Sakın Şarkı Söyleme
Gülüşün doğru değil.
Bunu bana söylediklerini ilk başta anlamadım. Ellerime bakıyordum; lacivert elbisenin üstünde, dizlerimde birleşmişti parmaklarım. O elbiseyi asla kendi başıma seçmezdim. Omuzları çok dar. Kumaşı fazla parlak. Sanki başkasına ait.
Elif. Sana söylüyorum, gülüşün doğru değil. Çok gerginsin. Herkes bunu anlar.
Kadir alçak sesle, başını çevirmeden konuşuyordu. Salonun içine bakıyordu; orada şirketinin 20. yılı kutlamasına gelen misafirler yerlerini almıştı. Büyük geceydi, önemli bir akşamdı. Bana önceden verilen rolü bir iş anlaşmasındaki madde gibi madde madde belirlemişti: Yanında otur, düzgün görün, fazla konuşma, bir kadehten fazla içme, onun izni olmadan ortaklarla sohbete girme.
Kusura bakma, dedim.
Özür dileme, düzelt.
Burası o pahalı restoranlardan biriydi. Paranın fiziksel olarak hissedildiği, ama göze sokulmadığı mekanlardan. Masa örtüsünün ağırlığından, loş avizenin yumuşak ışığından, garsonların neredeyse sessiz, süzülen adımlarından anlarsın bunu. Daha önce birkaç kez gelmiştim buraya ve her seferinde kendimi buraya ait hissetmemiştim. Başarılı bir iş adamının eşi değil de, etten kemikten biri gibi, geçmişi olan, ismi olan, ruhu olan bir kadın gibi fazlalık hissiyle otururdum burada.
Elli beş yaşımdaydım. Yirmi sekiz yılını Kadir Karabekirle evli olarak geçirmiş bir kadın. Mezun olduğumda konservatuvardan yeni çıkıyordum. Işıltılıydım, sesim yüksekti, Chopine, Dede Efendiye, Adnan Sayguna aşıktım. O ise genç bir iş adamıydı, dünyaya meydan okuyan bakışlarla her şeyi satın alabileceğine, şekillendirebileceğine inanan. Bana öyle bakardı ki, sanki bütün dünya ben sandı. Sonra anladım ki aslında beni bu dünyasına uydurmak istiyormuş.
Kadir, ben Ayşegülün yanına geçebilir miyim? Baksana yalnız oturuyor.
Ayşegül bekler. Kraliyet ailesiyle oturmaman gerekiyor.
Ama yirmi yıldır tanışıyoruz.
Elif, dedi, sesi kızgın değil, sanki defalarca bir çocuğa aynı şeyi anlatan bir yetişkinin yorgun ifadesiyle. Bu gece önemli bir gece. Sadece otur ve gülümse.
Gülümsedim. Kuralına göre.
Salon dolarken, partnerleri, müşteriler, bürokratlar ve eşleri aynı sahte canlılıkla doldu. Herkes şık, herkes yerinde konuşuyor, herkes olması gerekenden ötesini konuşmuyor. Ben ise, en son ne zaman sevdiğim bir konu hakkında konuşabildiğimi hatırlayamıyordum. Müzik, bir fügün yapısı, ya da Chopinin bir eseri neden hâlâ içimi sızlatıyor, düşünüyordum. Oysa bizim evde radyo neredeyse hiç açılmazdı. Kadir klasik müziğe dayanamazdı. Sinirlerimi bozuyor, derdi.
Yan masada kırmızı elbiseli bir kadın yüksek sesle gülüyordu birinin esprisine. Gerçek, hafif kısık, hayata ait bir kahkahaydı bu. Kendimi, ona imrenerek bakarken buldum. Ne elbisesine ne de genç ve güzel olmasına imrendim. Yalnızca gülüşüne; sanki bu onun hakkıymış gibi, kimseden izin almadan kahkaha atmasına.
Akşam yemeği kendi akışında gitti. Kadehler kaldırıldı, alkışlar, başarı konuşmaları arasında. Kadir kısa ve net konuştu her zamanki gibi; salon, alkışladı onu, salonu avuçlamayı bilirdi. Belki, ben de bir zamanlar bilirdim. Salonu derin bir sessizliğe gömerdim, söylediğimde insanlar nefes almayı unuturdu.
