Gecenin Misafiri ve Huzurun Bedeli

Allahım, yine mi? diye fısıldıyor Meryem, mutfak lavabosundaki köpüklü suya dalgın bakarken.

Mutfağın beyaz duvar saatinin akrep ve yelkovanı 01:15i gösteriyor. Ev sessiz; yandaki odadan küçük Elifin nefes alışları, yatak odasından ise muhtemelen Tolganın uyuklayan halleri geliyor. Mat camlı avizenin altındaki masada, yalnızca yarım kalmış bir papatya çayı bardağı duruyor; çay çoktan soğumuş.

Kapı zili o sessizliği bir bıçak gibi yarıyor. Uzun, kararlı ve aralıklı çalıyor; her arada Meryem içinden Ne olur, bir dahaki sefere gelse diye geçiriyor.

Yatak odasından uykulu ama durumu tanıyan bir fısıltı yükseliyor Tolgadan:

Yine mi geldi?

Meryem ellerini sabahlığına siliyor, uykusunu yutkunuyor; aslında artık Ben uyuyorum, dünya, dokunma bana! diye bağırmak istiyor ama onun yerine kapıya doğru yürüyor. İçinde karışık duygular: bir parça öfke, biraz da bu öfkeden dolayı suçluluk En çok da yorgunluk, eskimiş bir battaniye gibi ağır.

Kapı dürbününden tanıdık bir siluet: Geniş omuzlu, eski bir deri ceket, kafasında geriye doğru yatırılmış kasket Kayınpederi Mehmet Bey. Her zamanki gibi kapıya yarım dönmüş duruyor. Bir eliyle duvara yaslanıyor, diğerinde ise kocaman bir karton kutu.

Ayaklarının dibinde, üzerinde yeşil logo bulunan market poşeti duruyor Meryem artık ezbere biliyor, yine aynı bisküvi.

Kapıyı açıyor.

Meryemciğim! Mehmet Beyin yüzü aydınlanıyor, sanki gündüzmüş gibi. Daha uyumadınız mı? Çok iyi olmuş. On dakikanı almayacağım.

Hoş geldiniz Mehmet Bey, zorlama bir gülümsemeyle karşılıyor Meryem. Şey gece oldu, haberiniz olsun.

Olur mu, gece yeni başlıyor! elini sallıyor. Ben de genç sayılırım, bacaklarım yürüdükçe. Hatır için bir çay içmeyeyim mi? Elimde de bir hazine var

Kutuyu yukarı kaldırıyor. Üzerinde 8 mm Film yazan eski bir etiket, bir köşesine tükenmez kalemle yazılmış: 1978. Yılbaşı. Ev. Kutudan eski dolap ve geçmiş hayatın birbirine karışan kokusu yükseliyor.

Bak, buldum, inanır mısın? Kutuyla birlikte çoktan antrede, daha daveti beklemeden içeri süzülüyor Mehmet Bey. Komşunun tavan arasında buldum. Benimdi bu, dedim. Önce inanmadı, sonra yazıyı tanıdı. Ayşe Hanımın el yazısı bu, dedi.

On yıl önce vefat etmiş eşi Ayşenin adı, dar koridorda hayalet gibi yankılanıyor.

Tolga kapıdan gözlerini kısarak çıkıyor, üzerinde solmuş yazılı tişört ve eşofman.

Baba öksürüyor. Saat bir oldu.

Tam zamanı işte! Gülerek anlatıyor Mehmet Bey. En güzel anılar gecenin birinde anlatılır. Sen gençken o saatte daha eğlenceler yeni başlardı oğlum.

Meryem, her kelimede başının daha da ağrıdığını hissediyor ama içinde bir ses: Adam yalnız Karanlıkta Korkuyordur belki, diye mırıldanıyor.

Buyurun mutfağa geçelim, diyor ağır bir iç çekişle, kızını uyandırmaması için sesi alçak.

Tabii ya, sessizce, diyor Mehmet Bey, ceketini çıkarırken. Tıpkı bir fare gibi.

