Sabır Sınırları
Neden böyle suratın asık, hayırdır? Elifle mi tartıştınız yoksa? diye takıldı Serkan, arkadaşının karamsar ifadesine bakarak. Üzme kendini o kadar, kadınlar işte, bugün kızarlar, yarın yine sarılırlar, sensiz nefes alamazlar!
Ayrıldık, diye homurdandı Gürkan, konuyu açmaya hiç niyeti olmadığını tüm tavrıyla belli ederek. Ve lütfen bu konuyu kapatalım.
Serkan bir anlığına donup kaldı. Gözleri şaşkınlıktan büyüdü, birkaç saniye adeta dili tutuldu. Ayrıldınız mı? İmkânsız gibi geliyordu ona! Gürkanı yakından tanıyor, Elife olan sevgisini gayet iyi biliyordu. Sadece bir heves değildi bu; Gürkan sanki Elifi taparcasına seviyordu.
Serkan, son zamanlardaki değişimini açıkça hatırlıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, biraz şüpheyle izliyordu onları. Gürkanın iş çıkışı kocaman bir demet gülle buluşmaya koşmasını, arkadaşlarına Elif için aldığı pahalı takıları gururla göstermesini, onu o yeni, manzaralı restorana götürmesini hayretle izliyordu. Her cuma akşamı şık bir mekânda yemek, her cumartesi tiyatro ya da müze gezisi Eskiden Gürkan bu tarz işlere hiç yüz vermez, balık tutmaya ya da maç izlemeye giderdi. Ama Elif uğruna tüm alışkanlıklarını geride bırakmış, hayatını kökten değiştirmişti.
Şaşırtıyorsun beni, dedi sonunda Serkan, duyduklarına hâlâ inanamayarak. Nasıl oldu da bu müthiş çift yollarını ayırdı? Elife o kadar para harcadın! Bizden uzaklaştın! Ev yaptırıyordun! Şimdi hepsi bitti mi yani?
Bunu yargılamak için söylemiyordu, ama duyguları önüne geçmişti. Arkadaşına üzülüyordu; bunca fedakârlıktan sonra şimdi yıkılmış ve paramparça görünüyordu.
Bitti, dedi Gürkan kısa bir baş hareketiyle, gözlerini dizüstü bilgisayarının ekranına dikip. Çalışıyormuş gibi yaptı, ama aslında düşüncelerinin ağırlığında tuşlara anlamsızca vuruyordu. Konuyu daha fazla konuşmak istemiyordu ama Serkanı da kırmak istemezdi.
İçinde fırtınalar kopuyordu. Serkanın kaygısını anlıyordu ama tek istediği yalnız kalmaktı. Kahveye gelip rahatça oturamıyordu bile! Konuşmak istemiyordu işte, anlamak bu kadar zor muydu?
Gürkan, ayrılığa kalbinin içinde hâlâ alışamıyordu. Elifi gerçekten sevmişti, hem de hesapsızca, maddiyata ya da rahatına bakmaksızın. Bu yüzden ayrılığı daha da acıydı…
~~~~~~~~~~
Onlar tesadüfen tanışmıştı. O gün Elif iş çıkışı markete uğramış, haftalık alışveriş yapacaktı. Ağır ağır reyonlar arasında dolaşırken, arabasına sebze, bakliyat, süt ürünleri ve türlü yiyecekler doldurdu. Kasa sırası geldiğinde, sepeti üç büyük poşete dönüşmüştü. Bir iç geçirdi, bu kadar yükü eve taşırken yaşayacağı zorluğu düşünerek. Evi otobüsle iki durak uzaklıktaydı ama bu yükle tam bir macera olacaktı. Telefonunu çıkardı, taksi çağırdı. Uygulama ise sürekli Uygun araç yok yazıyordu. Bir daha denedi, sonuç aynı.
