Evinde Söz Sahibi Olan Kadın

Kendi Evimde Bir Misafir

Sevda, yine tereyağının üstünü kapatmayı unuttun galiba dedi Hacer Hanım derin bir iç çekerek, sandalyesini gürültüyle kendine çekip otururken. Bütün gece dolabın kokusunu çekmiş şimdi. Oğlum, Arda, sen en iyisi taze peynir sür, dün pazardan aldım, yeni.

Sevda bıçağın sapını daha sıkı kavradığını fark etti. Sessizce ekmek dilimlemeye devam etti; elleri titriyor olsa da dilimleri düzgün kesmeye çalıştı. Dışarıda, İstanbulun Ekim yağmuru cama silik yollar çiziyordu, mutfak üç yetişkin insana fazla dar geliyordu.

Anne, tereyağında bir şey yok ki Arda gözünü telefondan bile kaldırmadan sandviçini çiğneyerek mırıldandı.

Elbette, elbette. Ben sadece söylüyorum işte, merakımdan. Sizin yaşınızda insan bilmez, marketten alınan ürünleri doğru saklamazsa bozulur. Sonra mideler ağrıyor, kim uğraşacak doktorla?

Sevda, ekmek tabağını masaya bıraktı, kendi sandalyesine oturdu. Başından beri hafif bir baş dönmesi vardı, ağzında tuhaf bir tat. Hazır sallama çaydan kendine sıcak bir çay doldurdu; içindeki kasvetin dağılıp rahatlamasını umdu.

Yemiyorsun Sevda kızım gözlüğünün üstünden dikkatli dikkatli bakarak devam etti Hacer Hanım. Bir deri bir kemik kaldın. Arda, bu kızdan nasıl çocuk yapacaksın, yahu? Çocuğa sağlıklı anne lazım.

İçinde bir yerlere ani bir sancı düştü. Sıcak çaydan bir yudum alırken kendini zorlayarak hafifçe gülümsedi.

Hacer Hanım, sabahları iştahım yoktur benim, hep böyleyim.

Hep böyleymiş Bizim zamanımızda hasta hasta işe gidilirdi, kimse haline şikâyet etmezdi! Şimdiki gençlik hapşırınca bile rapor alıyor. Ben senin yaşındayken Ardayı büyütüyordum tek başıma, çalışıyordum bir de, ev pırıl pırıldı.

Arda sonunda gözünü telefondan ayırdı.

Anne, alakası yok. Sevda dün sekize kadar ofisteydi, dördüncü çeyrek raporlarını yetiştirdiler.

Ne diyeyim ki, ben merakımdan söylüyorum. Genç aile, artık çocuk düşünmeniz lazım, senin sağlığın günden güne gidiyor hayret deyip iç geçirdi Hacer Hanım.

Sevda hiç dokunmadığı çay bardağını lavaboya götürdü. Camda kendi yansımasında Hacer Hanımın Ardanın tabağına peynir koyduğunu, sonra oğlunun omzuna hafifçe dokunduğunu gördü. Arkasında kayınvalidesinin yumuşak, titiz sesi Ardaya sesleniyordu.

Oğlum, bugün önemli toplantın var. Mavi gömleğini ütüledim, sandalyenin üstünde.

Sevda elinde bardağı sıkarken içindeki o koyu, tarif edilemeyen şey büyüdü. Yorgunluk desem değil, daralan bir hüzün desem, ondan da derin bir şey.

Şunu şimdi düşününce itiraf edebilirim: Bundan üç ay önce, Hacer Hanım misafirliğe gelince gerçekten sevinmiştim.

***

Hacer Hanım, Temmuz sonu çıkageldi. O akşam heyecanlı, yarı ağlamaklı bir sesle aramıştı. Alt kattaki komşu su bastırmış, parkeler, mobilyaların bir kısmı mahvolmuş, ciddi tadilat gerekiyormuş. Ustalar bir hafta, en fazla on gün sürecek diyormuş.

Oğlum, Arda, ben size sığınsam bir haftacık olur mu? Otel hem pahalı hem çok yalnız olurum dedi telefonda. Arda tabii hiç düşünmeden gel anne dedi.

Ben de şaşırmadım, hatta sevindim. Kayınvalidem Konyada yaşıyordu, nadiren görüşürdük, bayramda seyranda. Fena olmayan bir ilişkimiz vardı. Enerjik, konuşkan ama sevecen bir kadındı. Eşi yıllar önce vefat etmiş, arşiv memurluğu yapıyordu; en büyük merakı ise menekşe yetiştirmekti.