En son, yirmi dört yıl önce konservatuvar gecesinde şarkı söylemiştim. Kadir beni oraya götürdü ama bir iş telefonu gelince geceyi yarıda kesip aldı beni.
Tatlıdan sonra, sunucu yetenek yarışması düzenleyeceklerini açıkladı: Dileyen küçük sahneye çıkıp bir espri, bir şarkı, küçük bir hüner gösterecek. Kadir hoşnutsuz bir yüzle:
Ne saçma, diye mırıldandı.
Ses etmedim. Gözüm sahnedeydi. Orada bir mikrofon duruyordu. Yanında genç bir piyanist, sempatik bir çocuk oturuyordu, akşam yemeği boyunca birkaç eser çalmıştı. Başının hafifçe müziğe eşlik edercesine sallayışı dikkatimi çekmişti ilk anda.
İki kişi çıktı sahneye. Biri fıkra anlattı, diğeri ağız mızıkası çaldı. Salon hafifçe alkışladı, öylesine. Sunucu tekrar gönüllü davet ettiğinde, ortamda bir sessizlik oldu.
İçimde yıllardır kapalı bir kapı sanki hafifçe aralandı. Peçetemi masaya bıraktım. Ayağa kalktım.
Nereye? dedi Kadir.
Tuvalete.
Ama tuvalete gitmedim. Sunucunun yanına gidip kulağına bir şey söyledim. Şaşkınca kaşlarını kaldırdı, sonra başıyla onayladı. Sonra piyaniste yaklaşıp kısaca bir şey konuştuk. Gözlerinde ilgi vardı.
Sunucu adımı anons ettiğinde, Kadir önce ne olduğunu anlamadı. Sonra anladı. Sahneden ona bakmamaya çalıştım. Sadece mikrofona odaklandım.
Sahneye çıkan üç basamak vardı, çıktım, durdum. Salon, çoğu yabancı misafirlerle doluydu; pahalı takım elbiseler, şık elbiseler… Birkaç kişi bana dikkat kesilmişti; hadi bakalım, der gibi.
Piyaniste başımı salladım.
İlk akorlar çalınca salon biraz sustu. Bu, bir fasıl şarkısı ya da pop değildi. Bu Chopindi. Sözsüz bir vokaliz. Konservatuvar mezuniyetimde seslendirdiğim en zor eserlerden. Yalnızca ses ve müzik.
Söylemeye başladım. İlk birkaç saniye, sesimin hâlâ hayatta olduğuna kendim bile inanamadım. Yıllarca konuşmamış, unutulmuş ses… Kaybolmamıştı. Farklı bir tınıda, yaş almış, ama canlı ve gerçek.
Salon üçüncü cümlede gerçek anlamda sustu. Herkes birdenbire, konuşmayı, içmeyi kesti. Bense yalnızca nefesimi kaybetmemeye, cümleyi tutmaya, Kadiri, yüzünü, yarını düşünmemeye çalıştım.
Yarın umurumda değildi. Bütün dünya sadece o andaydı.
Bittiğinde kısa bir sessizlik oldu. Sonra salon ayağa kalktı. Alkışlar içtendi. O kırmızı elbiseli kadın bravo diye bağırdı. Piyanist, sanki ender bir şey görüyormuş gibi hayranlıkla baktı.
Sahneden indim, adımlarım gergindi, kalbim hızlı ama kararlı atıyordu. Kadirin yüzünü gördüm masada.
O alkışlamıyordu.
Otur, dedi.
Oturduktan sonra:
Farkında mısın ne yaptığını?
Şarkı söyledim.
Şakacı olma, sesi sakin ve buz gibiydi. Beni rezil ettin. İznim olmadan kendini sergiledin. Anlıyor musun nasıl göründüğünü?
Nasıl?
Sanki senin ilgisiz kaldığın bir karım var da, dikkat çekmek istiyorsun gibi. Bardağı yavaşça masaya koydu. Eve dönüyoruz. On dakika sonra.
