Anneanneye Muz Sürprizi

– Ve anneannen Şükriye’ye muz almayı unutma! Sakın unutma! Yalnız küçük olanlarından, onun sevdiği gibi! Geçen sefer ne aldığın belli değildi! Meryem! Nasıl böyle hata yapabilirsin? Gerçekten istenileni yapmak bu kadar zor mu?

Meryem Yıldız Kılıçoğlu, büyük bir tekstil fabrikasında baş muhasebeci, iki çocuk annesi ve hayatından memnun bir kadın, içini çekip boşluğa doğru başını salladı. Aslında, annesi onu göremese de, annesinin gözünde onun tepkilerini anlaması için bu yeterliydi.

– Öyle başını sallama, yap dediğimi yap! Seni biliyorum! Akşama kadar aklın havada! Meryem! Artık büyümen gerek!

İkinci defa başını sallamadı Meryem. Sadece, Tamam anne diye yanıt verip telefonu kapattı.

Büyümek, öyle mi? Tabii… Sanki kırk yaşına basmak yetmiyor gibi.

İş gününün bitmesine daha yarım saat vardı, Meryem raporlarına odaklanmaya çalıştı. Fakat aklı karmakarışıktı. Dile kolay, ağırlıklı olarak kötü düşünceler… Halbuki, o iyi bir kızdı annesinin hep dediği gibi.

– Meryem her zaman çok akıllıdır! Gerçekten iyi bir kız!

Meryemin kreşe gittiği yıllar… Güzel fırfırlı etekleriyle, kurdeleli saçlarıyla bir prenses gibiydi.

Ama prenses değildi! Çünkü kreşten eve gelen Meryem, afacan bir çocuktan başka bir şey olmazdı.

– Meryem, başında ne var öyle?

– Yuva! Ayşe Öğretmen öyle dedi. Dedi ki sessizce bahçede bekle, belki kuşlar gelir de yumurtlar senin saçına. Bir işe yarasın, öyle değil mi?

– Kurdeleler nerede peki?

– Hatırlamıyorum! Birini Yusuf aldı. Halat lazımmış. Biliyor musun annesi ona gemi yaptı. Ayşe Öğretmen bize su dolu leğende gösterdi nasıl yüzdüğünü. Çok güzeldi!

– Diğeri nerede?

– Elife verdim, o da bir yerlere koydu. Anne, rüzgar neden eser?

– Meryem!

– Ne var?

– Saçma sapan sorularını bırak! Başımı ağrıtıyorsun!

Meryem susar, eve kadar annesini gizliden gizliye izlerdi. Acaba annesinin gerçekten canı mı yanıyor, ya kafası hiç iyileşmeyecek mi? Tıpkı omlet yaparken çöpe atılan yumurta kabukları gibi kafasını da atacak mıydı?

Meryem’in hayal gücü her zaman fazla gelişmişti. Eve dönene kadar burnunu çekerek ağlamaya başlar, sonunda anneciğini tamamen çileden çıkarırdı.

– Ne bu gürültü Meryem?

Bir türlü açıklayamazdı kendini. Sadece, annesinin moraline ve başına üzüldüğü için bağırarak ağlamak isterdi, tıpkı komşunun köpeği Fındık gibi.

Fındık çok garip bir sokak köpeğiydi. Sebepsiz yere havlayıp ulurdu. Ama en büyük dramı, sahibi Necati Amca içkiye dalınca yaşardı. Fındık sabahlara kadar durmadan ulurdu; komşuları delirtir, apartmanın çocuklarını camdan baktırır hale getirirdi. Mahalle baskısı, polise şikayet derken ne yapsalar da Fındık hep Necati Amca’nın kapısında kalırdı. Bir seferinde, Necati Amca hastaneye kaldırıldı ve Fındık o gece bir daha hiç ulumadı. Olanı biteni herkes anlamıştı…

Necati Amca iyi adamdı, yardımseverdi. Ama, Meryemin annesinin dediği gibi, zayıf bir adamdı.