Meryem içinden geçiriyor: Fare dedin mi, siren gibi çalıyorsun.

***

Mehmet Bey her zaman mutfaktaki radyatöre yakın sandalyeye oturur. Sırtım cereyana gelmesin, derdi. Meryem ona alışkanlıkla bir bardak çay koyuyor, yarı otomatik gece mesaisinde

Tolga hâlâ esniyor, babasının karşısına oturuyor ve kutuya bakıyor.

O ne? diyor.

Bizim filmimiz. Gerçi eski; ama hâlâ canlı. Burada annen, sen küçüksün Bir de yılbaşı ağacı, salatalar ve burnu kocaman olan Fadime Teyzeniz! Gülüyor. Kısacası, geçmiş zaman

Meryem masaya yanaşıyor, başını eline dayıyor. Mutfak saatindeki kırmızı ibre 1:27, 1:28 Mehmet Beyin gece performansı ise yeni başlıyor bile.

Bak, o zaman kapıyı açmıştık diye anlatıyor Mehmet Bey. Gece vakti, komşular gelmiş. Ayaz, kar Gelsinler, bizim ev hep açık! dedik. Ayşe Hanım da Gece kime gerekse kapılar açık olmalı demişti.

Meryem başıyla onaylıyor, sözler yara gibi içinde kalıyor.

Baba, Tolga gözlerini ovuşturuyor. Filmi ne zaman izleyeceğiz? Kutuyu bunun için getirmedin mi?

İyi dedin, Mehmet Bey coşuyor. Ama makine yok bende. Belki sizde vardır sandım?

Dördüncü kattaki iki odalı evde 8 mm film makinesi mi? yorgunca ofluyor Meryem. Tabii canım, çamaşır makinası ile piyano arasında duruyor.

Mehmet Bey şakayı anlamıyor, alışık hareket: her zamanki gibi.

Neyse, dijitale çeviririz. Sen bilgisayarcısın, Tolga, anlarsın. Şimdilik ben anlatayım, filme geçiş arası gibi

Başlıyor İlk fotoğraf makinesini nasıl aldıklarını, yazlıkta neler çektiklerini, kar yağarken Ayşe Hanımın nasıl güldüğünü anlatıyor. Cümleleri, sonu gelmeyen bir demlik çayı gibi durmadan akıyor. Mehmet Beyin sesi geceyi hiç hesaba katmıyor, sadece anıları yaşıyor.

Meryem ise yarı hayal meyal Tek bir ritmik nakarat dönüp duruyor kafasında: Yarın yediye kalkılacak, Elifin kreşi, rapor işi, göz kapaklarım düşüyor

***

Sessiz bir hışırtı Meryemi sıçratıyor.

Kapıdan, pembe yıldızlı pijamasıyla minik Elif beliriyor. Gözlerini ovuşturuyor, saçlar karmakarışık.

Anne diye fısıldıyor, eşiğe takılıp.

Elifciğim, neden kalktın? Meryem hızla sarılıp yere düşmesini engelliyor.

Su içeceğim. Dedemi yine gördüm rüyamda uykulu sesiyle.

Mehmet Bey dedeyi duyunca ışıldıyor:

Bak, işte Çocuklar hep hissediyor bir bağı.

Elif ona yarı uykulu bakıyor, gözleri puslu.

Her gece rüyamda geliyorsun, ciddi bir ifadeyle. Hep kapıyı çalıyorsun. Kapının kolu sıcak, kapatamıyorum.

Meryemin içi buz gibi oluyor. Tolga kaşını çatıyor.

Bunlar ne biçim kabuslar? Sessizce.

Kabus değil canım, Mehmet Bey inanmış. Torun dedesine çekilmiş.

Ya da sessizliğe, diyor içinden Meryem, ama dışarıya sadece:

Elifciğim, yatağa dönelim, dede başka zaman gelir

Gece yine mi gelecek? diye soruyor küçük.