Üç kişi yanıma uğradı. Kırmızı elbiseli kadının adı Funda imiş, elimi sıktı: Çok güzeldi, nereden çıktınız? diye sordu. Yaşlı bir beyefendi, Bravo. Kimde eğitim aldınız? dedi. Ayşegül, eski dostum, sarıldı, burnunda eski ev kokusu vardı. Gözlerim doldu.
Elif, neredesin yıllardır? Söylediğin gibisi az bulunur.
Ayşegül, gidiyoruz, dedi Kadir. Elifin sabah tansiyonu vardı, üzgünüm, dedi, kanca gibi kolumdan yakaladı. Nazik görünüyordu ama parmaklarının baskısı elbiseyi delip cildime geçti.
Arabayla eve dönerken tek kelime etmedi. O sessizlik her sözden ağırdı. Camdan bakıp, dökülen yapraklara, ıssız sokaklara, ışıl ışıl mağaza vitrinlerine daldım. İçimde tuhaf bir huzur vardı. Ne mutluluk, ne korku; sanki kim olduğumu yeniden hatırlamıştım.
Eve girince ceketini askıya asıp döndü bana:
Bak, dedi. Sıkıldığını anlıyorum, kendin için bir şeyler istemeni de. Ama sınırlar var. Bazı şeyler uygun olmaz. Bugün beni zor durumda bıraktın.
Ama şarkı söyledim. İnsanlar alkışladı.
Kendini şovmen yaptın. Anlamıyor musun?
Hayır, dedim. Kendim de hayret ettim bu sakinliğime. Anlat.
Uzun süre baktı. Sonra:
Her şeyin var, ev, para, statü. Neyin eksik anlamıyorum, artık da umurumda değil.
Söyleyeyim. Eksik olan benim.
O ne demek şimdi?
Bildiğin şeyi.
Yatak odasına geçip kapıyı kapattım. Elbisemle yatağa uzandım, tavana baktım. Tavan bembeyazdı; her şey gibi dışarıdan bakınca pürüzsüz görünüyordu. Kadirin evde gezindiğini, dolabı açıp kapadığını duydum, sonra sessizlik.
Sabaha kadar uyumadım. On beş yıl önce müzik okulundaki işimden vazgeçtiğim günü düşündüm. Kadir Benim eşim için saygın bir iş değil, üç kuruş maaş, gerek yok, demişti. Ben de kabul etmiştim. Başka bir şey bulurum sanmıştım ama ne zaman denesem, hep bir bahanesi vardı.
Beni dövmedi, bağırmadı. Sadece çok sakin bir şekilde, neyin doğru olup olmadığını anlatırdı. Yirmi sekiz yılda dinleye dinleye kendi sesimi duyamaz oldum. Kafamda dahi.
Dünkü geceye kadar.
Ertesi sabah o duşdayken, eski bir çantayı buldum dolabın üstünde. Belgeleri koydum içene. Pasaportum, konservatuvar diplomam, birkaç fotoğraf ve birkaç yıldır azar azar ayırıp biriktirdiğim bir miktar nakit para. Neden lazım olur bilmeden biriktirmiştim, meğer şimdi lazımmış.
Basit giyindim. Kot, kazak, mont. O banyodan çıktığında kapının yanında, çanta omzumda bekliyordum.
Nereye gidiyorsun?
Gidiyorum.
Uzun bir sessizlik oldu.
Saçmalama.
Saçmalamıyorum. Gidiyorum.
Elif, ellerini kurularken bana, sinirden bıkkın bir adam gibi baktı. Şu an duygusalsın. Dinlen, akşama konuşuruz.
Zaten konuştuk.
Paran yok. İşin yok. Nereye gideceksin?
Bulurum.
Elif, komiksin. Elli beş yaşındasın. Nereye
Kapıyı açtım, çıkarken sesini duydum ama kelimelerini seçemiyordum. Asansörde metal kapıda kendi yansımama baktım. Buruk, silik. Hafifçe gülümsedim.
Şehri yürüyerek geçtim. Sonbahar kuruydu, serin. Havadaki yaprak ve bir kafeden gelen kahve kokusu karışıyordu. Bir kafeye girdim, kahve aldım, cam kenarına oturdum. Sadece bir kişiye, bu durumda arayabileceğim tek dosta telefon ettim.
