Sakın Şarkı Söylemeye Kalkma

Sakın Şarkı Söyleme
Gülüşün hiç doğru değil.

Nihan önce kiminle konuştuklarını anlamadı. Ellerine bakıyordu; koyu lacivert elbisesinin üstünde dizlerinde kavuşturuyordu parmaklarını. Asla kendi isteğiyle giymeyeceği bir elbiseydi bu. Omuzları sıktı, fazlasıyla parlak ve fazlasıyla yabancıydı.

Nihan. Sana söylüyorum, gülüşün fazla gergin. İnsanlar fark ediyor.

Günay alçak sesle, yüzünü dahi ona çevirmeden konuştu. Bütün dikkati, şimdiden yerleştirilen davetlilerle dolmaya başlayan salondaydı. Şirketinin yirminci yılı için düzenlenen bu büyük gece. Onun için özel, önemli bir akşam. Nihanın buradaki rolü en baştan bir sözleşme maddesi gibi belirlenmişti: Yanında otur, düzgün görün, fazla konuşma, bir kadehten fazla içme, onun izni olmadan kimseyle sohbete girme.

Özür dilerim, dedi Nihan.

Özür dileme, düzelt.

Burası paranın varlığının sessizce hissedildiği, lüks bir restorandı. Gösterişli olmaktan öte, ağırlığını masa örtülerinde, avizelerin loş ışığında, garsonların neredeyse sessizce havada süzülmesinde belli eden bir yerdi. Nihan buraya birkaç kere gelmişti ve her seferinde aynı duyguyla karşılaşmıştı: Buraya ait değil. Başarılı bir iş insanının eşi değil de, adeta yaşayan bir insan, geçmişi, adı olan bir kadın olarak fazlalık.

Yaşı elli beşi bulmuştu. Bunun yirmi sekiz yılını Günay Yılmazla evli olarak geçirmişti. Konservatuvarı bitirirken tanışmışlardı. Parlak, güçlü sesiyle Rahmaninova, Çaykovskiye aşık bir genç kızdı. Günay ise kurduğu işin başında, gözlerinde kıvılcım, dünyayı satın alabileceğine inanan bir delikanlı. Ona bakarken, sanki Nihan tüm dünyasıymış gibi davranırdı; sonra anlaşıldı ki, sadece onu kendi dünyasına uydurmak istemiş.

Günay, acaba Yaseminin yanına gidebilir miyim? Tek başına oturuyor.

Yasemin bekler. Kravatçıların masasının yanında ne işin var senin?

Yirmi yıldır tanışıyoruz ama

Nihan, sesi öfkeden değil, bir yetişkine aynı şeyi defalarca anlatan birinin yorgunluğuyla doluydu. Akşam önemli. Lütfen sadece otur ve gülümse.

Talimatına uygun şekilde gülümsedi.

Salon giderek kalabalıklaşıyordu. Ortaklar, müşteriler, bazı üst düzey bürokratlar ve onların eşleri; herkes şık, hepsi gerektiği kadar neşeli ve yerinde. Nihan konuşmalardan kopuk cümleler duyarak içinde gerçekten merak ettiği bir şeyler hakkında en son ne zaman konuştuğunu hatırlamaya çalışıyordu. Müzik, füglerin yapısı, Rahmaninovun ikinci konçertosunun hâlâ ona neden dokunduğuna dair sohbetler

Evlerinde pek müzik çalmazlardı. Günay klasik müzikten hoşlanmazdı. Rahatımı bozuyor, derdi.

Yan masada kırmızı elbiseli bir kadın, birinin şakasına içten, hafif boğuk, gerçek bir kahkaha atıyordu. Nihan kendini onu kıskanırken buldu. Ne o elbisenin şıklığıydı mesele ne de daha genç/bakımlı oluşu; sadece o kahkahanın, sanki bunu yapmaya hakkı varmışçasına özgürce gelmesi.