Elif poşetleri yere bırakıp alnındaki görünmeyen teri sildi, etrafına baktı. Görünürde bir sürü müşteri vardı, kimi meyve seçiyor, kimi arabasını itiyordu. O esnada bir adamın ona dikkatlice baktığını fark etti. Gürkan, elinde bir şişe maden suyu ve bir paket Türk kahvesiyle orada durmuştu. Bakışları hem sıcak hem üzgündü.
Size arabayla yardımcı olayım isterseniz, dedi Gürkan aniden, bir adım yaklaşarak.
Elif bir an irkildi. Kendi işini hep kendisi hallederdi, yardım istemekten hoşlanmazdı.
Yok, aslında gerek yok… derken, taşıdıkları ellerinin acıdığını hissetti bir anda. Peki, kabul, ama kahve ikramı falan yok ona göre.
Sesi aslında şakayla karışıktı, kendisi de neden böyle dediğini bilmiyordu; muhtemelen ortamı gevşetmek için.
Gürkan gülerek karşılık verdi. Gülüşü sıcaktı, bulaşıcıydı.
Anlaşıldı, dedi tebessümle. Söz, eve davet etmem.
Poşetleri kolayca kaptı, birlikte dışarı çıktılar. Arabası yakındaydı: çelik renginde yeni bir sedan. Yola koyulduklarında sohbet kendiliğinden açıldı. Gürkan, sandığından çok daha eğlenceli, esprili, hayata farklı bakabilen bir adamdı. Gülünç anılarını anlatırken Elif başta sadece gülümsedi, sonra kahkahalara boğuldu.
Yolculuk on dakika sürdü ama o kısa sürede Elif sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi hissetti. Gürkanın samimiyeti, rahatlığı güven verdi. Bina önüne gelince Elif gitmek istemediğini fark etti.
Teşekkür ederim, dedi kapıyı açarken. Sizinle tanışmak çok güzeldi.
Benim için de, dedi Gürkan, sıcak bakışlarla ona döndü.
Bir anlığına sessizlik oldu. Elif çantasının askısıyla oynarken, karar vermeye çalıştı. Sonra bir not defteri ve kalem çıkardı.
Buyurun, dedi, bir kâğıda numarasını yazıp uzatarak. Belki aramak istersiniz bir ara.
Kesin ararım, dedi Gürkan, numarayı gömleğinin cep kısmına büyük bir özenle yerleştirerek.
Nitekim ertesi gün aradı. Popüler bir restorana davet etti; canlı müzik vardı. Elif, kendisi de şaşırarak hemen kabul etti, hiç bu kadar hızlı karar vermemişti.
Her şey beklendiğinden daha güzel gelişti. Gürkanla Elifin ilişkisi sakin ama sıcacık ilerliyordu; çok keskin iniş-çıkışlar yoktu, ama büyüyen bir huzur vardı. Aylar geçiyor, her gün yeni sürprizlerle doluydu: uzun yürüyüşler, gece geç saatlere kadar sohbetler, küçük jestler… Gürkan, bir adım daha atmayı kafasına koymuştu. Elifi acaba yanıma mı çağırsam? Evim geniş, rahatça sığarız. Eve gelir gelmez onu görecek olmak, ne güzel olur, diye düşünüyordu.
Bir akşam, ilişkilerinin başladığı o restorana yine gitmişlerdi. Pencere kenarındaki masada, loş bir ışıkta Elif birden suskunlaştı. Önündeki pastayı kaşığıyla dağıtıp duruyor, düşüncelerini topluyordu. Gürkan, onun huzursuzluğunu fark etti ve kaygılandı.
Sana vaktiyle söylemedim, dedi Elif, gözlerini dikip tabaktan kaçırarak. Bir şey olacağını sanmamıştım çünkü. Ama…
Gürkanın aklına aniden kuruntu düştü: Yoksa hâlâ evli mi? Kalbi sıkıştı, elleri masanın kenarını kavradı.
Benim… Yedi yaşında bir oğlum var, adı Umut, Elif bir çırpıda söyledi. Çok seviyorum, asla bırakmam.
Gürkan böyle bir rahatlama hissetti ki, kendi bile şaşırdı. Anında gülümsedi, içini sıcaklık kapladı.