Ayşegül, yardıma ihtiyacım var.
Aman Allahım, ne oldu?
Kadirden ayrıldım.
Sessizlik. Sonra:
Neredesin şimdi?
Ayşegül, şehir dışında yalnız yaşıyordu. Çocukları büyüyüp gitmiş, eşi birkaç yıl önce vefat etmişti. Kapıyı açtı, beni ve çantamı gördü. Hiçbir şey sormadı. Kenara çekildi.
Gel, çay demlendi.
Gece yarısına kadar mutfakta oturduk. Ben anlattım, Ayşegül dinledi. Sadece çay koydu, dinledi, göz devirmedi. Sonunda:
Sen ayrıldın; bu en önemlisi. Gerisi düşünülür.
Bütün hesaplarımı bloke edecek. Belki etmiştir bile.
Bloke etti mi?
Geçen yıl da bir tartışmada git bak bakalım ne olacak demişti.
Onun da kendisine bakarız, dedi Ayşegül, dudağını büzdü.
Kadir fazla bekletmedi. Akşamdan itibaren telefonum susmadı: önce o, sonra sekreteri, sonra annem. Kadir, annemi Elifin dün gece şirket yemeğinde psikolojik krize girdiği, evden dengesiz bir şekilde çıktığı için endişelendiği konusunda ikna etmişti.
Anne, kriz falan geçirmedim.
Elifciğim, çok üzgün olduğunu söyledi. Dünkü, tuhaf hareketlerini anlattı
Anne, sahneye çıktım, şarkı söyledim. Bu kriz değil.
Çok uygunsuzmuş, seni rezil etmişsin
Ben iyiyim. Ayşegüldeyim. Yarın ararım.
Gerçekten de hesaplarım kilitlenmişti. Bankamatikte para çekemedim. Nakit hızla eriyordu, Ayşegül harcama kabul etmese de sonsuza kadar idare edemezdim.
Üç gün sonra Kadir eşyalarımı yolladı. Kendisiyle gelmemişti. İki yabancı adam, rastgele parça parça eşyalar: yazlık elbiseler, topuklu ayakkabılar, bir iki süs eşyası. Hiç sıcak tutacak şey, hiç kitap koymamışlardı. Anladım ki bu da bir mesajdı.
Bir gün sonra annem aradı; Kadir evine gitmiş, çay içip “Elif’in çocukluğundan beri zayıf, dengesiz, kendisine ne fedakarlık ettiğini anlamayan biri olduğunu, doktora ihtiyacı olduğunu” anlatmış. Annem susmuş, dinlemiş sakin, ikna edici konuşanlara güvenir her zaman.
Elif, belki barışıp konuşursunuz
Anne, adam kartımı kapatıyor, deli olduğumu anlatıyor. Farkında mısın?
Sessizlik.
O erkek. Erkekler üzülürken böyle olur.
Telefonu kapadım, uzun süre pencereye baktım. Sonra diplomamı çıkardım, masaya koydum. Lacivert, altın harflerle Elif Demir yazıyor. Vokal bölümü mezunu. On beş yıldır elime almamıştım.
Ertesi sabah konservatuvara aradım. Hoca Nihat Beyi sordum. Hâlâ oradaymış. Onun da yaşı yetmişi aşmıştı. Numaramı verdiler.
Nihat Bey? Ben Elif Demir. Hatırlar mısınız?
Uzun bir sessizlik.
Demir? Dördüncü sınıftan?
Evet.
Tabii ki hatırlıyorum. Nerelerdeydiniz, Elif Hanım? Onca yıl kayıptınız.
…Kayıptım. Yardıma ihtiyacım var.
İki gün sonra konservatuvarda buluştuk. Kendisinin hiç değişmemiş; kısa, zayıf, delici gözleriyle oturuyordu. Dikkatle baktı.
Yaşlanmışsınız.
Siz de.
Normal! Hafifçe gülümsedi. Hadi, şarkı söyleyin.
Şimdi mi?
Ne bekleyeceğiz?
Söyledim. İlk anlarda ses titreyen, nefesim düzensizdi. O, sessizce dinledi. Sonra:
Ses yerinde, teknik düşmüş. Nefes zayıf. Ama sesin var, Elif Hanım. İşin özü budur.