Akşam yemekleri, kadeh kaldırmalar, alkışlar, yirmi yılın başarıları ve muhteşem geleceklere dair konuşmalarla sürdü. Günay kısa ve öz bir konuşmayla salonu avucunun içine aldı. Nihan da diğerleriyle birlikte alkışladı ama belki o da, bir zamanlar insanların soluğunu kesen sesiyle kitleleri avucunun içine alma yeteneğine sahipti.

Son kez yirmi dört yıl önce sahnede şarkı söylemişti. O akşamı hatırladı: Günay onu konservatuvara götürüp iş telefonu geldi diye erkenden çıkarmıştı.

Tatlı sonrası, sunucu gecenin nihayetlenmesi için bir yetenek yarışması ilan etti. Salonda iyice rahatlamış konukların arasından dileyen, sahneye çıkıp yeteneğini sergileyebilecekti: Bir espri, bir sihirbazlık, bir şarkı Günay yüzünü buruşturdu.

Saçmalık, dedi alçak sesle.

Nihan yanıt vermedi. Gözlerini mikrofona dikmişti. Yanında fonda çalan genç bir piyanist vardı, başından beri dikkatini çekmiş ufak detaylar: Uzun parmakları ve çaldığı en yavaş parçada bile ritme hafifçe başıyla eşlik etmesi.

İki kişi çıktı. Biri fıkra anlattı, diğeri mızıkayla bir parça çaldı. Alkışlar nezaketle, sönüktü. Sonra sunucu yeniden istekli olup olmadığını sordu, salonda bir sessizlik oldu.

Nihan, içinde bir şeyin kaydığını hissetti. Sert bir kırılma değil; uzun zamandır kapalı bir kapı, hafifçe itildi ve açıldı. Peçetesini yatağının üzerine bıraktı, kalktı.

Nereye gidiyorsun? Günay sordu.

Lavaboya.

Lavaboya gitmedi. Sunucunun yanına yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldadı. O şaşkın bakışlarla kaşlarını kaldırdı, sonra başını salladı. Ardından piyaniste yanaşıp kısa bir şeyler konuştular. Piyanist de başını salladı, gözleriyle aniden canlanan bir ilgi belirdi.

Sunucu adını anons ettiğinde, Günayın olanları hemen anlamamış olması muhtemeldi. Sonra anladı. Nihan sahneye doğru yürürken, kocasının yüzünü gözünün kenarıyla gördü. Ona bakmamaya çalıştı. Sadece mikrofona odaklandı.

Üç basamaklı kısa bir sahneydi. Merdivenlerden çıktı ve salonu karşıladı. Gözü kendisinde olmayan, pahalı takım elbiseli, şık gece kıyafetli yabancılar doluydu. Çoğu kendi masasında kendi sohbetindeydi, birkaç kişi merakla bekliyordu.

Nihan piyaniste başıyla işaret verdi.

İlk akorlar yükselirken, salonda bir dalga sessizlik oldu. Repertuardaki en zor ve en güzel eserlerden biri: Rahmaninovun Vokalizi. Kelimesiz, sadece ses ve müzik.

Şarkı söylerken ilk anda kendisine inanamadı. Sesi kaybolmadı mı sanmıştı onca yıl? Sesi ölmemişti, yok olmamıştı; yaş almıştı, tonu değişmişti ama canlıydı, gerçekti.

Salondaki sohbet üçüncü cümlede neredeyse anında sustu. Kadehler bırakıldı, başlar sahneye çevrildi. Nihan bunların neredeyse farkında değildi. Sadece müziğe, nefesini kaybetmemeye, cümleye hakim olmaya çalıştı; Günaya ve yüzündeki ifadeye değil, sadece şarkıya odaklandı.

O anda başka her şey önemsizdi. Sadece o vardı.

Sözler bitince birkaç saniye derin bir sessizlik oldu. Sonra gerçek bir alkış tufanı patladı. Kırmızı elbiseli kadın bravo! diye bağırdı. Piyanist, aşağıdan ona, çok nadir bir şey görmüşçesine bakıyordu.

Sahneden indi. Bacakları pamuk gibiydi, kalbi hızlı ama düzenli atıyordu. Günayın yüzünü masaya giderken uzaktan görüyordu.

