Kendine Ait Bir Yer

Kendi Yerim

– Anne, ne yapıyorsun? – Zeynep neredeyse ağlayacaktı, gözleriyle annesinin dolabından eşyalarını savurmasını izlerken. En sevdiği kırmızı puantiyeli elbisesi yere savrulmuştu, hemen yanında yerde oturan küçük kardeşinin ilgisini çekmişti. Berkay elbisenin kuşağından tutup ağzına aldı. – Yapma Berkay! Ver onu hemen!

– Bez parçasını mı kıskandın sen?! Ayşe Hanım Zeynepin kot pantolonunu diğer giysilere fırlattı ve dolabı şiddetle kapadı. Hadi çık evden! Hemen!

– Nereye gideyim anne? Hem de gecenin bu saatinde? Neden, anne, neden?

– Nereye istersem oraya! Burası benim evim, anladın mı?! Sana burada yer yok!

– Burası benim de evim değil mi? Yıllarca yaşamadım mı burada?

– Hayır, güzel kızım! Burada sana ait hiçbir şey yok artık! – Ayşe Hanım oğlunu kucağına aldı, burnunu Zeynepin elbisesinin eteğiyle sildi. – Hiçbir şey! Ben uğraşmak istemiyorum daha fazla! Hayatımı yeni düzene sokmaya başlamışken yine sen çıktın karşıma, her şeyi altüst etmek için mi geldin? Olmaz o iş!

– Anne, neyi bozuyorum ben? Söylesene bir!

– Kim Veliye köpek çekiyor? Sen değil misin?

– Anne! Zeynep öyle bir bağırdı ki Berkay ürküp ağlamaya başladı. Ne diyorsun sen?! Kendini dinliyor musun?

– Gayet iyi duyuyorum! Bitmiştir! Bak, beş dakika sonra seni burada görmeyeceğim!

Ayşe Hanım sertçe kapıyı çarpıp odadan çıktı. Zeynep şaşkın, donakalmış bir halde öylece kalakaldı. Gerçekten mi evden kovulmuştu? Kafası felç geçirmiş gibi hiçbir şey düşünemez olmuştu. Dışarıdan Berkayın çığlıkları gelince kendine geldi. Bu hep onun işiydi: kardeşini sakinleştirip, dikkatini dağıtmak, yeter ki ağlamasın. Üvey babası çocuk ağlayınca deliriyordu, çocuk sesi, gözyaşı, her şeyden rahatsız olurdu. Zeynep sevgiyle büyütülmüştü, annesi o kadar değişmişti ki, artık onu tanıyamıyordu. Tam ağlayacakken, kendini tekrar tuttu.

Yetişkin olmuşsun, bak işte ablana, ev işlerinde yardım et! diyordu anne.

Daha dün herkesin el üstünde tuttuğu babaannesinin minik kızıydı, şimdi istenmeyen bir yabancıydı evde. Son iki yıldır hızla her şey değişmişti; Zeynep arda arda gelen acı olaylara yetişememiş, aile bir daha asla eskisi gibi olmamıştı.

Önce babası kalp krizinden gitmişti. Üç yaş küçük Berkayla, Zeynep annesini hiç ağlarken görmemişti. Ayşe Hanım sessizce içine kapanmış, kızı ile ilgilenmemişti. Akrabaları yoktu, anne-babanın dostları ise bayramdan bayrama görünürdü; uzaktılar, yok gibi…

Biz ayrılmaz bir aileyiz, bize kimse gerekmez derdi annesi-babası.

İlkokulda fark etti Zeynep. Sınıfta kız çoktu, Zeynepin sırası yanına kocaman siyah saçlı Pınarı oturttular. Pınarın ördüğü saçları bir insanı boğardı, Zeynep onu kıskanır, kendi sarı kabarık kıvırcık saçlarını ise hiç sevmezdi. Herkes ona Karahindiba derdi.

Bir gün ders arasında, Pınar saçlarına söylenirken Zeynep elini uzatıp o siyah uzun saçları okşadı.

– Delirdin mi, onlar çok güzel! dedi.

İşte o günden sonra Zeynep ve Pınar ayrılmaz dost oldu. Pınar Karadeniz kökenli, kalabalık bir ailede büyümüştü. İlk defa bu evde herkesin birbirine yardım ettiğini, birlikte sofraya oturup, sofrada kahkahalarla dolan bir ailenin sıcaklığını tatmıştı Zeynep. Annesi mutfağa bile sokmazdı onu, Sen küçüksün, olmaz derdi.

