelerine, hararetle tartışmalarına bakarken Zehra arabadaki Lokum’a eğildi ve usulca sordu:

Sence artık her şey güzel olacak mı Lokum?

Lokum kocaman gözleriyle baktı ve sessiz kaldı. Ama Zehra nedense, cevabı duymuş gibi hissetti…

Rate article
Lifequest
Benimle Konuş, Ponçik