Meryem, Mehmet Bey ile göz göze geliyor. Onun bakışında sahici bir şaşkınlık, adeta çocukça bir anlam arayışı var.

Gündüz de gelir Elifciğim, diyor yumuşakça. Hatta daha iyi olur.

Elif mırıldanıp annesine sarılıyor.

Meryem, kızını tekrar yatırıyor, seslere kulak kabartıyor. Mutfaktan yine Mehmet Beyin sesi geliyor, sessizce ama hâlâ fazla canlı.

Kızını örtüyor, saçını okşuyor ve düşünüyor: Her defasında on dakikalık ziyaret bir saatlik nutuk oluyor; bisküvi, çay, uykusuz gözler ve bizim düzenin bozulması

Koridorda saat tıkırdıyor. Akrep ve yelkovan ikiye yaklaşıyor. Meryem derin bir nefes alıyor. Onun sabrı da alarm gibi dakikaları sayıyor

***

Ve yine gece birde, geçen hafta telefonda şikayet ediyor Meryem. Ne utanması var ne çekinmesi. Sanki burası Oğlunun 24 saat açık kafesi.

Üniversite arkadaşı Pınar, onunla dertleşirken güldürüyor.

Meryem Hanım, diyor tiyatral ciddiyetle, size başsağlığı diliyorum. Evini gece kuşağı ruhu ele geçirmiş.

Çok komiksin, içini çekiyor Meryem. Ama cidden, düzgün uyuyamıyorum artık: Ya yine çalarsa? Ve çalıyor! Bazen bir, bazen biri buçukta Hep on dakika.

Resmen görev olmuş. Uyan, çay koy, tiradını dinle, bisküvi ödülün, diye kahkaha atıyor Pınar.

İstemeden gülüyor Meryem.

Hep aynı bisküvi getiriyor, anlatıyor. O yeşil paketli, yulaflı olan. Yüzünü görecek halim kalmadı.

Sembol olmuş o bisküvi! Pınar düşünüyor. Ona bir ziyaretçi alarmı ayarla.

Nasıl yani?

Hadi sen de gece birde onu ara bakalım.

Bu işkenceye girer, diyor Meryem.

Şaka yapıyorum tabii. Ama ciddi ciddi sınır çizmen lazım. Yoksa adam samimiyetle her kapıyı çalmasının normal olduğunu zannedecek. Sen açtıkça…

Kayınpederim sonuçta, Pınar, sesi düşüyor. Yalnız adam. Eşi vefat etti. Tolga onun tek oğlu. Nasıl diyeyim: Mehmet Bey, gece gelmeyin? Ya bir derdi olursa, kalbi varsa, anıları varsa…

Senin de kalbin, çocuğun, işin var, diyor Pınar. Sınır çizmek kötülük değil. Kendini koruman, bazen başkalarına da iyi gelir.

Meryem susuyor. Sınır kelimesi içini cız ettiriyor. Hep iyi gelin, sabreden kadın olunması gerektiğini sanıyor.

***

Mehmet Beyin ilk gece ziyareti Ayşe Hanımın ölümünden altı ay sonra oluyor.

O zaman Meryem, bunun bir defalık olacağını düşünüyor. Gecenin acısını paylaşmak, gündüzün kalabalığında anlatılamayacak bir yas.

Tolgayla yatakta uzanmışlar. Oda karanlık; pencereden yumuşak bir ışık sızıyor. Sessizlik nerdeyse düşe dönüşmek üzere Birden kapı zili inatla çalıyor.

Kim sanırsın bu saatte? Meryem yerinden fırlıyor.

Zil uzun, kaygılı. Tolga aceleyle pantolonunu çekiyor:

Bir şey mi oldu acaba?

Kapıyı açınca karşılarında Mehmet Bey: üstü başı dağılmış, ceketsiz, eski bir kazakta, şapkasız. Gözleri parlamış.

Kusura bakmayın diyor, davet beklemeden içeri adımını atıyor. Evde oturamadım Çok boştu orası.