O acı günden sonra, Fındık apartmandan çıkıp kapının önüne oturmuş, uğurlanan insanların peşinden gözlerini kısarak bakmıştı. Meryemin annesi onu o gün doktora götüreceği için kreşe göndermemişti, dönüp Fındıkı sevmek istemiş ama köpek hiç tepki vermemişti. Evlerine döndüklerinde de aynı yerde, usulca beklediğini görmüşlerdi. Meryem yemin edebilirdi, tıpkı Yusufun dediği gibi Karnına haç çizerim, öyle yemin, Fındık sanki ağlıyordu.

– Anne, köpeklerin gözyaşı neden yok?

Bunun ne anlama geldiğini anlamamıştı Meryem. Fakat annesi ürkmüş, Fındıka eğilip nazikçe seslenmişti:

– Fındık Gel kızım, hadi O artık geri dönmeyecek

Fındık anlamış mıydı? Kim bilir Annesi beklemeden köpeği kucağına almıştı.

– Hadi, gel. Şimdi bakım zamanı!

Böylece Fındık, Meryemin köpeği oldu. Fındık, Meryemle tam on yedi yıl yaşadı. Meryem okula gitti, evlendi. Fındık bir daha hiç ulumadı. Her şeyi normalce yaptı, gezdi dolaştı ama asla sesini çıkarmadı. Son nefesinde de insan gibi içini çekip, gözleri yaşlı Meryemin eline burnunu dayayarak uykuya daldı O günden sonra Meryem hiç köpek almadı. Çocukları ısrar etse de, Fındıkın o akıllı, karanlık gözleriyle bakışı zihninden silinmediği için cesaret edemedi.

Halbuki, Meryem aslında mutlu bir çocuktu. Hayatta ne istese önünde; annesi, babası, iki büyükannesi, tek kulaklı tavşanı ve pazar sabahlarının tavada pişen krep kokusu… Bir de, babaannesinin Gölcükteki evi vardı ama Meryem oraya annesiyle pek az gidebilirdi; nedenini bilmezdi. Gölcükte herkes eğlenirdi, bir tek annesi hariç. O zaman anlamazdı, büyüyünce anladı.

Bir de anneannesi Şükriye ile gittiği tatiller vardı. Meryem ona apayrı düşkündü. Yasak yok, her soruya cevap serbestti, tabii Meryemin annesi buna kızardı.

– Of anne, neden böyle konuşuyorsun? Meryem daha çocuk!

– Sen de çocuktun. Her şeyi anlardın. Meryem de sana çekmiş!

Meryem gülerek annesinin söylenmesini izlerdi. Anneannesiyle çocukların dünyasına dair sohbetler çok cazip gelirdi, bir gün büyüyünce neden yetişkinlerin çocuklara çoğu şeyi söylemediğini sormaya karar verdi.

Çünkü hayatlarında konuşulmayan gerçekler vardı.

Büyükler her şeyi gizlemeye çalışıyordu. Neden Meryemin babası ve annesi tartışıyordu? Anlayamazdı tabii, ama mutfakta göz ucuyla baktığı babaannesi, kasvetli bir şekilde bakışlarını kaçırırdı annesinden. Kafası karışan Meryem annesini mutfağa çekmeye çalışırdı.

– Anne, gel. Anneanne sana tarif gösterir. Sen de yaparsın. Çok lezzetli, ama senin yapamadığın bir tarif bu.

Annesi elini çeker, başını sallar:

– Hayır.

Mesele buydu işte. Büyükler hiçbir şey açıklamazdı. Sonradan öğrenecekti, akraba olmanın aile olmak olmadığını.

Meryemin anne-babası, onun onuncu yaş gününde boşandılar.

Doğum günü partisi tüm hızıyla sürerken, evin giriş kapısı sertçe çarptı ve Meryemin gözleriyle sorduğu soruya annesinin yanıtı şöyle oldu:

– Her şey bitti artık…

Olanları Meryemden çok hızlı sezen Fındık, annesinin bacağına yaslanıp yanında durdu. Bir arkadaşı Meryeme seslenince, odaya koşturdu, Hemen pasta gelecek! diye bağırdı. Döndüğünde, annesi ile Fındıkın öylece, bir noktaya bakarak durduğunu gördü. Meryem annesine yanaşıp Pasta hazır mı? deyince, annesinin yüzü titredi, kendini toparladı:

– Tabii yavrum. Şimdi geliyorum.