Günay alkışlamıyordu.

Otur, dedi.

Oturdu.

Az önce ne yaptığının farkında mısın?

Şarkı söyledim.

Ukalalık yapma. Sesi alçaktı, buz gibiydi. Benim gecemde, izin almadan kendini rezil ettin. Bunun nasıl gözüktüğünü biliyor musun?

Nasıl gözüktüğünü?

Sanki karım ilgiye muhtaç biriymiş gibi. Sanki ona yetmiyorum. Kadehi aldı, yavaşça yerine koydu. Eve gidiyoruz. On dakika sonra.

Günay, hâlâ

On dakika sonra, Nihan.

Yana hemen üç kişi yanaştı. Kırmızı elbiseli kadının adı Sevaldi, elini sıkarak Harikaydınız, kimdiniz? dedi. Yaşlı, sakallı bir adam Muhteşemdi, nerede çalıştınız? diye sordu. Yasemin, eski dostu, sarıldı, üzerine parfüm ve sıcak bir ev kokusu sinmişti, Nihan neredeyse orada ağlayacak gibi oldu.

Nihan, neredeydin onca zaman? Allahım, sen böyle şarkı söylerdin de

Yasemin, gitmemiz lazım, Günay yanlarına geldi. Nihanı kolundan tuttu; kaba değildi, hatta dışarıdan nazik bile görünebilirdi ama parmakları elbise kumaşının üstünden dahi kolunu acıttı. Kusura bakmayın, Nihan sabah baş ağrısıyla kalktı, mecburuz.

Arabayla dönerken Günay hiç konuşmadı. Bütün yol boyunca derin bir sessizlik vardı ve bu, her kelimeden bet bir şeydi. Nihan camdan dışarı, gece İstanbuluna, lambalara, vitrinlere bakıyordu. İçinde bir çeşit tuhaf bir huzur vardı; ne neşe ne de korku. Sanki yeni kendi adını hatırlamıştı.

Evde Günay ceketini çıkardı, askıya astı, döndü.

Bak şimdi, dedi. Sıkıldığını, bir şeyler yapmak istediğini anlıyorum. Ama sen de anlamalısın ki bir sınır var. Uygun olan ve olmayan şeyler var. Bugün işim gereği önemli kişilere karşı beni mahcup ettin.

Şarkı söyledim. Herkes alkışladı.

Şirkette artist olup çıktıysan bana ne zararı olduğunu anla.

Anlamıyorum, dedi Nihan, kendi sesinin bu kadar sakin gelmesine şaşırarak. Açıkla.

Uzun uzun baktı. Sonunda dedi ki:

Her şeyin var. Evin, rahatı, itibarı. Neyin eksik? Ne istediğini artık anlamak zorunda da değilim.

Sana söyleyeyim ne eksik. Bana dair bir şey eksik.

Ne demek bu?

Sen biliyorsun.

Nihan yatak odasına gitti, kapıyı kapattı. Soyunmadan yatağa uzandı, tavana baktı. Tertemiz, bembeyaz bir tavan. Dışarıdan bakınca hayatları gibi pürüzsüz. Günayın koridorda volta attığını, dolap kapaklarını açıp kapadığını duydu, sonra tüm sesler kesildi.

O gece hiç uyumadı. Yıllar önce müzik öğretmenliğinden nasıl ayrıldığını düşündü. Günay, eşinin bu kadar düşük ücretle çalışmasının ona yakışık almadığını söylemişti. Senin para kazanmana gerek yok, benim eşimsin, demişti. Nihan kabul etmiş, Başka bir şeyler bulurum diye düşünmüştü. Ama her yeni girişiminde Günay hep uygun değil, gerek yok diyerek engel olmuştu.

Nihana hiç bağırmamış, el kaldırmamıştı. Sadece sakin ve ikna edici dille neyin doğru, neyin yanlış olduğunu açıklardı. Yirmi sekiz yılda Nihan bununla o kadar yaşamıştı ki kendi sesini duyamaz olmuştu. Kelimenin tam anlamıyla. Kafasında bile.