Tütün, serin gece havası Elinde o meşhur yulaflı bisküvi paketi.

Baba, bir şey mi var? telaşlanıyor Tolga. Tansiyonun mu çıktı?

Yoo Sadece sizi görmek istedim.

Meryemin boğazındaki düğüm çözülüyor. Ayşe Hanımın cenazesini, ellerinde şapka büküldükçe bükülen o bakışı anımsıyor. Sanki koordinatlarını kaybetmiş bir insan gözleri…

O gece de mutfakta çay koyup hiç espri yapmadan sessizce oturuyorlar. Bazen tek tek cümleler:

O, gece çay içmeyi çok severdi…

Eli bisküviyi kırarken titriyor.

Bisküviyi markette görünce hatırladım. Tanıştığımızda o raftakini alıyorduk. Aynı kutuya uzanmıştı elimiz Siz alın, ben formuma dikkat ediyorum dedi. O günü aklımda karar verdim: Bu kadınla evlenmeliyim.

O gece Meryem, sinirlenemiyor; sadece acıyor.

Ne zaman isterseniz gelin Mehmet Bey, uğurlarken diyor. Biz hep buradayız.

Sözünü harfiyen tutuyor Mehmet Bey. Ona ne zaman gerekse, geliyor. O ihtiyaç ise en çok gece yarısı oluyor.

İlkten haftada bir, sonra daha sık Derken Meryem aralardaki uzun boşlukları hatırlayamiyor bile.

***

Tolga ile konuyu açınca, kocası hep omuz silkiyor.

Bilirsin, babam hep gececiydi, diyor. Gençliğinde de sabaha kadar kitap okur, çalışırdı. Ben çocukken de, gece ikiye kadar bizim evin mutfağında.

Ama o zaman kendi evindeydi, nazikçe karşı çıkıyor Meryem. Şimdi ise bizim evde.

Bizim ev onun için o eski yerin devamı gibi, özür diliyor adeta Tolga. Orada yalnız kalıyor. Korkuyor, geceleri daha çok.

Ben de korkuyorum, dürüstçe söylüyor Meryem. Çünkü uykusuzum, Elif uyanıyor, her zilde yangın alarmı gibi fırlıyorum.

Tolga susuyor. Onlarla babasının arasında geçmişten kalan bir şey var, Tolga hem kızgın hem anlayışlı. O babam sonuçta cümlesi hep Meryem ile yüzleşmelerinin önünü tıkıyor.

Bir gece, Meryem mutfağa gitmemeye karar veriyor.

Yatakta yattığını, uyuyormuş gibi yaptığını; Tolganın kalkıp kapıyı açtığını duyuyor. Sonra sadece ufak sesler Yarım saat sonra tuhaf bir mırıldanma geliyor. Merak, yorgunluğa baskın çıkıyor. Kapı aralığından sessizce bakıyor.

Mehmet Bey yalnız başına, masada oturuyor. Tolga çoktan yatmış. Fotoğraf yığılı. Masadaki masa lambasının ışığı küçük bir tiyatro sahnesi gibi.

Ayşe bak, ne güzelsin burada diyor eski fotoğrafa. Bu elbiseyle Eğer kilo alırsam beni eskisi gibi sever misin? demiştin. Ben de cevap veremedim. Halbuki Sen benim demeliydim.

Fotoğrafı çeviriyor.

Tolga burada daha sümüklü, şu televizyonda hep film izlendi. Hani komşu gece birde gelmişti de, üçe kadar bırakmamıştık? Kapılar hep açık kalsın, ne zaman gideceğimiz belli olmaz, demiştin.

Yarım sesli sohbet ettiği kendiyle, hem anı hem bir rica: Lütfen, bana gece de olsa açık bir ev bırakın.

Meryem kapıdan izlerken, kayınpederinin canavar olmadığını anlıyor. Sadece yolunu kaybetmiş, koca bir gecede çocuklaşmış bir adam.