Bir süre sonra annesi gergin bir gülümsemeyle, elinde saatlerce uğraştığı pastayla salona girdi.

Herkes eve dağıldıktan sonra, yanında oturan Meryeme annesi bir kaşık uzattı:

– Güzel olmuş mu pasta? Dert etme diyetleri falan kızım. Boş ver, hayat bu Belki bir gün bizim de şansımız döner.

Ne kastettiğini o zaman anlayamamıştı Meryem. Zaten, babasının ödediği nafaka, büyüyen kızına güç bela elbise almaya yetiyordu, kutlama denen şey sadece yılbaşında ve Meryemin doğum gününde olurdu. Annesi, kendi doğum gününü kutlamazdı artık.

Anneanne Şükriye, Meryemin annesine takipli bir tavsiye verirdi:

– Kızım, yeni bir hayat kurmalısın! Bir kere evlenmedin diye hayat bitecek mi?

Fakat annesi, bu konuşmalardan rahatsız olurdu. Hep aynı yanıt:

– Yeter anne, bana bu kadar yaşanmışlık yeter!

Meryem bazen, annesi yeniden evlenip hayatına birilerini alabilseydi neler değişirdi diye düşünürdü. Hiçbir zaman bilmedi, ama ya bir kardeşi olsaydı, annesinin başı ağrımasa, gülseydi?

Ama hayır, annesi neşelenmeyi unutmuştu. Çok katı bir insana dönüşse de, Meryem sabreder, yalnızken içini dökmemek için uğraşırdı. Çünkü, tartışmalarda hep Fındık ortaya çıkar, dişlerini sessizce göstererek yeter derdi. Meryem, susturamadığı kavgadan kaçıp odasına ya da anneannesine giderdi.

Bir kere, tartışmanın ardından Fındık odaya sokulup, Meryemi hafifçe bileğinden ısırdı. Acıyla hıçkırınca, Fındık geri çekildi. Geride küçücük mor izler kaldı ve Meryem için o günden sonra kural belliydi; köpeklere de, inadına giden çocuklara da sınır gerekirdi.

Annesinin bu halini bir tek anneannesi tam anlamıyla açıklayabilirdi.

– Bak evladım, insan sevgisiz yaşarsa çok yıpranır.

– Ama biz seviyoruz onu?

– A, Meryem, o başkadır. Bir kadının kendini kadın gibi hissetmesi lazım. Çocuk, anne, babayla olmaz; erkeği olmalı yanında. Sen bunu şimdi anlamazsın, ben çok iyi bilirim. Senin deden gittiğinde kırkındaydım. Gitti işte Denedim, flört ettim, bakma şimdi hallerime Ama en çok deden, hâlâ deden… Bunu anlatmak zor, damdan düşeni bilir misin? Sen bir gün anlayacaksın; bak, annen de gençten evlendi… Sonra ne oldu?

– Ne oldu?

– Aldatıldı yavrum. Açık konuşmam gerekir. Bir gün öğrenirsin zaten. Annen bunu sana yüklemedi hiçbir zaman. Babana kin gütmeyesin diye. Hayat böyle, herkesin yolu farklı. Ama biliyorsun, babanın da şimdi keyfi yerinde. Sevin sen onun yoluna, o baban, annen de annen. Hayat kısa, nefret etmeye değmez.

– Annem babam hakkında hiç kötü konuşmadı…

– Konuşmaz, çünkü akıllı kadın. Bilir; “O senin baban, silip atamazsın.” Herkes yoluna bakıyor. Yok mu hâlâ seviyor? Belki… O yüzden hayata karışmıyor.

– Anneanne, sence ben ileride… Yani… Öyle tek kişiyi sevip, ömür boyu beraber kalır mıyım?