Ta ki o geceye kadar.

Sabah, Günay duştayken Nihan bir eski çantayı yukarıdan indirdi. Belgelerini, pasaportunu, atıldığı çekmeceden bulduğu konservatuvar diplomasını, birkaç fotoğraf, telefonunu, son üç yılda gizli gizli kenara koyduğu bir miktar parayı çantaya koydu. O parayı neden biriktirdiğini bile bilmezdi; artık biliyordu.

Basitçe giyindi: kot pantolon, kazak, mont. Günay banyodan çıktığında Nihan kapıda çantasıyla duruyordu.

Nereye gidiyorsun?

Gidiyorum.

Uzun bir duraksama.

Saçmalama.

Saçmalamıyorum. Gerçekten gidiyorum.

Nihan, Günay havlusuyla ellerini kurulayarak, onun krizine tahammülü kalmamış birinin bakışıyla yüzüne baktı. Şu an duygusalsın. Biraz dinlen, akşama konuşuruz.

Zaten konuştuk.

Paran yok. İşin yok. Nereye gideceksin?

Bir yolunu bulurum.

Komiksin, Nihan. Elli beş yaşında kadın nereye

Kapıyı açıp çıktı. Ardından Günay’ın sesini duydu, sözcükleri ayırt edemedi. Asansör ağır iniyordu, metal kapıda yansıyan bulanık suretine baktı. Kendi görüntüsüne neredeyse gülümsedi.

Şehirde yürüdü. Caddeye, havaya karıştı. Sonbahar kuru ve serindi. Yaprak ve civardaki bir kafeden gelen kahve kokusu vardı. İçeri girip küçük bir filtre kahve aldı, cama yakın bir masaya oturdu, telefonunu çıkardı. Araç kullanabilecek tek kişiyi aradı.

Yasemin, yardıma ihtiyacım var.

Kızım, ne oldu?

Günayı terk ettim.

Bir sessizlik, ardından:

Neredesin şimdi?

Yasemin, çocukları büyümüş, yalnız yaşayan bir kadın. Kocası birkaç yıl önce vefat etmiş. Nihan kapıda tek bir çantayla belirdiğinde sadece kapıyı açıp: Gir, çay demleniyor, dedi.

Gece boyu mutfak masasının etrafında oturdular. Nihan anlattı, Yasemin dinledi, soru sormadan, başını sallamadan, sadece bazen çay doldurarak. Nihan sustuktan sonra Yasemin:

Gittin ya, o yeter. Gerisi halledilir.

Günay hesapları kapatacak. Belki de kapattı bile.

Kapattı mı?

Evet. Daha önce de Gidersen görürsün demişti.

O da kendini görecek bakalım, dedi Yasemin, dudaklarını sıkıca kapatarak.

Gerçekten de kısa sürede telefon susmadı; önce Günay, sonra sekreteri, sonra Nihanın annesi. Belli ki Günay işleri hızlandırmıştı. Annesi ağlıyordu: Günay aradı, dedi, dün ailenin önünde ortamı bozmuşsun, kafan karışıkmış, bir doktora görünmemiz lazımmış.

Anne, bir sağlık sorunum yok.

Nihancım, o çok üzgün. Dünkü davranışların garipmiş, bir doktora gitsek

Anne, sahneye çıktım, şarkı söyledim. Sadece bu. Hiçbir şeyim yok.

Ama onun dediğine göre çok uygun olmamış, rezil etmişsin

Anne, iyiyim. Yasemindeyim. Yarın konuşuruz.

Hakikaten banka kartları çalışmıyordu. Evden getirdiği nakit eriyordu, Yasemin para kabul etmeyecekti ama böyle devam edemezdi.

Üç gün sonra Günay giysilerini gönderdi. Kendisi değil, iki adam ellerinde poşetlerle geldiler. Nihan, çantaları hemen girişte açtı. İçlerinden alelacele toplanmış şeyler çıktı: Ekimde ince yazlık elbiseler, topuklu ayakkabılar, ıvır zıvır aksesuarlar. Ne bir kalın kazak, ne de ihtiyacı olan tek bir kitap. Bu da bir mesajdı.