Koca hafta ne ki, Kuş gibi geçer dedim Ardaya, kafamda misafire oda hazırlamayı planlarken. Uzun zamandır doğru düzgün muhabbet etmedik kadıncağızla.

Arda bana sarıldı, başımdan öptü.

İyi ki varsın. Biliyorum sıkışık olacak ama annem yalnız kaldıkça huzursuz oluyor, ben de üzülüyorum.

Hacer Hanım iki kocaman bavul ve iple bağlanmış, üzerinde Dikkat/ Kırılır yazan bir karton kutuyla geldi. Ardayla birlikte Haydarpaşa Garında karşıladık. Yorgundu, gözleri kanlanmış, dudakları incecikti.

Ah, Sevdacım sağ olsun, siz gençlerin başına bela oldum diyerek sarıldı bana evde. Fazla kalmam, işçiler işi bitirir bitirmez dönerim, yük olmam size, söz.

İlk günler neredeyse masal gibiydi. Hacer Hanım, biz işteyken yemeği hazırlar, evi silip süpürürdü. Akşamları Kurabiye Efsane markalı getirttiği kurabiyelerle çay içer, sohbet ederdik. Arda annesi yanında diye iyice neşelenmişti.

Ama ikinci haftanın sonunda dengeler yavaşça değişmeye başladı.

Önce küçük değişiklikler: Baharat kavanozlarını böyle daha derli toplu oluyor diye yer değiştirdi; sonra dolapta iç çamaşırları daha uygun bulduğu yere dizdi. Eşyalarım başka yerde bulunca bir şey söylemeye çekindim, neticede önemsiz şeylerdi.

Sevdacım, perdelerin üstü toz içindeydi, ben şöyle nemli bezle hallettim. Toz alerji yapar, hiç iyi değil eline çorba kepçesini alıp öyle söyledi bir defasında.

Teşekkür ederim, Hacer Hanım dedim yanaklarım alevlenirken. Gerçekten de perdeyi her hafta silmeye fırsat bulamıyordum; iş yorgunluğu, kalan vakitte kitap ya da diziyle oyalanmak istiyordum.

Sitem etmem, kızım. Sadece yardımcı oluyorum, sana kolaylık olsun diye diye tatlı tatlı gülerdi.

Üçüncü haftada Konyadan ustalar aradı, elektrik tesisatı çözülmeden olmaz, bir on gün daha sürecek dediler. Hacer Hanım, biraz üzüldüyse de büyütmedi.

Ben size yük olmuyorum ya, bir hafta daha dayanın bana, çocuklar

Olur mu canım annem, dilediğin kadar kal diye Arda onu sımsıkı sarıldı.

O an içimi hafif bir tedirginlik kapladı ama belli etmedim. Bir hafta daha, olur biter, diye düşündüm.

Fakat işler uzadı da uzadı. Bir ay geçti, bir buçuk oldu. Küçük iki odalı evimizde kayınvalidem iyice yerleşti. Benim çalışma odamda yatıyordu; divan ve kitaplığım hala yerindeydi. Ben artık mutfak ya da yatak odasında dizüstü bilgisayarla işi idare eder oldum, kendi odamım istemeye ise dilim varmıyordu.

Her akşam, Hacer Hanım mutlaka yemek pişirirdi. Elbette, yemekler çok lezzetliydi fakat hep Ardanın sevdiği türden olurdu: patatesli, etli yemekler, annesinin tarifiyle köfteler. Ben ise daha hafif yemekleri severdim ama söylemeye çekindim.

Yine tabağında yemek bırakmışsın, kızım başını öne eğerek söylenirdi kayınvalidem. Oğlum, Sevdaya iyi bak; bu kadar zayıfladı. Doktora götürmek lazım.

Sevda, son zamanlarda iştahın kalmadı galiba Arda bana endişeyle bakardı.

Gerçekten iştahım yok, dedim, çünkü canım yemek istemiyordu. Sabahları midem bulanıyor, gün içinde yine halsiz düşüyordum. Ama doktora gitmek istemiyordum; eğer stres derse ne diyecektim ki? Kayınvalidem beni yoruyor desen, bunu nasıl açıkça söyleyebilirdim?