– Bilmem evladım, dilerim yanında sevilecek biri olur…

Meryemin kocası Halukla tanışması da anneannesinin dediği gibi bir kaza sonucu oldu. Üniversitedeki ilk sınavına yetişmek için koştururken, uzun, pekte yakışıklı sayılmayacak biriyle çarpıştı. Yüzüne bile bakmadan Pardon dediği sırada, onu tutup yere düşmesinden kurtaran genç, hafif bir gülümsemeyle seslendi:

– Hanımefendi, siz bu hızla giderseniz sizi yakalayamam! Hemen telefonunuzu verin

Numarasını vermedi tabii. Ama sınavdan çıkıp, sevincini yaşarken aynı genci koridorda görünce şaşırmadı.

– Artık acelemiz yok sanırım?

Üç yıl sonra evlendiler. Başta Meryemin annesinin tepkisi sert oldu.

– Programcılık da neymiş? Tüm gün ekran başında sandviç yiyor. Yakında küçük bir fil olur yanında.

– Abartma anne. Bir sandviçten mi korkuyorsun?

– Korkmuyorum, sana acıyorum.

Haluk, kayınvalidesinin gönlünü alana kadar yıllar geçti, ama sonunda damadım altın gibi adam dedirtti. Bu arada, Meryem ve Haluk kendi iki odalı evlerine taşındılar. Haluk, kendi açtığı ufak yazılım şirketini ayakta tutmak için ofiste sabahlarken, Meryem emlakçılıkla uğraşıyordu. Büyükanneler torunlara bakıyor, Meryem de ikisine minnet doluydu; iyi ki sağlıklı ve iyi durumdalardı.

Sorunların ilk sinyali, ikinci çocuğa hamileliğinde geldi.

– Meryem, ne sandın kendini? Bir saat gidip ortadan yok oldun! Benim işlerim var! – annesi kızgınca yoğurt çorbasını karıştırırken söylendi. – Ben gidiyorum! Bir daha böyle habersiz kaçma!

Meryem ne olduğunu anlamadan annesini izliyordu. Sadece bir gün önce, tam da kararlaştırdıkları bir saatliği doktora gitmişti. Annesi ise, bugün olan biteni, dünküyle karıştırmış, sitem ediyordu.

Doktora gitmesi teklifine annesi şiddetle karşı çıktı.

– Yok bir şeyim! Beni doktora götürmeyi bırak! Asıl Şükriyeye git! O ihtiyacı var.

Meryem, babasına danışıp eve gelen bir uzmana muayene ettirdi.

– Maalesef, sizi zor günler bekliyor. Kapsamlı tetkik yapılmalı, ama hemen söyleyebilirim, işler kolay olmayacak.

Eline buz kesilmiş hisle bakan Meryem, annesi için bunun mümkün olmadığını düşünüyordu. Annesi daha çok gençti.

– Sebep ne peki?

– Sebep sebep… Bilseniz ne değişecek? Asıl önemli olan, sonuçları olabildiğince hafifletmek.

– Olur mu dersiniz?

– Tıp ilerliyor ama mucize yok şimdilik. Süreci yavaşlatabiliriz, vücuda destek olabiliriz, zaman kazandırırız. Sonrası… Kim bilir?

Meryem anladı. O günden sonra her şey değişecekti. Sevmediği bu değişimler kaçınılmazdı. Annesinden yakın birini düşünmek bile başka. Eşi, çocukları, babası, anneannesi… Ama anne başka! Onu her şeyden fazla koruması gerek… Stresin bile bir hastalık olduğunu doktor söylemişti ya!

Annesini yeni eve taşımak konusuna, bugün hâlâ içi yanardı. Halukun borç harç aldığı mütevazı evde, Her şeye değer, beraberiz artık diyen kocasının omzunda susarken içinden Artık huzur yok! geçerdi.

Nitekim öyle oldu.

Annesi zaman zaman Kendi evime gideyim diye diretirdi.

– Anneciğim, odan hemen koridorun sonunda.

– Misafir odanı ne yapayım? Benim kendi evim var!

– Evet ama yarın bana yardım edeceksin, çocuklara bakacaksın, anneanne de hasta. Lütfen bu gece kal!