Bir gün sonra annesi arayıp Günayın onun yanında olduğunu anlattı. Çay içip Nihanın zaten duygusal ve dengesiz olduğunu, ona yıllarca emek verdiğini ama artık uzman yardımı gerektiğini söylemişti. Annesi dinlemişti. Hep sakince konuşanları dinlemişti.

Nihan, belki dönsen, konuşsanız

Anne, paramı kapattı, herkesin yanında hakkımda iftiralar atıyor. Bunu anlamıyor musun?

Annesi sustu.

Erkekler işte Kırıldı mı böyle olurlar.

Nihan uzun süre cama baktı. Sonra eski mavi diplomayı çantasından çıkarıp masaya koydu. Üzerinde altın harflerle: Nihan Yılmaz. Şan bölümü mezunu. Akademik şan. On beş yıl eline almamıştı.

Ertesi sabah konservatuvarı aradı. Hocası Arif Eminözü sordu. Hayatta olduğu, hatta hala bölümde çalıştığı ortaya çıktı. Numara verdiler.

Arif Hocam? Ben Nihan Yılmaz. Beni hatırlar mısınız?

Uzun bir sessizlik.

Yılmaz… Dördüncü dönemden?

Evet.

Hatırlamaz mıyım? Nereye kayboldun kızım?

Kayboldum hocam, haklısınız. Ama yardıma ihtiyacım var.

İki gün sonra, konservatuvarda, üçüncü katta küçük bir sınıfta buluştular. Arif Hoca eskisi gibi: küçük, kemikli, sert bakışlı. Ellerini kucağında, gözleriyle dikkatlice süzdü:

Yaş almışsın.

Siz de.

O da yaşamak işte. Hafif gülümsedi. Söyle bakalım bir parça.

Şimdi mi?

Ne bekleyeceğiz?

Başta çekingen, nefesi eksik, sesi titrek söylüyordu. Hoca hiç araya girmeden dinledi.

Ses var dedi sonunda. Teknik gitmiş, nefes hiç yok. Ama sesin var. Bu çok önemli Nihan. Gerisi çalışılır.

Ne kadar sürer?

Sana bağlı. Ciddi çalışırsan iki-üç aya bir şeyler olur. Durdu, Neden bıraktın?

Evlendim.

Kocan yasakladı mı?

Yasaklamadı. Sadece zamanla öyle oldu.

Arif Hoca uzun süre baktı.

“Zamanla…” Anladım. O zaman çalışıyoruz Yılmaz.

Her gün çalıştılar. Nihan sabah dokuzda gelir, bazen öğleden sonraya kadar kalırdı. Ses yavaş yavaş geri geldi; bazen birden harika, ertesi gün yine sıfır gibi. Hoca yaşına da molasına da bakmazdı. Hep söylerdi: Sesin yaşı yoktur. Teknik ve irade vardır. Diğer her şey bahanedir.

Yasemin ona semtteki kültür merkezinde yaşlılar için küçük bir şan atölyesi buldu. Az ama kendi parasını kazanıyordu. O grupta yetmişini geçmiş kadınlar hiç kariyer hesabı olmadan, sadece şarkı söyleyerek mutlu oluyordu. Onları izlemek Nihana iyi geliyordu.

Günay ise durmuyordu. Ortak tanıdıklar söylüyordu: Nihanın bir hocayla ilişkisi olduğunu, dengesizleştiğini, yıllardır zor sabrettiğini, sonunda bırakmak zorunda kaldığını Anlatılan değişiyordu ama ortak payda aynıydı: Kadın deli, adam mağdur. Herkes inanmıyordu ama kimse de itiraz etmiyordu. Annesi ararken temkinli konuşuyordu.

Geleceğini düşünüyor musun kızım? Ev meselesi?

Düşünüyorum, anne.

Günay barışırmış, sakin konuşurmuş, dönersen.

Dönmeyeceğim.