Pınarın ailesi Zeynepi hemen kucakladı. Evde herkes hediye getirir, yemek yedirir, şenlikler eksik olmazdı. Her doğum günü, her bayramda hediye-doluydu ev. Zeynep nedenini sorunca; Pınar gülerek, Sevdiklerin için özel gün mü gerek? demişti.

Zeynepin annesi bu dostluğu onaylamazdı. Kızını arkadaşından uzak tutmaya çalışsa da işleri yoğundu, Zeynep hızlıca yemek yedi mi evden kaçar, Pınarın sıcak evine giderdi. Bir gün babası vefat ettiğinde hemen Pınarın abileri gelip ellerinden tuttular, yetkililere gittiler, annesi bir köşeden izlerken onlar işleri halletti. Pınar ve Zeynep birlikte ağlayarak mutfakta hamur yoğurdu; gözyaşları hamura karıştı. Zeynep, yanlarına gelen anlayışlı, güçlü erkekleri hiç unutmadı.

Birkaç ay sonra Pınar evlendirildi. Zeynep şok olmuştu, Deli misin daha yaşın ne? Hem tıp okuyacaktın? deyince, Pınar Ataerkil gelenek bizde böyle dedi.

Zeynep kabul edemedi; Ya sevmezsen? sorusuna Pınar, Anneler babalar iyiliğimizi ister, onlar seçerse iyisini seçer dedi.

Düğünden sonra bir gün Zeynep evde büyük bir skandala karıştı. Annesinin yeni eşi Veli, sürekli kızın yolunu kesiyor, Ayşe Hanım ise Zeynepi daha soğuk davranıyordu. Küçük Berkayı geceleri uyutmak Zeynepin üstüne kalıyordu, okula yorgun gidiyor, bazen hastaneye gece nöbetine kalmak için evden kaçıyordu.

Pınar İstanbula eşinin ailesine gitti; Zeynep daha yalnız kaldı. Ayşe Hanım ise iyice sinirli ve uzak olmuştu. Bir akşam, apartmanın komşusu, Ne güzel kızınız var, yazık babası göremedi böyle güzel olmuş, dedi. Bilinmez bir şeyin Ayşe Hanımın ruhunda dokunduğu yerden Zeynep evden kovuldu.

Zeynep, panikle birkaç eşyasını toplayıp dışarı çıktı. Dondurucu bir kasım akşamıydı. Şehirde sonbahar cadı gibi ortalığı karıştırıyordu; gündüz biri şortla, diğeri kalın kabanla dolanıyordu. Zeynep, Pınarın yeni yıl hediyesi olan geniş atkısına sarıldı; eve dönmeyi hiç istemiyordu. İçinde büyüyen acı, küçük bir haydut gibi ruhunu kemirse de peşini bırakmaya niyeti yoktu…

Durağa gitti, bankta oturdu, elindeki ağır çantaları hissetmiyordu artık. Bir araba durmuş, ürpererek geriye çekilmişti Zeynep şehirde gece ve yalnızlık. Ama araba camı açılınca, Zeynep! diyen sesi duydu:

– Arif Abi!

Pınarın büyük abisi. Bir zamanlar matematiği anlatan, cenazede yardımcı olan adam.

– Ne yapıyorsun burada tek başına? Hem de böyle saatte… Nöbet mi?

– Yok… Hastaneye… Evet, hastanedeyim.

– Kızım, biraz garip davranıyorsun. Ne oldu, niye bu haldesin?

İçini döktü Zeynep. Annesi, Veli, evsizlik, umutsuzluk. Arif Abi dinlerken, Hadi, dedi, Gel benimle.

Şehirde araba sürerken konuşmadılar. Zeynep yorgun ve huzurluydu. Arabanın sıcaklığında gözleri cama dalmışken annesinin Sana burada yer yok! sözleri kulağında çınladı.

Yanlış yola girmişlerdi; Arif Abi bir apartmana, güzel demir kapılı bir sitede durdu.

– Gel, dedi.