– İyi peki, ama bu hep böyle olmayacak! Benim de bir özel hayatım var!

– Tabii anneciğim…

– Allah aşkına Meryem, ne anlarsın sen!

Anneannesi olmasa, Meryem çıldırırdı.

– Anneanne, hiç mi hatırlamıyor?

– Hatırladığı çok şey var. Özellikle eskileri… Hatta bazen ben bile unutmuşum, o hatırlıyor. Şimdi fark ettim; kızım büyürken çok az ilgilenmişim. O zamanlar kreş, yuva, iş güç… Yarım saat görebiliyorduk bir arada. Gerçekten anne olmayı ilk defa seninle öğrendim. Bunları şimdi hepsinden çok isterdim… Ve bazen, yaşadıklarımızın bu yüzden olduğunu düşünüyorum. Belki affeder bir gün beni, babanı… Onu anlaması, gülümsemesi bile yetiyor. Korkunç bir şey bu, kızım, ama… Bir o kadar güzel bazen. Çünkü her anne, çocuğunun bir dakika bile olsa mutlu olmasını ister. Ve ben o gülüşte onu buluyorum. Gözlerinde gençliğini, sağlığını… Bir daha asla göremeyeceğim, ama hayalini yaşıyorum. Çok zor, kızım…

– Bilmiyorum, anneanne, bilmiyorum…

Annesinin günden güne eridiğini gördükçe, Meryemin içi acırdı. Kaç defa, annesini anneannesinin ayak ucunda yere oturmuş bulduysa usulca sordu:

– Götüreyim mi?

– Hayır, bırak… Az kaldı…

Bir yıl sonra, yani Meryem her şeyin değiştiği gerçeğini kabullenince, anneannesini de kaybetti.

– Ona iyi bak, Meryem… Gözün gibi koru… Artık ben yokum…

Meryem dudaklarını ısırıp başını sallar; gerçek korkusunu, yitik elleri battaniye üzerinde yatan anneannesinden gizlerdi.

– Onu artık anne gibi görme. Bazılarına göre yaşlanınca çocuklaşırız derler… Doğru. Ama çocuklar kalpten yaşar, aklından değil. Duygu her şeydir… Lütfen, ona çocuk gibi davran. Bana söz ver. Canın yandığında bağır ama ona duyurma; korkutma. Ağladıktan sonra benim sözlerimi hatırla. Çok acı ona, çok merhametli ol. Bir gün çocuklarından da bunu beklersin… Söz ver bana!

– Söz veriyorum…

Kaç defa bu konuşmayı hatırlayacak, kim bilir. Şimdi de…

Saate baktı. İçini çekip çantasına uzandı. Cüzdan, araba anahtarı, şemsiye… Tamam. Şimdi büyük çocuğu spordan almak, küçüğü okuldan toplamak, sonra markete uğramak… Muz almak… Küçük olanlardan. Anneannesi Şükriyenin sevdiklerinden

Çünkü, annesi o muzları görünce, bir an için bile olsa, Şükriyenin hâlâ yaşadığını düşünecekti. Sadece, koridordan birkaç adım ilerlemesi, bakıcının meraklı bakışına aldırmadan salondaki o eski koltuğu görmesi yetecekti. Hiçbir zaman dekorasyona uymayan, ama anıların değerini koruyan o koltuğu…

– Meryem! Yalnız şu koltuğun üzerini bir temizlesen, kaç kere dedim? Muz aldın mı? Anneannen birazdan gelir. İstedi…

– Tabi anneciğim! Sen şöyle otur, ben hemen bir çay demleyeyim!

Ve o koltuk tekrar, bir anlık da olsa, dolacaktı. Yanına oturup ellerine sarılmayı, o katı ama sıcak bakışa karşılık nazik bir gülümsemeyi, belki şaşkın bir sesleniş duymayı umacaktı:

– Meryem, yine başında ne var? Nerede senin tarak? Getir hemen, saçını tarayayım… Allahım, ne çabuk akşam oldu… Hadi artık yatağa… Sabah ne yersin? İrmik helvası mı, krep mi?

Rate article
Lifequest
Anneanneye Muz Sürprizi