***

Eylül ortası iş yerinde yangın çıktı. Maliye, ek beyanname için baskı yapıyordu, üç kişilik ofiste hepimiz geç vakte kadar mesaiye kaldık. Eve dokuz, on gibi kundurmu sürüyordum ve başım çatlayacak gibiydi.

Evde her zaman aynı görüntü: loş ışık, yemek kokusu, Hacer Hanımın sesi.

Sevda sonunda geldin. Biz Ardayla yemeği yedik, sana tencerede tuttum, ısıt istersen. Sadece tencere düzenini bozma, yerleşimi özellikle kolay olması için öyle.

Ben peki deyip mutfağa geçiyor, bir iki lokmayla yetinip işime bakıyordum. Arda, yanağımdan öpüp gününü anlatırdı, Hacer Hanım sesizce örgü örerdi ya da dergi karıştırırdı. Fakat sanki evin havası ağırlaşmıştı, nefes almak zorlanıyordu insana.

Bir gece yatakta, Ardaya fısıldadım:

Sence annen daha ne kadar kalacak? dedim.

E, daha tadilat bitmedi, uykulu mırıldandı. Biraz daha sabret. Anlayışlı ol.

Ama iki ay geçti. Demezsin ama annense sonuçta, ben de çok anlamak istiyorum halini

İçim sızladı, susup duvara döndüm. O birkaç dakika sonra derin uykuya daldı; ben gözümü kapayamadım, öte yandaki ince duvarın arkasında Hacer Hanımın gece ahalisi gibi odada uğraşmasını dinledim.

Ertesi akşam işe geldiğimde Hacer Hanım yeni bir öneri ile karşıladı.

Sevda, temizlikte birlikte hareket edelim mi hafta sonları? Sen yoruluyorsun; beraber hallederiz, çabuk biter.

Tam diyecektim ki başka bir zaman yapsak, ama çoktan kovayı, paspası, bezi çıkarmıştı bile. Ev silindi, tozlar alındı, her işte illaki bir yorum:

Şurası çok kirliymiş, orayı çekişle almak lazım. Perdelere bakınca yıkamak zamanı gelmiş. Buzdolabını ne kadar arayla siliyorsun? Bakteriler çoğalır sonra

Ben başımla onaylayıp, sildim, yıkadım. Ama her yorumuyla içim öyle doluyordu ki Ne diyeceğim, neticede yardım ediyor, kızmaya hakkım yoktu.

Eylül sonunda, kendi evimde öyle bir ruh haline büründüm ki, neredeyse misafir hissediyorum. Deneyimsiz, yetersiz, biraz da fazlalık biri gibi. Kayınvalidem mutfağı, banyoyu, neredeyse evin her köşesini tamamen kontrol ediyor; Ardanın çamaşırlarını kendi yöntemiyle ayırıp ütülüyor.

Oğlum, kırçıllı gömlekleri böyle sert ütülerim, bayılır diye anlatırken yüzü gülüyordu. Küçükken bile güzel şekli severdi.

Ben ise bulaşık, çamaşır ne bulursam aceleyle arada çıkarıyor, eşyalarım gizli gizli bir anda kayboluyormuş gibi oluyordu.

Rüyalarım ise hep aynı: sonsuz koridorlarda odalarımı arıyordum, kapılar sürekli kilitliydi. Ya da mutfağa giriyordum, tencere-tabak elimde buhar oluveriyordu, ortada yoktu.

Gece, buz gibi ter içinde uyanıyor, Ardanın yanında soluk alışına kulak kesiliyordum. Her şeyi anlatmak, dayanamıyorum demek istiyordum; ama neyi nasıl anlatacaktım? Fazladan ilgi ve iyilik beni boğuyor demek nasıl bir cümle olurdu ki?

***

Ekim başında tuhaflıklar başladı.

Bir sabah, mide bulantısıyla uyandım. Tuvalete zor yetiştim; aynamda sapsarı, titrek bir yüz. Duvarın dışından Hacer Hanımın sesi geldi.

Sevda, iyi misin kızım? Doktor çağırsak mı?

Yok, iyiyim, bir şey yok, galiba dün bir şey dokundu, zar zor söyledim yüzümü soğuk suyla yıkarken.

Ben dün köfte yaptım; hepsi taptazeydi, etçi abiye güveniyorum. Arda yedi, bir şey olmadı, sende neden?