Siniri geçmiyor; ama ona acı bir burukluk da ekleniyor.

***

Bir gece olaya mizahla yaklaşmaya kalkıyor.

Erken yaz gecesi, pencere açık; zil tam randevusuna uygun çalıyor. Meryem sabahlık yerine üzerindeki çiçekli saten cübbeyi çekiyor, gözüne de üniversiteden Pınarın hediye ettiği uyku maskesini alıp alnına takıyor.

Bak, yıldız gibisin, diyor Tolga.

Bu gece Mehmet Beyin gece seansı var, diyor alayla. Giriş: çay, bisküvi, uykusuzluk!

Mehmet Bey kahkaha atıyor.

Vay be, gençlik ne güzel! diyor hayranlıkla. Siz de yaşlandınız sandım; ondan hemen uyuyorsunuz sanırım.

Mutfakta gösterişli bir şekilde yeni kahve kavanozunu çıkarıyor, ocak için alarmı tıklatıyor.

Şimdi geceyarısı gelenekleri başlatabiliriz, diyor. Çay, bisküvi, akordeon! Ama ne yazık ki sabah uyanmak iptal olmuyor.

Olsun, elini sallıyor. Gençken de trenlerde gece yolculuğu yapardık. Neler konuştuk, çay bardakları, herkes bir olmuş gibiydi. Geceler hep daha güzeldi.

Ve ekliyor:

Hayatta bazı kapıları hep açık tutmak lazım. Belki birinin çok ihtiyacı vardır.

Cümle, içine işliyor Meryemin, hem tatlı hem tehlikeli.

Kimi zaman o birileri evde yaşayanları unutuyor, diye geçiriyor içinden ama dışarıya yalnızca:

Ama bazen pencereyi de kapatmak lazım, insanı hasta etmesin diye.

Her zamanki gibi, Mehmet Bey imayı hiç anlamıyor. Sırayla masallar anlatıyor, Meryemin gözlerinde ise sessiz bir öfke birikiyor.

***

Bir gece kapıyı açmamaya karar veriyor.

Elif hasta, ateşi var. Bütün gece uyanıklar. Meryem kızını yeni yatırmışken kapı zili yine araya araya çalıyor.

Lütfen, şimdi olmaz, diye fısıldıyor.

Tolga nöbette, evde ikisi Meryem duruyor. Zil tekrar çalıyor. Bir daha. Sonra sessizlik.

Oturduğu yerde sayıyor: Yüz, iki yüz Yüreği küt küt. Bak işte, bir defa açmadın, dünya batmadı, diyor iç sesi.

Sabah çöp atmaya çıkarken kapıda yeşil market poşeti. İçinde yulaflı bisküvi. Poşetin üzerinde çocuk el yazısı gibi bir not: Uyuyordunuz, hiç rahatsız etmek istemedim. M.

Hepsi bu. Ne sitem ne şikayet. Sadece o bisküvi.

Hem suçluluk hem de kendine kızgınlık hissediyor Meryem: Neden ben kötü hissediyorum ki, sadece uyumak istiyorum diye?

***

Bir sonraki gece ziyaretinden sonra ev, sanki ıslak bir battaniye gibi ağır ve soğuk kalıyor.

Elif yine hastalanıyor; birkaç kere mutfağa çıplak ayakla koşmuş, Mehmet Beyin fıkralarını dinlemişken. Gece ateşleniyor. Meryemin gözlerinde sabah adeta kara gölgeler uzanıyor. İşte de kahve kupaları arasında zar zor dayanıyor.

Akşam eve döndüğünde, tencereyi ocağa koyarken, Tolgaya bakıyor ve bir şeyin koptuğunu hissediyor.

Devam edemeyeceğim artık böyle, göz göze gelmeden söylüyor.

Ne demek, Tolga tam çaydanlıkla uğraşıyor.