Yemin ederim, çok şükür, dedi keyifle. Evli falan sandım. Oğlun olduğuna çok sevindim ben! Her zaman çocuk sahibi olmayı istemişimdir! İsterseniz taşının bize, geniş evim var!
Gürkan böyle söylediğinde samimiydi, en ufak bir kaygı yoktu. Gerçekten de küçük bir aile olmak onu mutlu edecekti. Umutun onu baba diye çağırdığı hayali aklında canlandı…
Fakat Elif beklediği sevinci göstermedi. Hafifçe tabağını kenara ittikten sonra, tereddütle ona baktı.
Umutun bir babaya alışması gerek, dedi endişeyle. Eski eşim bize çok kötü davrandı, ortadan kayboldu, oğlumla hiç ilgilenmedi. Umut bunu çok üzülerek yaşadı. Çoğu zaman peşimden ayrılmazdı, durmadan; Baba ne zaman dönecek? diye sorardı…
Sesi titremeye başladı; Gürkan bunun ne denli hassas bir mevzu olduğunu o an anladı. Elini Elifin eline koydu, onu gerçekten dinlediğini göstermeye çalıştı. Elif derin bir nefes aldı, sanki sırtından bir ağırlık attı.
Onun bir daha hayal kırıklığı yaşamasını istemem, dedi net bir şekilde. Eğer ilişki olacaksa, bu ciddi olmalı. Umut emin olmalı; bir anda ortadan kaybolmayacağını bilmeli.
Gürkan gözlerinin içine bakarak onayladı.
Anlıyorum, dedi, sessiz ama kararlı bir tonda. Ben öyle çekip gitmem. Ama yavaş yavaş ilerleyelim. Hayatınızın bir parçası olmak istiyorum, senin de, Umutun da. Onu kazanabileceğime inanıyorum! Ama ancak ikiniz de hazır olursanız…
Elif bu defa içtenlikle gülümsedi, rahatlayıp minnettar kalan bir ifade belirdi yüzünde.
Gürkan, Elife onun oğluyla iyi anlaşacağını söylerken kendini güçlü ve iddialı göstermeye çalıştı. Gerçekten de buna inanmak istiyordu, Elifin de inanmasını… Fakat gönlünün derinlerinde şüphe vardı. Çocuklarla pek iletişimi olmamıştı: yeğenleri çok küçüktü, arkadaşlarının da çocukları yoktu. Yedi yaşındaki bir çocukla ne konuşulur, nasıl davranılır, pek bilmiyordu.
Hiç sorun olmaz, şeker gibi anlaşırız! dedi, biraz da ortamı yumuşatmak için. Ama biz birlikte yaşamazsak nasıl alışacak bana?
Elif, dudaklarını ısırıp düşünceliydi. Haklıydı, ama oğlunun yeni bir değişime hazır olmamasından korkuyordu. Umut hâlâ babasının gidişini acı yaşıyordu, her ani değişiklik onu yaralayabilirdi.
Haftada birkaç gece bizde kalsana? dedi temkinli bir şekilde. Alışırsa, belki sonra taşınırız… Bir de annemle birlikte yaşıyorum tabii, ama o hiç karışmaz, söz!
Gürkan hafiften gülümsedi. Hiç karışmaz ha! Klasik kayınvalide hayali aklından geçti, karışan, ahkam kesen bir tip canlandı gözünde.
Ama yanılmıştı. Elifin annesi Ayla Hanım hiç de düşündüğü gibi biri çıkmadı. Tanıştıkları anda, samimi bir şekilde kabul etti onu, tek bir önyargı göstermedi, hep gülümsedi, kibar davrandı, ne geçmişi sordu ne de gelecek için baskı yaptı. Hatta her fırsatta:
Elifim, ne kadar şanslısın, böyle iyi kalpli bir adam buldun, deyiverdi.
Elife karşı şefkatli, Gürkana karşı ise ölçülü ve mesafeli bir nezaket içindeydi; ne bir müdahale ne bir telkin… Gürkan rahatladı: bu yandan bir sorun görünmüyordu.