Nihan, anlaşılır herhalde… Boşanma, paylaşım filan

Anne, paramı kesti, beni herkesin önünde deli ilan etti. Biriyle anlaşmak değil, vedalaşmak gerek. Son kez.

Anne konuyu değiştirirdi. Nihan ona hiç kızmadı. Annesi başka bir dönemde büyüdü; evlilik ve tahammül kavramı başkaydı. Kendisi için imkansız bir dilini konuşuyormuş gibi öfkelenemezdi.

Bir ay sonra Arif Hoca önemli bir şey söyledi. Dersin sonunda, Nihan notaları toplarken bakmadan dedi ki:

İki ay sonra şehirde büyük bir yardım konseri olacak. Klasik eserler. Solist arıyorlar. Seni tavsiye edebilirim.

Nihan durdu.

Hocam, yirmi dört yıl sahneye çıkmadım.

Biliyorum.

Seyirci ciddi mi?

Konseri belediye televizyonu canlı yayınlayacak. Gelir çocuk hastanesine. Evet, ciddi.

Sessiz kaldı.

Düşüneceğim.

Çabuk düşün. Beklemezler.

İki gün sonra kabul etti. Hoca da sanki başka ihtimal yokmuş gibi başını salladı.

Sonraki altı hafta, hayatının belki de en yoğun geçen dönemiydi. Program ağırdı: Operalardan aryalar, birkaç lied ve finalde Arif Hocanın ısrarıyla yine bir Rahmaninov ama daha zor bir parça. Nihan öylesine yoruluyordu ki bazen akşam yemeği bile yemeden Yaseminin köhne koltuğunda sızıp kalırdı. Ama bu yorgunluk farklıydı: gri ve boğucu değil, canlıydı.

Yasemin üstüne titriyordu: tabaklarına yemek ekliyor, çok yoruluyorsun, az yiyorsun diye söyleniyor, Nihan ise bunun tam tersi olduğunu gülerek anlatıyordu. Son aylarda aralarındaki dostluk, yirmi yıllık geçmişte olduğundan daha derin olmuştu; gerçek hayatta dekorsuz ilişki bir arada insanı yaklaştırıyordu.

Konserden üç hafta önce sorunlar başladı. İlk olarak konser yöneticisi endişeli bir sesle Nihana Katılımınızda bazı sorular var, dedi. Açık konuşmuyordu. Nihan doğrudan sordu:

Size Günay Beyin biri aradı mı?

Uzun bir suskunluk.

Yorum yapamam.

Anladım.

Arif Hocayı aradı. Olayı anlattı, Hocası kısaca, Yarın gelin, organizatörlerle ben ilgilenirim, dedi.

Hoca meseleyi hızlıca halletti; nasıl yaptığını Nihan sormadı, ama programdan çıkarılmadı. Olay bitmedi. Konserden bir hafta önce, Yasemin, telaşlı sesle konsere hazırlanırken aradı:

Nihan, iki adam geldi. Günaydan geldiklerini söylediler, burada yaşar mı dediler.

Ne dedin?

Tanımam dedim. Ama hâlâ apartmanda dolanıyorlar. Dikkatli ol.

Nihan derininde tuhaf bir soğukluk hissetti. Korkudan çok, bir yorulma: O bırakıp gitmeyecek. Onunki kişisel bir acı değil, düzen bozulmuş; buna katlanamaz.

Hocaya anlattı. O gözlüğünü silip taktı.

Yani konser için gelmeye çalışacak.

Evet.

Korkuyor musun?

Nihan dürüst düşündü.

Hayır. Yoruldum sadece.

Güzel. Hoca sustu. Konsere bir de Vedat Sabancı gelecek.

Kim o?

Ünlü bir yapımcı. Büyük salonlarla çalışır. Özellikle dinlemek istiyor. O gece restoranda olanlar ona ulaşmış. Merak ediyor. Güzel söyle yani.

Nihan ona baktı.

Yani bu kadar uğraşıyorsunuz?