Yani, hızla dönüyor Meryem, onun o gece düzeninde yaşayamıyorum. Biz nöbetçi çayhane değiliz, acil servis gibi 7/24 çağrı almıyoruz. Çocuğum var, işim var, artık kendi evimde yabancı gibi hissediyorum.

Tolga tam klasik ama o demeye yelteniyor, Meryem elini kaldırıyor.

Dur bakalım. Hep o senin baban, yalnız, acısı var Peki ben kimim? Ben eşim, anneyim, benim de bedenim var, sinirim, alanım var. Ama soran yok; bana kimse sormuyor.

Tolga susuyor.

En azından, dudaklarını sıkıyor Meryem, bu akşam o geldiğinde üçümüz konuşalım. Cidden, şakasız. Ben geceleri artık kapı çalmasın istiyorum.

Yani gelmesini istemiyor musun? Tolga ürkekçe.

Sadece gündüz gelsin istiyorum. Akşam dokuzdan önce. Hayatımızdan çıkarmıyorum, sadece gece düzenimizi istiyorum.

Tolga derin nefes alıyor.

Kırılabilir, homurdanıyor.

Zaten ben de kırıldım artık, sessizce. Bir yıldır idare ettim. Her tamam deyişimi, küçük teslimiyetlere çevirdiniz.

Bu açık sözler birden havada berrak kalıyor. Tolga bakışını kaçırıyor.

Tamam, diyor. Bu akşam deneriz. Ben yanında olurum.

***

O gece elinde film kutusuyla gelen Mehmet Beyi gören Meryem, taşlar yerine oturuyor.

Üzerinde Aile Kutlamaları 1979 yazıyor. Mehmet Bey ceketi sandalyeye atıyor, kutuyu masaya sanki hazineymiş gibi koyuyor.

Gör bak, diyor, buldum! Bir ömre bedel.

Hazır, konuşalım mı önce biraz? Meryem dikkatlice.

Neyi konuşacağız ki, şaşıyor Mehmet Bey. Önce bulduğumuz filme sevinelim, sonra hüzünleniriz.

Meryem gözleriyle Tolgadan onay alınca önüne çay bardağını bırakıp, karşısına oturuyor. Kalbi küt küt.

Mehmet Bey, başlıyor, bu filmi bulmanıza çok sevindik. Biz de sizi ağırlamak isteriz. Fakat

Fakat? Geceleri mi konuşacağız dertleri? lafı şakaya vuruyor.

Geceleri de konuşalım: Sizin geceleriniz, bizim gecelerimiz diyor, ciddiyetle Meryem.

Mehmet Beyin suratı asılıyor.

Dinliyorum, diyor daha içe kapanmış.

Sık sık çok geç geliyorsunuz, nazikçe başlıyor Meryem. Ki hep gece yarısından sonra. Anılarınız için geceler özel olabilir; bizim için ise uyku vakti. Tolganın işi var, benim de; Elifin kreşi var. Her defasında düzensiz uyanınca perişan oluyoruz.

Mehmet Beyin kaşları çatılıyor.

Rahatsız mı ediyorum? sesi hafif titriyor.

Tolga araya giriyor:

Baba, asla rahatsız etmiyorsun, diyor. Ama gecenin köründe özellikle Meryem ve Elif için ağır oluyor.

Meryem başını sallar.

Her ondan sonraki zil, benim yüreğimi ağzıma getiriyor, dürüstçe. Elif de sürekli biri kapı çalıyor, kol sıcak oluyor diyor. O uyuyamıyor.

Mehmet Bey kutuya bakıyor, sonra tekrar Tolga’ya.

Sanki hep eskisi gibi sandım. Ayşe ile geceleri çay, sohbet Kapımız hep açık olurdu. Geceleri kapı çalınıyorsa bir sebebi vardır, derdi.

Ama şimdi bizim de geceye ihtiyacımız var, kararlılıkla Meryem. Bizim için de kapılar geceleri kapalı olmalı. Size kızgın değiliz, kendimize ve kızımıza sevgimizden.

Kısa bir sessizlik.