Hacer Hanım, köfteyle alakası yok, benim midem hassastır.

Tüm gün halsizdim. Ofiste gözüm ekrana bakamıyor, rakamlar akıyordu. Birlikte çalıştığım Meryem sordu:

Sevda, ölüsün gibi görünüyorsun. Eve git, kaç gün rapor al.

Olmaz, yarın raporları teslim etmem lazım.

Sağlık daha önemli, doktora göster kendini.

Ama doktora gitmedim. Gece eve geç döndüm, Hacer Hanımın suratı düşüktü.

Akşam boyu seni bekledik. Arda da üzüldü, anlamıyor musun? İnsan kendini bu kadar unutur mu?

Pardon, işte çok yoğundum

Hep iş, iş ev, aile önemsiz değil ki. Oğlum saatlerce yalnız kaldı, hiç değilse ben doyurdum, şükür.

Kendimi yatak odasına attım, kapıyı kapattım. Duvarın ötesinden Hacer Hanım ve Ardanın fısıltıları geldi. Fazla kelime seçemesem de belli ki kayınvalidem şikâyetçiydi, Arda suskun cevap veriyordu.

Yastığı kavradım, haykırmak istedim, ama yine sustum.

Ertesi sabah iş için hazırlanırken, beyaz ipek bluzumun yakasında sarımsı bir leke fark ettim. Halbuki bir gece önce tertemiz asmıştım.

Hacer Hanım, bluzumda bir leke olmuş. Bilginiz var mı? deyip mutfağa geçtim.

Kayınvalidem arkasını döndü.

Hangi bluz?

Beyaz ipek olan Dünkü.

Ay bilemedim, ben senin kıyafetlerini hiç dokunmam. Belki dün bir şey döktün de unuttun mu, kızım?

O an, yüzündeki masum bakışıyla beni aldatmaya çalıştığını sezinledim. Biliyordu. Yaptı.

Ama elimde kanıt yoktu, ben de boyun eğdim; başka bir bluz giyip ofise gittim, içimde ağrılı bir yumruyla.

Ardından gariplikler çoğaldı; sevdiğim, Ardanın bana doğum günü hediyesi olan seramik kupam kayboldu. Hacer Hanım, hiç görmedim, belki kırılıp atıldı dedi sakince.

Banyoda ise neredeyse dolu şampuan şişesi aniden boşalıvermişti. Kayınvalidem şaşırmış numarası yaptı:

Tuhaf Şişeler bazen bırakıyor sızdırıyor işte, kızım.

Sonra soru sormayı bıraktım. Günden güne balçık gibi bir ruh halinin içine gömüldüm. Akşamlar mutfakta, dizüstüyle iş notlarımı inceler oldum; çalışma odamı kullanmayı içime sindiremiyordum. Arda iyice içine kapandı. İki üç kere tartışacak kıvama geldik.

Gerginsin Sevda. Sorun iş mi?

Hayır, işten değil.

Neden o zaman?

Bakışlarını görünce gerçekleri anlatmak istedim. Annenin varlığı yaşamımı çekilmez yapıyor, kendi evimde yabancı hissediyorum demek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi, her zamanki gibi.

Çok yorgunum sadece, dedim.

Sarıldı, alnımı öptü.

Biraz sabret. Annemle konuştum, tadilat bitmek üzere, yakında gidecek.

Ama tadilat hiç bitmedi. Her hafta Biraz kaldı, halı kaplaması yapılıyor, bir hafta daha diyen ustalar uzadıkça uzadı.

***

Ekim sonuna gelince uykusuzluk başladı. Yatıyorum, ama uyku derinleşmiyor, sabaha kadar perişan kalkıyordum. Göz altlarım karardı, elim titredi.

Bir gece bir sesle uyandım. Sürtünme, tıkırtı. Hacer Hanımın odasından geliyordu sanki. Kalkıp dinledim. Tekrar sustu.

Sabah sordum:

Gece bir ses duydum, siz mi kalkmıştınız?

Hayır, kızım, ben deliksiz uyurum. Sana öyle gelmiştir. Sinir yorgunluğu, doktora görün lütfen.

Birkaç gün sonra evde tatlı ama ağır, bal mumunu andıran bir koku hissettim. Özellikle kayınvalidemin odasının kapısında belirgindi.

Hacer Hanım, mum yaktınız mı? diye sordum bir akşam.