Ama iş Umuta gelince işler kolaylaşmadı. Oğlan, Gürkan kapıdan girer girmez suratını astı. Bağırıp çağırmadı, sessizce yumruklarını sıktı, sorulunca da cevap vermeye tenezzül etmedi.
Başlarda sessizce direniyordu: Gürkan ona bir şey sorunca görmezden geliyor, odasına kapanıyor, sohbetlere dahil olmuyordu. Kısa sürede iş, küçük sabotajlara döndü ve iyice rahatsız edici oldu.
Günler geçtikçe Umutun davranışları daha da zorlayıcı hale geldi. Bir gün Gürkanın yeni ayakkabılarına boya dökmüştü boya evde bulunmuyordu, nereden bulduysa. Bir başka gün, Gürkanın özel günlerde giydiği gömleğini yırtmıştı. Bir defa da çayı Gürkanın bilgisayarına dökmüş, cihazı ucu ucuna kurtarmışlardı.
Her defasında Elif oğlunu korudu. Derince iç çekip Gürkana şöyle derdi:
Ona ağır geliyor bu değişiklik. Ama sonuçta çocuk daha…
Gürkan sabırlı olmaya çalıştı. Oğlanın aslında korktuğunu, üzgün olduğunu biliyordu. Fakat her yeni şakada siniri biraz daha geriliyordu. Oysa Gürkan, bu eve aidiyet duygusu ve huzur getirmeye çalışıyordu, karşılığında ise küçük sabotajlar alıyordu.
Sabır ipi bir gece koptu. Gürkan tam yatağa girecekken Umut odaya daldı. Yüzü sinsi bir memnuniyetle gülümsüyordu, elinde çamaşır suyu vardı. Sessizce gelip bir anda şişeyi yatağa boşalttı. Sıvı hemen yastıklara, çarşaflara yayıldı.
O keskin, yakıcı kokuya Gürkan anında dondu kaldı. Derin nefes alıp sabrını toplamaya çalıştı.
Neden yaptın bunu?
Umut omzunu silkti.
Annemle uyumak istiyorum, burasıda yatılmaz artık! Annem de benim odamda kalacak. Sen çık git burdan! Bu evde sana yer yok, hadi çık!
Bu sözler Gürkanın suratında şimşek gibi patladı. Öfkeyle, yıkık yatağa baktı. O ana kadar sabretmişti ama artık taşmıştı.
Sandalye üzerinde duran pantolununu aldı. Otomatik olarak kemeri çıkardı, ikiye katlayıp avucuna şaklattı. Odaya sarsıcı bir ses yayıldı.
Gürkan kemeri elinde kavradı, öfkesi doruktaydı. Umut ise bu hareketi görüp delirmiş gibi annesine koşturdu. Annesine sarılıp yapıştı, kurtarıcı gibi güvenip sığındı ona.
Anne! Lütfen! Beni dövecek! Çok kötü biri! Her zaman söylemiştim, bak!
Elif hemen korumaya geçti, oğlunu kucakladı ve Gürkana öfkeyle döndü. Gözlerinde hakiki bir düşmanlık vardı.
Gürkan, nasıl yaparsın! O bir çocuk! dedi sesi titreyerek. Sadece yaramazlık işte! Dikkat çekmek istiyor! Oğlumu asla ezdirmem! Sakın elini sürme, polisi bile ararım!
Gürkan yumruklarını sıkıp gevşetti, kendini zor tuttu. Yaramazlık mı? Bu kadar emek, mahvolan bir akşam, hepsi yaramazlık mı?
Şahsına münhasır yetiştirmişsin oğlunu, dedi dişlerinin arasından.
Kemerin gerçek anlamıyla kullanmak istiyordu; kendisini zor zapt etti.
Sonra birden anladı, bu evde o yoktu. Ona değer verilmiyordu, hakları yoktu… Neden bu küçük çocuğun oyunlarına katlanmak zorundaydı?