Mehmet Bey ellerine bakıyor, hafif titrekler.

Yani gelmemi istemiyor musunuz?

Elbette istiyoruz, aceleyle Meryem. Fakat saat birde olmaz. Gündüz, akşam dokuzdan önce, telefonla haber verin. O zaman özel çayınızı da alırız, hazırlanırız.

Tolga ekliyor:

Baba, biz senden çay içmeyi seve seve isteriz. Ama bayılacakken değil, normal saatte.

Mehmet Bey uzun süre konuşmuyor. Sonra sesi çok hafif çıkıyor:

Hiç böyle düşündüğünüzü fark etmemiştim. Kendi uykum yoksa herkesin de öyledir sandım

Meryemin göğsünden bir taş kalkıyor.

Mehmet Bey kötü niyetli biri değil, sadece zaman kavramını kaybetmiş Çünkü kendi zamanı sanki Ayşe Hanımın öldüğü gece durmuş kalmış.

Şöyle yapalım, yumuşakça Meryem, filmi birlikte izleyelim. Ama gece değil, cumartesi gündüz. Hep birlikte; Elif de gelsin. Çay bisküvi, sanki 1979 yılbaşı gibi.

Mehmet Bey kutuya, sonra Meryeme bakıyor.

Ya gece canım sıkılırsa başlıyor, tamamlayamıyor.

Çok kötü hissederseniz, sakince açıklıyor Meryem, arayın, telefona bakarız. Ama her gün değil; gerçekten bir şey olursa. Canım çay çekti ise, gündüze bırakalım.

Tolga da başını sallar.

Baba, gece uykusuzken seni dinlemiyorum bile. Normal zamanda konuşmak istiyorum.

Mehmet Bey hüzünle gülümsüyor.

Eski kafalıyım, diyor. On dakika diye geldiğimde zararsız sayıyordum.

On dakika, yıllık toplandı, gülümsüyor Meryem.

Başını sallar.

Tamam. Deneyelim. Şimdi eve döneyim en iyisi.

Kapıya kadar geçireyim, diyor Meryem.

Holde uzunca ceketiyle oyalanıyor.

Meryemciğim, diyelim yine gece yanlışlıkla ararsam

O zaman kötü hissettiğinizi sanırım, der içtenlikle. Üzülürüm, ama kapıyı hep açmam artık. Ben de insanım.

Mehmet Bey başını sallar. Bakışında bu sefer başka bir şey var; belki dürüstlüğüne duyulan saygı.

***

Cumartesi günü geliyor. Salonun ortasına bir tanıdıktan alınan efsane eski projeksiyon yerleştirilmiş. Oda mini sinema olmuş; perdeler örtük, duvarda beyaz çarşaf.

Mehmet Bey sandalyede en önde, kutuyu hazine gibi bırakmış. Elif kucağında peluş tavşanıyla Meryemin dizinde. Tolga kablolarla boğuşmakta

Sonunda projektör çalışıyor, loşlukta ışık hüzmesiyle soluk kareler duvara düşüyor.

Pamuk elbiseli genç bir kadın gülümsemesi adeta güneş. Yanında genç Mehmet Bey. Aralarında küçük, tombulca Tolga.

Ekranda yılbaşı sofrası, mandalinalar, salatalar. Kamera bir kartona yazılmış notu gösteriyor: Evimizi hep açık tutarız, gece de olsa ailemiz için.

Meryemin göğsüne oturuyor not.

Mehmet Bey sessizce hıçkırıyor.

Bunu Ayşe yazmıştı diyor. Herkes bilsin, isterdi

Filmde Ayşe Hanım bir kapıyı gülerek açıyor, biri: Buyursunlar! diyor. Parıltı, neşe, hareket Saat görünür: 01:05. Ellerle titrek bir yazı: Evde canı gönülden, kapı daima açık.

Mehmet Bey sessizce hüngür hüngür ağlıyor. Meryem, Elifin ağırlığını karanlıkta hissediyor; kız uykuda, elini annesinin boynuna sarmış.