Kırk yıldır öğretmenim, dedi Hoca. Üç harika sesi olan öğrencim vardı. Biri yurt dışına çıkıp ünlü oldu. İkincisi genç öldü. Üçüncüsü evlendi ve kayboldu. Hep o üçüncüyü düşünürdüm. Sevindim seni bulduğuma.

Konser günü kapalıydı. Nihan iki saat önce salona geldi, sahnede tek başına dolaştı, boş koltuklara, loşluğa baktı. Büyük salon, sekiz yüz kişilik. Boşken bile nefes alan bir mekân; bekleyen bir sahne sevdaydı.

Başlama saatine bir saat kala organizatör, mahcup:

Nihan Hanım, dışarıda iki adam var. Eski eşiniz adına geldiklerini, sizi görmeleri gerektiğini söylüyorlar.

Artık eski kocam.

Ellerinde tıbbi belge varmış, sizi kliniğe götüreceklermiş.

Nihan birkaç saniye durdu.

İstediklerini söyleyebilirler. Buradayım. İsterlerse gelsinler dinlesinler.

Organizatör kararsızdı. Nihan gözlerinin içine bakıp:

Bu benim konserim. Kimse beni engelleyemez. Anlaşıldı mı?

Anlaşıldı.

Hoca Arifi çağır lütfen.

Hoca bunu da halletti. Nasıl oldu bilmiyordu, fakat adamlar içeri alınmadı. Konser başlamadan önce fuayede takım elbiseli uzun bir adam gördü, yanında Hoca vardı. Belki de Vedat Sabancıydı.

Nihan sırayla üçüncü olarak sahneye çıktı. Salon doluydu. Yan tarafta kamera vardı. Sade, kendi seçtiği bir koyu elbiseyle çıktı. Mikrofona geçti, izleyicilere baktı.

Ve söyledi.

İlki kolay ve neşeyle bitti. İkinci parça çaba gerektirdi, ortada neredeyse kaybetti ama toparladı. Üçüncüde artık seyirci, kamera ya da dışarıda olan biten yoktu. Sadece müzik vardı. Orası onun yeriydi. Oradan çıkmıştı, buydu.

Finaldeki Rahmaninov başladığında salonda tarif edilmez bir sessizlik. O sessizlik insanın kalbini duymakla ilgilidir. Nihan söyledi, tıpkı ufak bir çocuk hastalıktan sonra ilk defa dışarı çıkıp gökyüzünün hâlâ aynı olduğunu, onu beklediğini görmesi gibi.

Son cümleyi söylerken, salonun yan kapısı açıldı, Günay girdi.

Gözünün ucuyla gördü. Hızlı adımla sahneye geliyordu, bir şeyler söylüyor, elleriyle hareketler yapıyordu, yüzü doğrudan kızarmış, öfkeli. Yanında biri daha vardı.

Nihan cümlesini son notaya kadar söyledi. Tek bir nota kaybetmedi.

Salon ayakta alkışladı.

Günay ortada kaldı. Yanına gelen Vedat Sabancı ciddi bir edayla ona bir şeyler söyledi. Günay karşılık verdi, yüzündeki kızgınlık adım adım çözüldü. Sahneye çıkmadı. Yavaşça döndü ve çıktı.

Kulis arkasında Sabancı elini sıkıp kısa konuştu:

Hakkınızda duymuştum. Bugün dinledim. Görüşmemiz lazım.

Neyi?

Sözleşme. Önce İstanbulda turne, ardından Avrupa. Benim birkaç salonumda sizin gibi sese ihtiyaç var. Hafif gülümsedi, Ve bir daha asla kimse yolunuza çıkamayacak. Söz veriyorum.

Hoca uzakta durmuştu. Nihan ona bakınca bir kere başını salladı. Gerekli her şeyi söylemiş gibi.

Annesiyle gerçek anlamda konuşmaları konserden sonrayaydı. Bir gün mutfakta oturuyorlardı. Anne uzun süre kızına baktı ve dedi ki:

Seni televizyonda izledim. Konserde.

Gördün mü?