Ne kadar zaman gerekli?
Sizin çalışmanıza bağlı. Ciddi çalışırsanız, iki üç ayda düzene girer. Durdu. Neden bıraktınız?
Evlendim.
Kocanız yasakladı mı?
Yasak değildi, ama… Kayboldu gitti.
Uzun baktı.
Kayboldu… Anladım. İyi, Demir. Çalışacağız.
Her gün prova yaptık. Sabah dokuzda konservatuvara, bazen öğlenden sonra çıktım. Sesim yavaş yavaş geldi; bir gün iyi, ertesi gün sanki sıfırdan başlıyor gibiydi. Nihat Bey katıydı, yaşa, uzun süredir şarkı söylememeye hiç indirim yoktu. Sesi yaş yoktur; teknik ve irade vardır. Gerisi bahane, derdi.
Ayşegül, yerel kültür merkezinde yaşlılara şan dersi vermemi ayarladı. Az para ama benim paramdı. Haftada üç gün oraya gidip ders anlatıyordum, keyifliydi. Kadınların çoğu altmış, yetmiş yaşında; iş için değil, sadece ruhları için söylüyorlardı. Onları izlemek bana ilaç oldu.
Kadir ise durmuyordu. Birçok tanıdık, onun Elif bir hocaya sevdalandı, ya da ruhsal sorunu var, yıllarca sabrettim dediğini söylüyordu. Kimi inanıyordu, kimi susuyordu. Annem ise arada bir, dikkatlice, konuyu açıyor:
Sonrasını düşünüyorsun değil mi? Ev, iş?
Düşünüyorum anne.
Diyor ki, dönersen sakin konuşacakmış.
Dönmeyeceğim.
Anlaşmak mümkün. Boşanma, mal paylaşımı
Anne, beni fakir bırakıp deli diye anlatan biriyle neyi konuşayım? Bu bir ilişki değil, bir bitiş.
Annem iç çekiyor, konuyu değiştiriyordu. Sinirlenmedim. Annem başka bir devrin, başka bir sabrın kızıydı. Birine kızmak, onun hiç öğrenmediği bir dili konuşmadığı için öfkelenmek gibi bir şey olurdu.
Bir ay sonra Nihat Bey önemli bir şey söyledi. Dersin sonunda, notlara bakarken:
İki ay sonra şehirde büyük bir yardım konseri olacak. Solist arıyorlar. Sizi önerebilirim.
Durdum.
Yirmi dört yıldır sahneye çıkmıyorum.
Biliyorum.
Seyirci ciddi mi?
İl genelinde canlı yayın olacak. Gelir çocuk hastanesine. Ciddi.
Düşündüm.
Düşüneceğim.
Çabuk düşün. Beklemezler.
İki gün sonra kabul ettim. Nihat Bey başka yanıt beklememiş gibi başını salladı.
Sonraki altı hafta, üniversite yıllarından beri geçirdiğim en yoğun zamandı. Programı birlikte belirledik: opera aryaları, birkaç romantik parça, finaldeyse Nihat Beyin isteğiyle yine Chopin, farklı, daha uzun ve zor bir parça. Ayşegül bana kanat geren bir anne gibi bakıyor, yemeyi unutmamdan yakınıyordu, ben gülüp böyle olması gerekiyor diyordum. Birkaç ayda, yirmi yıldan daha fazla yakınlaştık; süsü olmayan bir hayat yanında yakınlaştırıyordu insanı.
Konserden üç hafta önce sıkıntılar başladı. Öncelikle organizatörden bir genç arayıp katılımınız ile ilgili bazı sorular var dedi. Kaçamak konuştu, adını söylemeden. Doğrudan sordum:
Kadir mi aradı?
Uzun sessizlik.
Yorum yapamam.
Peki.
Nihat Beye anlattım. Yarın gelin, organizatörle ben ilgileneceğim, dedi.
Gerçekten ilgilendi. Nasıl yaptıysa konser programında kaldım. Ama mesele bitmemişti. Bir hafta kala Ayşegül heyecanla aradı:
Elif, iki adam geldi, Kadirdenmiş. Burada mı kalıyorsun diye sordular.
Ne dedin?