Ne mumu yavrum, niye yakayım? Belki alt komşudan geliyordur.

Her gece yine o koku. Sonra, kayınvalidem evde yokken, odasına girdim. Her şey nizami. Divan, masa, menekşeler Dolabı açınca bavullar ve o iple bağlı karton kutu. Eğilip kutuya tam dokunacaktım ki dış kapı açıldı, korkuyla kaçtım.

Sevda, evde misin? Sana kek aldım, iş yerine gidemedim bugün, dedi Hacer Hanım elinde poşetle dönerek.

Biraz halsizdim

Ziyanı yok. Çay demleyeyim, dinlen azıcık.

O akşam yine balmumu kokusu, koridorda masanın üstünde fotoğrafımızı gördüm: camı sağlam ama fotoğrafta benim yüzüm iğneyle incecik çiziklerle doluydu. Ellerim titreyerek aldım, uzun uzun bakakaldım.

Neye bakıyorsun, Sevda? dedi Arda.

Şuna bir bak dedim, gösterdim.

Yüzünü ekşitti.

Ne olmuş ki?

Fotoğrafa! Kim çizmiş bunu? Camı sağlam.

Belki matbaada hata oldu, önceden pek bakmamışızdır.

Arda, bu matbaa hatası değil. Elle oyulmuş sanki!

Sustu. İkimiz de birinin daha yaşadığını biliyorduk, ama bunu söylemek akıl dışıydı.

Ben yanlış görmüşüm, pardon dedim kısık sesle.

O gece hiç uyumamıştım.

***

Kasım ayı soğuklarla başladı. İçimden çıkmayan bir üşüme, kalbime yerleşen bir yorgunluk. Sabah bulantılarım arttı, yemek yiyemiyordum; ancak Hacer Hanım görünmeden küçük galetalar

Sevda, iyice hasta görünüyorsun dedi Hacer Hanım bir gün. Ama bakışında başka bir tat vardı. Sanki memnunluk.

Ofiste müdirem beni çağırdı:

Sevda hanım, son zamanlarda raporlarda karışıklık çok. Rakamlar yanlış, tarih hatası dedi sevecenlikle. Hayırdır?

Pardon, tekrarı olmaz.

Sağlık okey mi? Bir izne mi çıksan?

Evde izin almak Her köşe Hacer Hanımın izleriyle doluyken daha da ağır geldi içime.

Teşekkürler, iyiyim dedim.

Ama iyi değildim. Otomatik çalışıyor, akşamları mutfakta boş bakışlarla oturuyordum. Arda bana ulaşmak istedikçe daha çok kapanıyordum. Bir akşam iyice patladı:

Sevda, seni hiç anlamıyorum artık. Burada mısın, başka bir yerde mi?

Affedersin, aşırı yorgunum.

Bence doktora git. Annem de diyor, günlerdir bir şey yemiyorsun.

Annem diyor. Ona baktım.

Senin annen her zaman konuşacak laf bulur.

Ne demek bu şimdi?

Bir şey değil.

Yatak odasına çekildim, o gelmedi.

Birkaç gün sonra her şeyi alt üst eden o olay oldu.

İşten beklenmedik bir saatte döndüm. Hacer Hanım mutfakta dizi izler ya da telefonun ucunda olurdu. Ama evde derin bir sessizlik vardı. Banyoda yüzümü yıkarken, odasından kısa, tekerleme gibi bir fısıltı duydum.

Durdum. Kapısı aralıktı. İçeriden masanın ucunu görebildim. Masada iki kalın mum yanıyordu.

Kalbim fırlayacak gibiydi. Kapıyı ittim.

Sırtı bana dönüktü Hacer Hanımın. Masaya eğilmişti. Önünde Ardanın büyük gençlik fotoğrafı, yanında benimki; üstü kalın siyah kalemle çarpı çizilmiş. Elinde iğne, fotoğrafı tekrar deşiyordu.

Hacer Hanım! diye çıktım ağzımdan tuhaf bir sesle.

Birden arkasını döndü, bembeyaz yüzüyle gözlerini dikti.

Sevda beklemiyordum seni

Ne yapıyorsunuz siz? Bu ne?

Elini hızla sakladı, iğneyi avuçladı. Yüzünden şaşkınlık geçti, daha sonra kızgınlık aldı yerini.

Hiçbir şey. Sana düşmez!

Mum, fotoğraf, iğne Bu nedir?