Birden döndü, dolaba gidip eşyalarını hızla toplamaya başladı. Çamaşırları gelişigüzel çantasına tıkıştırdı.
Şimdi suçlu benim! diye söylendi. O çamaşır suyunu bir gün senin kahvene dökerse, bak o zaman!
Elif hâlâ oğlunu kucaklıyordu, bu sefer gözü korkulu ve şaşkındı. Gürkanın gitmeye başlamsına inanamamıştı.
Gürkan, nereye? Peki biz ne olacağız?
Sesi titrek ve çaresizdi, sanki işin buralara geleceğini şimdi anlamıştı. Yanına yaklaşmak istedi ama Gürkan yüzüne bile bakmadı.
Biz mi? dedi acı bir tebessümle. Neden, anlamıyor musun? Oğlun beni evden göndermek için elinden geleni yaptı, sen de arkasındasın. Sabretmeye çalıştım, iletişim kurmaya uğraştım, olmadı. O kabul etmek istemiyor. Sen de göz yumuyorsun.
Umut annesinin arkasında duruyordu; bakışları inat ve öfke doluydu, suçluluktan eser yoktu. Sanki dünyasını savunuyordu.
Elif bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Hatalı olduğunu anladı ama annelik gururu onu geri adım attırmıyordu.
Gürkan, lütfen sakin konuşalım, dedi elini tutmaya çalışarak. Ama Gürkan çekildi.
Gürkan kapı önünde durdu, elinde çanta… Suratında kas katı bir ifade, dudakları mühürlenmiş, sinirden titriyordu. Elif geçişini engelleyip yolunu kesti, bakışı hem öfkeli hem çaresizdi.
Olmaz böyle! dedi Gürkan. Oğlunun her kaprisini hoş görmen yeter! Elbiselerimi mahvediyor, “çocuk işte” diyorsun; sabrımı taşırıyor, sen “küçük, ona hoşgör” diyorsun…
Sesi öfkeyle titriyordu. Tüm canını yakan hatıralar sırayla aklına geliyordu.
Elif iyice sararıp soldu. Başını dik tuttu, kararlı görünmeye çalıştı.
Umut benim oğlum, ben hep onun yanında olacağım! dedi. Ona sabır ve şefkatle yaklaşmalısın! Onun derdi seni kaybetmek, o kadar…
Oğluna bir güzel terbiye lazım! diye kükredi Gürkan, artık kendini tutamayıp.
O anda söylediklerinden pişman oldu ama iş işten geçmişti. Elif irkildi, gözleri doldu.
Cevap beklemeden Gürkan hızla ilerledi; Elifi nazikçe kanar gibi çekip kenara aldı. Ona zarar vermek istemedi; tek derdi hemen oradan uzaklaşmaktı.
Holde Ayla Hanım ile karşılaştı. Kadın kapının yanında durmuş, kolları kavuşturmuştu. Yüzünde kızgınlıktan çok yorgunluk ve anlamışlık vardı.
Kusura bakmayın, dedi Gürkan, onu geçmek isterken. Kızınızla olmayacak bu iş!
Ayla Hanım engel olmadı, sadece derin bir nefes aldı, elini yüzüne sürdü, sanki bir ağırlığı silip atıyordu.
Haklısınız, anlıyorum, dedi sessizce. Benim de torunuma söz geçiremiyorum, kendi evime gidiyorum artık. Kızım çaresine baksın…
Sesinde küskünlük yoktu, daha çok kabulleniş… Sonunun böyle olacağını tahmin etmişti ama inisiyatif kullanmayı Elife bırakmıştı. Artık yolun sonuna gelindiğini de görüyordu.
Gürkan bir an duraksadı, kadına bakıp bir şey söylemek istedi, vazgeçti. Başını salladı, kapıyı açtı ve çıktı. Merdivenlerde sessizlik hakimdi, uzakta komşu sesleri duyuluyordu. Sokağa çıktı, derin bir nefes aldı.