Elevatörle üçüncü kata çıktı, bir dairenin kapısını çaldı. Uzun süre beklediler. Kapı açılınca, Zeynep şimdiye kadar gördüğü en heybetli kadınla göz göze geldi. Yine de, uzun entarisinin ve duruşunun arkasında sıcak bir yaşlılık vardı. Hemen Zeynepi tanıdı:

– Aaa Zeynep, Pınarın arkadaşısın değil mi? Ne geziyorsun kapıda? Hadi, içeri gel, kızım!

Sıcaklık çevreledi Zeynepi. Evin içi mermerli ve süslü avizeyle ışıl ışıldı. Arif Abi bir şeyler fısıldadı, yaşlı kadın başını salladı. Arif ayrıldı, geriye yalnızca Zeynep kaldı.

– Bak, donup kaldın! Üstünü çıkar, gel otur. Bir kahve koyarız, konuşuruz. Sen anlat bana, niye böyle güzel bir evlad gecenin bir vakti kapılarda? Yuvan yok mu senin, annen?

– Artık yok galiba… dedi Zeynep ve beklenmedik biçimde hıçkırıkla ağlamaya başladı. Kadın yanına gelip saçlarını okşadı, kuvvetlice sarıldı.

– Ah benim yavrum! Olur mu öyle şey? Gökler neden bakmaz sana? Ağlama artık, iyi olacak, söz!

Mutfakta küçük fincanda kahveyi sinsin içti Zeynep. Kahve öyle acıydı ki, gözyaşının tadı suda kalıyordu. Yaşlı kadın ona kendini Suna olarak tanıttı, hayatını anlattı. Bir vakitler Anadolunun uzak bir köyünde ailesiyle yaşıyordu, göçle yitirdiği evini, sevdiklerini anlattı.

– Yabancılar geldi bir gün, Burada artık yerin yok dediler. Dili bile konuşamıyorduk artık, köy yakıldı, biz gizli odalarda saklandık. Babam hayatı pahasına gizledi bizi. Ama ben hayatta kaldım, kardeşlerimle başka köylere gitmek zorunda kaldım. Sonra onları okutmak, büyütmek bana düştü.

Suna, o günleri anlatırken sesi taş kesilmişti. Kendi gücüm yoktu, dedi, Beni tutan kardeşlerimin gücüydü. Şimdi ben bunu sana vereceğim. Burası senin yerin; biri çıkıp seni eşine teslim edene kadar kalırsın burada. Bak, ağlama, güçlü ol!

Gerçekten de Suna verdiği sözü tuttu. İki yıl geçti, Zeynep öyle güzel yemek yapar oldu ki, Pınar bile hayran kaldı. Mutfağın kraliçesi olmuştu.

Bir gün Pınar ziyarete geldi. Nasılsın? dedi ve Zeynep içini döktü:

– Annem hastalandı…

– Çok ciddi mi?

– Çok… Hastanede aynı yerdeydik. Ama yanına gidemedim. Affedemedim annemi. Hem o hem küçük Berkay şimdi yalnız. Benim bir evim yok, parayla kiralamaya gücüm yetmiyor. Belgelerim yok, Berkayı almama izin vermiyorlar.

– Hadi kalk, dedi Pınar kararlı bir şekilde. Hastaneye gidiyoruz.

– Neden?

– Annenle yüzleşmek için.

İki gün sonra, Ayşe Hanım yorgun, değişmiş ve pişman haldeydi. Son anlarında kızından af diledi, Zeynep ise artık eski öfkesi yerine bir sabahı hatırladı: beş yaşında, annesinin kırmızı puantiyeli elbisesiyle ona güneş gibi sarı kiraz yedirdiği bir gün. O anın sıcaklığı gölde gibi sardı içini.

– Affediyorum seni, anne…

Sunanın dediği gibi, Küskünlük, kalbini zehirler. Göm, çıkar at. Hayatta başka güzellikleri görmek isteyeceksin, bırak git! İşte o zaman anladı Zeynep, affetmenin ne olduğunu.

Bir hafta sonra, küçük Berkayın elini avucunun içine alıp eve dönerken sorduğu anda:

– Ablacığım, şimdi sonsuza kadar evimizde miyiz?

– Evet, küçük adam! Artık evimizdeyiz! Burası ikimizin yeri…

Ve Berkay öyle ciddi başını salladı ki, Zeynep o an, evet, şimdi her şey tam yerindeydi…

Rate article
Lifequest
Kendine Ait Bir Yer