Sana düşmez dedim! Hemen çık odamdan!

İçimde kopan fırtına birikti, birikti ve patladı:

Sizin odanız mı? dedim titreyerek. Burası benim evim! Benim odam! Tam üç aydır işgal ettiniz!

Sesini yükseltme!

Bağıracağım! Eşyama zarar veriyorsunuz! Fotoğraflarımı çiziyorsunuz, hayatımı zehir ettiniz!

Hiçbir şey yapmadım! yüzü buz gibi oldu. Her şeyi batıran sensin! Oğlum başka biriyle çoktan çocuk yapardı, sen ise çalışmaktan başka hiçbir işin yok! Ona yük oldun sadece!

Sözleri tokat gibi. Gözlerim dolu, titreyerek cevap verdim.

Nasıl konuşuyorsunuz böyle?

Çünkü ben onun annesiyim! Tek başıma büyüttüm oğlumu! Her şeyim onun için geçti! Sen kim oluyorsun?

Biz birbirimizi seviyoruz! Aileyiz!

Aile mi Sen çocuğunu bile doğuramayacaksın. Bu ne böyle, bitiksin, güçsüzsün. Oğluma layık değilsin.

Artık dayanamayıp masadaki mumları yere devirdim, fotoğrafımı yırttım.

Defolun! dedim sessiz ama kararlı bir tonla. Şimdi hemen çıkıp gidin evimden!

Ne dedin? dondu kaldı.

Sözüm söz. Bu benim evim! Hemen toplam eşyalarınızı, defolun gidin!

Arda seni affetmez!

Ben Arda ile hallederim, siz artık bu evde kalamazsınız!

O sırada Arda kapıdan girdi.

Neler oluyor burada?

Hacer Hanım Ardaya sarıldı.

Oğlum, bu kız beni evden kovuyor! Bana ağız alınmayacak laflar ediyor!

Arda ikimize bir bakıp, odadaki masaya, yerlere dökülen mumlara ve fotoğraflara baktı. Suratında şaşkınlık, sonra yavaş yavaş dehşet.

Anne bunlar da ne böyle?

Oğlum, dua okuyordum sadece

İğneyle mi, çizilmiş fotoğraflarla mı? Anne, bu ne rezalet?

Ben sadece yardım etmek istedim! Yanlış birisiyle olduğuna eminim!

Yeter! diye haykırdı Arda, ilk defa annesine böyle bağırmıştı. Yeter!

Bavulunu çekip attı yatağa.

Çabuk topla eşyalarını, seni otogara götüreceğim.

Şaşkın, sessizce toplamaya başladı Hacer Hanım.

Bir saat sonra evden çıkarken bana baktı, gözleri bıçak gibiydi:

Bunu bana ödetirsin, dedi sessizce.

Hiç karşılık vermedim. Arda bavulları kapıdan çıkardı, annesi peşinden gitti. Kapı kapanınca, evde bir başıma kaldım.

Derin bir sessizlik vardı. Eski odaya gidip kalan mum kırıntılarını, fotoğrafları, küçük kutuyu balkona çıkarıp çöpe attım.

Pencereleri ardına kadar açtım, soğuk hava içeri doldu. O gece ilk defa derin derin nefes alabildim.

Arda gece yarısı döndü; yorgun, bitkin. Yatağa uzandı.

Terminale bıraktım, otobüsle Konyaya gitti.

Yatağa oturup elini tuttum.

Affet beni.

Neye?

Her şeye, geldiğimiz hal için.

Affedilecek bir şeyin yok. Gerçeği görmedim, annemin yalnızlığına üzüldüm, ama böyle saplantılı bir şey yapacağını sanmazdım.

Birlikte uzun süre sustuk, sonunda Arda beni sımsıkı sarıp hafifce titredi.

Son haftalarda seni kaybedeceğim diye çok korktum, diye fısıldadı. Artık yok, anladım.

Ben sadece boğuluyordum, dedim.

Bir daha boğulmayacaksın. Söz.

Ertesi sabah güneşle uyandım. Sessizlik dört bir yandaydı. Usulca odamı açtım: eski haline dönmüştü. Sadece benim çalışma masam, benim kitaplarım; yine bana aitti, yine bana

Mutfakta Arda kahvaltı hazırlamıştı.

Günaydın.

Günaydın.

Beraber yedik, ilk defa mide bulantısı olmadı.