Tanımıyorum dedim. Ama aşağıda bekliyorlar. Dikkat et kendine.
Midemde soğuk bir şey hissettim. Korku değildi; derin bir anlayış: bırakmak istemez. Hayatı boyunca her şeyin ona ait olduğuna inanmıştı. Gidişim bir can kaybı değil, düzeninin bozulmasıydı, kabullenemiyordu.
Nihat Beye anlattım. Gözlüğünü çıkardı, sildi, tekrar taktı.
O zaman konseri yıldırmaya çalışacak.
Evet.
Korkuyor musunuz?
Gerçekten düşündüm.
Hayır. Korkacak kadar yoruldum bu duygudan.
Güzel. Nihat Bey kısa durdu. Konserde, Yalçın Akçam da olacak.
Kimdir o?
Yapımcı, ünlüdür. Büyük salonlarla çalışır. Ben özellikle davet ettim. O gece restoranda sesinizi dinlemiş ekipten. Duyduğunda ilgilenmek istemiş. Şimdi iyi söyleyin Demir.
Baktım.
Hepiniz bunu özellikle mi organize ettiniz?
Kırk yıldır hocalık yapıyorum, dedi. Üç öğrencimde gerçek ses vardı. Biri yurtdışına gitti, biri genç yaşta öldü. Üçüncü ise evlendi, kayboldu. O üçüncüyi hep düşünürdüm. Sevindim bulduğuna.
Konser günü kapalıydı. İki saat önce filarmoniye vardım. Koca, sekiz yüz kişilik salona göz gezdirdim. Bomboşken sahnede durmanın heybetini severim.
Bir saat kala organizatör geldi:
Elif Hanım, dışarıda iki adam bekliyor; eşinizin göndermesiyle gelmişler, çıkmanızı istiyorlar.
Eski eşim.
Ayrıca bir sağlık raporu var, hastaneye yatırılması lazım dedikleri.
Kısa bir duraksama.
Ne isterlerse desinler. Ben sahnedeyim. İsterlerse salona alın, dinlesinler.
Adam bocaladı. Sertçe baktım.
Bu benim konserim. Kimse beni engelleyemez. Anladınız mı?
Anladım ama
Nihat Beyi çağırın.
Nihat Bey onlarla da ilgilendi. Detayını bilmedim ama içeri almadılar. Konser başlamadan, fuayede uzun boylu biriyle Nihat Bey’i konuşurken gördüm. O Yalçın Akçamdı.
Üçüncü sırada sahneye çıktım. Salon doluydu. Kamera kenardaydı. Sade bir koyu elbise giymiştim, kendi seçtiğim. Mikrofonun önüne geçtim, seyircilere baktım.
Ve söyledim.
İlk eser kolaydı. İkincide biraz zorlandım ama toparladım. Üçüncüde, salon, kamera, dışarıda olanlar hiç umurumda değildi; sadece müziği düşündüm. Oranın bana ait olduğunu, kendimin oradan geldiğini anladım.
Chopin başladığında salonda özel bir sessizlik oldu. Herkes dinlemiyordu, duyuyordu sanki. Ben söyledim; hastalıktan kalkıp sokağa çıkan birinin ilk defa gökyüzünün hâlâ mavi olduğunu fark etmesi gibi.
Son cümleye geldiğimde Kadiri salonun yan kapısında gördüm.
Çabuk bir adımla sahneye gitmeye çalışıyordu, yanında biri daha. Güvenlik görevlisine bir şeyler söylüyor, el kol hareketi yapıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı.
Ben cümlemi tamamladım, son notayı bırakmadım.
Salon ayağa kalktı.
Kadir ortada durdu. Yanında Yalçın Akçam durmuş, sakince ona bir şey anlatıyordu. Kadir cevap verdi, sonra yüzü değişti. İçinde bir şeylerin kırılışını izledim: Sinemadaki gibi değil, sessiz ve kaçınılmazdı. Orada, o anda, kimse olmadığını anladı.
Kadir döndü, çıktı.
Kuliste Yalçın Akçam geldi. Elimi sıktı.
Hakkınızda duymuştum. Şimdi dinledim. Konuşacaklarımız var.
Nedir?