Yasemin aradı, aç dedi. Açtım. Ellerini masa örtüsünde oynatıyordu. Senin böyle söyleyeceğini bilmezdim.

Konservatuvarda da duymuştun.

O zaman annendim ve heyecanlıydım, şimdi ekranda izledim ve başka birinin kızına hayranlığı gibiydi. Başını kaldırdı, Nihan, affet beni.

Neden?

Ona senden çok inandım. O iyi konuştu, sen sustun. Ben sustuğuna göre iyisin sandım. Yanılmışım.

Nihan elini tuttu.

Anne, yanlış anlamadın. Sadece geç anladın. O da olur.

Bana kırgın mısın?

Değilim.

Annesinin gözyaşları usulca aksa da, Nihan yanında durdu. Kendi kendine düşündü: Bağışlamak, olmamış gibi davranmak değilmiş. Sadece gerekeni alıp, fazlasını bırakmakmış.

Bir yıl geçti.

Nihan, Viyanadaki küçük bir konser salonunda kulisteydi. Uzaktan gelen seyirci sesleri tanıdık ve yine de yabancıydı; fısıltılar, kıyafet hışırtısı, tek tük öksürük. Salon eski ve zarifti; dışarıda ise kar yağıyordu.

Artık hayatı şöyleydi; Viyanada küçük bir kiralık ev, Sabancının ona verdiği iş ve turnelerle geçen zaman. Koca bir valiz, şehirden şehre taşınan. Hoca haftada bir arar, bazen görüntülü konuşup programa bakarlardı. Annesi birkaç ayda bir gelir, hayretle kızının nasıl yetiştiğine şaşırırdı.

Günayın durumu ise nadiren kulağına çalınırdı. Ticaret işleri o konser gecesinden sonra kötüleşmişti. Altı ay geçmeden başka bir kadınla evlenmişti: Sessiz, kimsenin tanımadığı genç bir kadın. Nihan duyunca içini sadece yorgun bir anlayış kapladı. Ne öfke, ne sevinç. Bazı insanlar değişmezdi; sadece kendilerine uygun bir sonraki kişiyi ararlardı.

O kadına üzüldü. Ama artık onun hikâyesi değildi.

Kendi hikâyesi farklıydı. Zor yolculuklar, şeflerle tartışmalar, yabancı dillerde utangaç hatalar, otel akşamlarında yalnızlık Başka güzellikler de vardı: Yabancı kentte pencere açıp bilmediğin sokağın sesini duymak. Alkışlar sadece ona ait. İstediği elbiseyi almak, istediği kişiyi aramak, kapıyı kapattığında kimsenin yanlış yapıyorsun diyen sesi olmaması.

Bazen geçen yılları düşünürdü. İçinde ukdeyle değil, sakinlikle düşünürdü. Yirmi sekiz yıl Çoktu. O yıllarda şarkı söyleyebilir, bambaşka biri olabilirdi. Ya da aynı kişi, ama daha önce

Ama keşke demek zaman kaybıydı. Artık biliyordu.

O, şimdi vardı. Sesi şimdi vardı. Sahne şimdi.

Kulisten içeri yardımcı kadın baktı:

Nihan Hanım, üç dakikamız kaldı.

Geliyorum.

Nihan kendi seçtiği sade bir elbisesini düzeltti. Nefes egzersizi yaptı, gözlerini bir anlık kapattı.

Birden, geçen yılki o restoran gecesi aklına geldi. Günayın gülüşün yanlış, deyişi ve kendisinin özür dileyişi. Orada doğru bir şekilde gülümseyip, kendi sesini duyamayışının ağırlığı

Şimdi gülümsedi. Doğru biçimde değil. Kendi istediği gibi. Canı öyle istediği için.

Sahneye çıktı.

Salon sustu.

Ve şarkısını söyledi.

Hayat, başkasının kurallarına göre değil; kendi sesini bulduğunda değerliydi. Şarkı insan içinden geldi mi, bütün salon susar ve gerçek başlamış olur.

Rate article
Lifequest
Sakın Şarkı Söylemeye Kalkma