Sevda, doktora gidelim diyorum kesinlikle. Çok solgunsun, işten izin de alabilirsin bence.

Olur.

Ertesi gün mahalle sağlık ocağına randevu aldı. İşe dönerken bir hafiflik gelmişti üstüme, sanki göğsümde taş eksikti.

Akşam, kanepede sarılırken Arda birden konuştu:

Annemden uzun süre haber almayabiliriz, dedi. Ama aramı kopartamam. O benim annem, sen de hayatımdasın; ikinizi kaybetmeyi istemem.

Bunu anlıyorum, dedim. Ama bir daha aynı odada haftalarca kalmaz, bu kadar sınırı aşmasına izin vermem.

Sen nasıl sınır istersen, öyle olacak.

Ve asla çocuğumuzu onunla baş başa bırakmam. Zamanla belki ama ilk başta asla.

Kabul, tamamen sana katılıyorum.

***

Ertesi gün aile hekimine gittim. Yaşlıca bir kadındı, sıcak tavırla şikayetlerimi dinledi. Neredeyse hiç adet tarihim aklımda yoktu, o kadar hengameyle unutuvermişim.

Gebelik testine bakalım, dedi.

Kaldım öyle. Hiç aklımdan geçmemişti. O kadar uğraş, stres derken Test pozitif çıktı.

Tebrikler, dedi doktor. Altı haftalık gebelik olabilir. Bulantı, halsizlik, hepsi normal. Kadın doğuma yönlendiriyorum seni.

Kendimi tuhaf bir neşe ve sarsıntı arasında ağlarken buldum koridordaki bankta. Gözyaşlarım boşaldı; bir rahatlamayla, korkuyla, neşeyle, gözyaşım birbirine karıştı.

Akşam Ardaya söyledim. Önce inanmadı, sonra sarılıp beni döndürdü, öptü.

Gerçek mi? Cidden mi?

Altı haftalık, dediler.

Off Ne diyeceğimi bilemiyorum! Sevda, bu harika, inanılmaz bir şey!

O akşam mutfakta el ele oturduk. Arda, yüzümden öptü, her şey iyi olacak dedi durdu; hayatımıza, karnımdaki bebeğimize dair umutla konuştu.

***

Üç hafta geçti. Hacer Hanım hiç aramadı. Arda aramayı denedi, açmadı, sonra İyiyim, yaşıyorum. Merak etme diye mesaj attı, o kadar.

Bende de zamanla iyileşme başladı. Bulantı azaldı, iştahtan yana biraz daha iyiydim. Çalışma odası tekrar bana aitti; Hacer Hanımın eşyalarını kaldırdık, perdeyi değiştirdik.

Ev yeniden hafifledi; kendi yemeğimi pişirmeye başladım, Arda da bana yardım etti. Eski anılarımıza geri döndük, gülmeye başladık.

Bir akşam Arda yine açtı konuyu.

Annem torun göreceğini duyunca illa ki gelir

Evet.

İstersen gelsin. Bir gün, sadece gündüz. Benim ile, bebeğimiz ile sınır bu olmalı.

Kabul. Ve asla baş başa bırakmayacağım; belki zamanla, değişirse ama ilk başta asla.

Aynen dediğin gibi olacak.

Ben kötülükten değil, sadece evimde huzur istiyorum; çocuğumun rahatsız olmasını istemiyorum Arda.

Bundan sonra net sınırlarımız olacak. Annem kabul ederse ilişkimiz devam eder, etmezse hayır. Biz huzurumuzdan taviz vermeyeceğiz.

Yanına sokuldum, derin bir nefes aldım. Dışarıda yağmur yağsa da, evimizin içi sıcaktı.

Sence olacak mı, Arda? Bebek, aile, annenle ilişkimiz?

Olacak. Çünkü birlikteyiz; neyi istemediğimizi biliyoruz artık.

Bilmiyorum, Hacer Hanım bir gün değişecek mi, aramızda ne olur, bilemem ama şunu biliyorum: Hayır diyebildim kendi evimi, kendi hakkımı savunabildim.

Arda, dedim, elimin üstünü göbeğime koyarak. Sana söz veriyorum, bir gün yine boğulacak gibi olursam, bana gözünü yumma. Beni mutlaka dinle.

Söz, seni duyacağım. Her zaman.

Rate article
Lifequest
Evinde Söz Sahibi Olan Kadın