Projektör çalışıyor, kareler akarken: Ayşe Hanım tabak silerken, Mehmet Bey yanağını öperken küçük Tolga, yılbaşı ağacı etrafında fır fır.

Meryem anlıyor: Gece ziyaretleri bir alışkanlık değil, Mehmet Beyin ne pahasına olursa olsun eskiyi, o kapıları açma arzusunun çaresizliği.

Projektör bitince oda loş karanlığa gömülüyor. Elif, annesine yapışık uyuyor.

Mehmet Bey yüzünü ellerine alıp siliyor.

Kusura bakmayın, diyor. Bir iyilik yaptığımı sandım. Gece size gelince yalnız olmayayım dedim.

Sessizce Meryem:

Hala yalnız değilsiniz. Ama şimdi kapılarımızı gündüz açalım.

Bir kaç gün sonra Meryem markete gider. Yeşil paketli yulaflı bisküviyi ve üstünde dağ resimleri olan şık bir termosu alır 8 saate kadar sıcak tutar diyor etiketi.

Evde termosu kutuya sarar, yanına bisküviyi ve anahtara şık bir anahtarlık koyar.

Küçük bir karta yazar: Mehmet Bey, evimiz her zaman size açık. Özellikle gündüz. Termos içinizi her zaman ısıtsın diye. Anahtar kahvaltıya geldiğinizde kullanmanız için. Lütfen aramayı unutmayın. Sevgiler: Meryem, Tolga, Elif.

İlk defa kendi aramasıyla, gündüz Mehmet Beye telefon açar.

Mehmet Bey, merhaba, der. Yarın çay var bizde. Sabah gelin, size en uygun saatte, ama öğlenden önce.

Mehmet Bey gülüyor, sesinde rahatlık.

Resmî davetiye mi bu? diyor.

Bu, yeni gelenek başlatmak için, cevaplıyor Meryem. Gece nöbetini bırakalım!

Ertesi gün Mehmet Bey tam onda gelir. Önceden arar: Çıkıyorum, hazır olun. Kapıda temiz gömlekle, elinde papatya buketiyle.

Sana, Meryemciğim, biraz mahcup. Sabırlı olduğun için.

Kolunun altında ise gece şapkalı peluş bir ayı.

Elifimize, der. Geceleri dedesi ona rüyasında masallar anlatsın diye.

Meryem gönülden gülüyor.

Buyurun, der. Çay hazır.

Mutfakta güneş masada kareler çiziyor. Çay sıcak. Bisküviler çıtır. Elif kucakladığı ayıyla mutlu. Tolga babasına yeni projeden bahsediyor, babası gece treniyle gündüz trenini karıştırdığı eski bir fıkrayla karşılık veriyor

Aynı Mehmet Bey, aynı hikâyeler, ama farklı zaman. Gece yerine sabah, sürpriz baskın yerine planlı ziyaret.

Akşam Elifi yatırırken Meryem duyuyor:

Anne, bu gece dedemi rüyamda görmedim.

Nasıl hissettin? diye soruyor Meryem.

İyi diyor düşündü. Sadece uyudum. Ama sabah gelmişti ya, o gerçek!

Meryem karanlıkta gülümsüyor.

Umarım hep öyle olur, fısıldıyor.

Gece saat 01:15 olduğunda ev sessiz Kapı zili çalmıyor. Meryem uzun zaman sonra ilk kez kendi uyanıyor: uykusunu almış olarak, başkasının alışkanlığıyla değil.

Anlıyor ki, sınırlarını söylemeyi öğrenmiş; ne bağırarak, ne utanarak, sadece sözle Ve dünya dağılmadı. Kayınpederi hayatlarından kaybolmadı sadece birdenbire gece gelmemeye başladı.

Bu da Meryemin, ve bu evde yaşayan herkesin, küçük zaferiydi.

Rate article
Lifequest
Gecenin Misafiri ve Huzurun Bedeli