Sözleşme. Turne. Önce burada, sonra Avrupada. Sizin gibi bir ses arayan salonlar var. Hafif gülümsedi. Artık sizi kimse yolunuzdan edemez, söz veriyorum.
Nihat Bey uzaktan kısaca baktı. Bakışında her şey vardı.
Annemle ancak konser sonrası gerçekten konuşabildik. Evindeydik, mutfağa geçti. Uzun süre sustu. Sonra:
Televizyondan izledim konseri.
Gördün mü?
Ayşegül aradı, aç dedi. İzledim. Elini masa örtüsüyle oynadı. Böyle söylediğini bilmiyordum.
Konservatuvarda duymuştun.
O eskidendi. O vakitler annendim, kaygılıydım. Burada ekranda, bir bakıyorum; sensin. Başını kaldırdı. Elif, beni affet.
Neden?
Sana değil, hep ona inanmakla. Çok ikna edici konuşuyordu. Sen susuyordun. Sustun diye iyi olduğunu sandım. Yanılmışım.
Elini tuttum.
Anne, sonunda doğruyu anladın. Önemli olan da bu.
Beni affettin mi?
Evet.
Kah sustu kah gözyaşı döktü. Elini tuttum, düşündüm; affedicilik, yaşanmamış gibi davranmak değil, sadece yürümeye devam etmek için gerekeni yanında almaktır, fazlasını bırakmak.
Bir yıl geçti.
Viyanadaki bir sahnede kuluisten kulağımı dışarı verdim; yabancı ama aynı sesler: hışırtı, fısıltı, bir iki boğuk öksürük. Salon küçük ama tarihi, yüksek pencereli, dışarıda kar yağıyor.
Hayatım artık böyle: Viyanada kiralık bir ev, az ama bana ait. Akçamla kontrat; turneler şehirlere, ülkeden ülkeye. Nihat Bey haftada bir arar, programı görüntülü konuşuruz. Annem birkaç ayda bir gelir, hâlâ Nasıl yetişiyorsun der.
Kadiri artık çok nadir, tesadüfen duyarım. Olaydan sonra işleri kötüleşmiş, bazı ortaklar ayrılmış. Altı ay sonra tekrar evlenmiş; genç, sessiz bir kadın. Biraz düşündüm, sadece yorgun bir kabullenmişlik hissettim. Ne acı, ne sevinç, sadece anlayış. Bazı insanlar hiç değişmez, sadece yeni uygun insan ararlar.
O kadına içim üzülüyor. Ama o artık benim hikâyem değil.
Benim hikâyem başka. Yalnız yolculuklar, orkestra şefiyle tartışmalar, yabancı dillerde tökezlemek, otel odalarında gece yalnızlığı. Ama bir sabah bilinmeyen bir şehre uyanmak, camı açmak, sokağın sesini dinlemek. Sana ait olan alkış. Herhangi bir elbiseyi kendi başına almak. İstediğini aramak. Kapıyı kapatmak ve açıklama bekleyen kimse olmamak.
Kayıp yılları bazen düşünüyorum. Hüzünle değil; sadece düşünce olarak, doğru ve dürüstçe. Yirmi sekiz yıl Çok. Belki yıllarca söyleyebilirdim, başka biri olabilirdim, ya da aynı kişi ama daha erken.
Ama “keşke” diye yaşamak dünyanın en boş uğraşı. Bunu biliyorum.
Şimdi varım. Şimdi sesim var. Şimdi sahne var.
Yardımcı kulisin perdesini araladı:
Elif Hanım, üç dakika var.
Geliyorum.
Elbisemi düzelttim, sade, kendi seçtiğim koyu elbisemi. Nefes egzersizlerimi yaptım. Kısa bir süre gözlerimi kapadım.
Bir anda, geçen yıl Kadirin restoran masasındaki Gülüşün yanlış deyişi gözümde belirdi. Ben de özür dilerim demiştim. Doğru gülüşümle oturup, kendi sesimi duyamayalı ne kadar uzun zaman geçmişti.
Şimdi gülümsedim. Doğru ya da yanlış diye değil Sadece istedim diye.
Sahneye çıktım.
Salon sustu.
Ve ben söyledim.