Elif evde kaldı. Koridorda bir sandalyeye oturdu, kafasını ellerinin arasına aldı. Gürkanın kırık sözleri hâlâ kulağında yankılanıyordu. Umut ise yan odada sessizce ağlıyordu; kavganın nedenini tam olarak anlamamıştı bile.
Ayla Hanım odasına çekildi, kapısını kapattı. Evde asılı bir sessizlik vardı, Elifin iç çekişleri ve oğlunun hıçkırıkları dışında…
Gürkan akşam sokaklarında yürüdü, elleri ceplerinde. Rüzgar saçlarını dağıtıyordu, ama içindeki fırtınayla kıyaslanınca bu soğuk önemsizdi. Gitme kararı doğruydu, biliyordu. Fakat iç huzur gelmiyordu…
Oğlanın derinden yaralı olduğunu anlayabiliyordu: babasını kaybetmiş, evde bir yabancı belirmişti. Yedi yaşında bir çocuk için ağırdı bu. Ama sabrın sınırı neredeydi? Umut sadece uslu durmamakla kalmamış, kasıtlı olarak Gürkana zarar vermeye uğraşmıştı. Öyle de başardı.
Resmen bu evden göndermek için yemini vardı, başardı sonunda, diye içinden geçirdi Gürkan. Acı bir gerçekti bu. Konuşmaya, sabretmeye, anlamaya çalıştı; her adımı duvara çarptı bir yanda inatçı bir çocuk, öte yanda her şeye göz yuman bir anne.
Bir kavşakta durdu, yeşil ışığa bakarak. Başlangıcı düşündü: marketteki tanışmayı, ilk buluşmalardaki heyecanı, o sıcak anları… Ne umutlar yeşermişti içlerinde, sağlam bir aile oluruz diye.
Şimdi hepsi yıkılmıştı. Üstelik büyük felaketlerden dolayı değil, günlük küçük anlaşmazlıklar ve uzlaşmazlık yüzünden. Elif için oğlunun her kaprisi ilişkilerinin önüne geçmişti. Biraz daha kararlı olsa, belki bambaşka olurdu her şey…
Demek ki kısmet değilmiş… dedi kendi kendine, karşıdan karşıya geçerken.
Sözleri gönlünde yankılandı. Güçlü olmaya, yoluna bakmaya çalışıyordu. Değer görmediğin bir ilişkide kalmanın anlamı yoktu. Belki de bir gün, kendisine layık biriyle tanışacaktı.
Ama gönül mantığı dinlemiyordu. Hâlâ Elifi, onunla yaşadığı o kısacık mutlu anıları özlüyordu. Yarası kapanmış değildi, acı ta içeride için için yanıyor, gözünün önüne onun gülüşü gelince bir anda alevleniyordu.
Eve gitmeden önce şöyle parkta biraz yürümek istedi. Ağaçların yaprakları fısıldıyor, sokak lambaları yolları aydınlatıyordu. Doğada bir sükûn vardı, ama içindekine hiç benzemiyordu.
Zaman gerekiyordu yalnızlığa alışmak, Elifsiz günleri kabullenmek, umutlarından vazgeçmeyi öğrenmek için. Hayat bazen en güzel hayalleri bile bir anda paramparça edebiliyordu. Bunun acısı büyük ama, hayatın gerçeği de buydu.
Derin bir nefes aldı Gürkan, telefonunu çıkardı. Bir arkadaşıyla konuşmak, içini dökmek iyi gelecekti. Belki yarın dışarı çıkıp kafasını dağıtırdı. Hayat devam ediyordu anlaması zor olsa da.
Ve Gürkan için hayatın dersi şuydu: Sabır iyidir ama sabrın da bir sınırı olmalıydı. Kendini hiçe sayarak, haklarını görmezden gelerek ne aile olurdu, ne de huzur… Hayatta bazen gitmek, kalmaktan çok daha zor ama çok daha doğru bir seçimdir. Gerçek sevgi karşılıklı fedakârlık ister, sadece bir tarafın çabasıyla hayat güzel olmaz. Önemli olan kendine de, başkalarına da saygı duymak, gerektiğinde bırakabilmeyi bilmektir.



