Ben Artık Yokum

Yokum ben

Yine mi aldın o gereksiz şeyi? Gençer poşeti masanın üstüne koyarken içinden bir şeyler şıngırdadı. Sana kaç kere dedim, Velur almayacaksın. Hem pahalı, hem de ne amacı var, anlamıyorum.

Nermin Hanım pencerenin önünde durmuş, bahçeyi seyrediyordu. Karşı binadaki yedi yaşlarında bir kız çocuğu güvercinleri kovalıyor, kuşlar bulut gibi havalanıp dağılıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yerde buluşuyorlardı yine. Nermin izliyor ve kendine ne zaman son kez canı istedi diye bir şey aldığını hatırlamaya çalışıyordu. Sırf istediği için, başka neden olmadan.

El kremi bu, Gençer. Üç yüz seksen lira.

Üç yüz seksen lira işte. Para hesabı yapmayı unuttun mu?

Cevap vermedi. Döndü, poşeti aldı, küçük altın renkli kapağı olan kavanozu çıkarıp pencere önündeki sardunyanın yanına koydu. O sardunyanın uzun zamandır çiçek açmadığını biliyordu. Hep ilgilenmeyi düşünüyordu, ama fırsat bulamamıştı bir türlü.

Nermin… Sana söylüyorum.

Duyuyorum seni, Gençer.

Mutfakta buzdolabını açtı, akşam yemeğini düşünmeye başladı. Ardında adımlarının sesini, sonra da çalışma odasının sertçe kapanan kapısını duydu. Derin bir nefes aldı.

Elli sekiz yaşındaydı. Bursada, Fatih Mahallesinde üç odalı bir dairede oturuyordu. Gençer Yalçın ile yirmi dokuz yıldır evliydi. Bir oğulları vardı; Arda. O Ankarada yaşıyor, pazar günleri arıyordu, bazen aramıyordu. Şehirden kırk kilometre uzakta bir yazlıkları vardı, bir arabaları sadece Gençer kullanırdı. Nermin, belediye kütüphanesinde on sekiz yıldır çalışıyordu; baş kütüphaneciydi.

Bir hayat vardı. Kimse bunu ondan almamıştı.

Tavuk göğsü çıkardı, kesme tahtasına koydu, bıçağı eline aldı. Karşı apartmandaki kız gitmiş, güvercinler de dağılmıştı. Avluda kimse yoktu, gri asfalttaki çatlaklardan geçen yılki otlar fışkırmıştı.

Bıçağı tutmuş, ama hâlâ bir şey doğramamıştı. Elinde sadece bıçakla öylece dikildi.

Sonra bıçağı bıraktı, pencereye yanaştı, krem kavanozunu açtı. Hafif çiçeksi bir kokusu vardı. Elinin üstüne biraz sürdü, ovaladı. Cilt hemen emdi, sanki birisi elini hafifçe tutsun istemiş gibi bir his bırakmıştı.

Kavanozu kapatıp tavuğu doğramaya koyuldu.

O akşam sıradandı. Gençer sessizce yemek yiyip haberleri izledi, sonra yattı. Nermin uzun süre mutfakta soğumuş çayla oturdu, eski bir bahçe dergisini karıştırdı. Okuduğu yoktu, öylesine vakit geçti.

Sabah işe gittiğinde, dergi bölümünde ağlayan Lütfiyeyi buldu.

Lütfiye, ne oldu?

Lütfiye Erel, Nerminden üç yaş büyüktü. En eskisiydi kütüphane çalışanlarının, hangi kitabın nerede olduğunu ezbere bilirdi. Ama hiç ağladığını görmemişti Nermin.

Bir şey yok, Lütfiye el sallayıp mendil çıkardı. Kusura bakma, özel mesele.

Anlatmak istersen dinlerim.

Anlatılacak bir şey yok, burnunu çekti, mendili sakladı. Kızım aradı dün gece. Anne, artık eskidin, dedi. Birebir böyle söyledi. Eskidin.

Nasıl yani?

Bildiğin gibi. Kocasıyla nasıl konuşmalı dedim, tecrübemle. O da bana, Anne senin tavsiyelerin eski dünya işi, bugünün insanlarını anlamıyorsun, dedi. Lütfiye dergileri düzeltti usulca. Belki de haklı.

Bence değil, dedi Nermin.

Nereden biliyorsun ki?

Nerminin cevabı yoktu. Sessizce yan yana durup kitap ve eski ahşabın kokusunu dinlediler. Sonra herkes yerine döndü.

Öğle arasında dışarı çıktı. Nisanın serin ama aydınlık havasında parka yürüdü, bankta oturup gözlerini kapadı. Kapalı gözlerinin ardında turuncu bir ışık süzülüyordu. Lütfiyeyi düşündü, o eskidin sözü kafasında dolaşıyordu.

Sonra kendini düşündü.

Nermin Yalçın, kızlık soyadı Demir. 1966da Bursada doğmuştu. Eğitim fakültesinin Türkçe bölümünden mezundu. Yirmi dokuzunda evlenmişti, o zamana göre geç sayılırdı. Gençer mühendis, ciddi, güvenilir bir adamdı. Bir sene sonra Arda doğdu. Nermin doğum iznine ayrıldı, sonra yarım gün çalıştı, bir ara annesini yanına aldı, annesi vefat ettikten sonra tekrar işe döndü. Hayat böylece şekillendi. Gösterişsiz, fazlası olmadan.

Bir yerde kaybedilen bir şey vardı. Ne olduğunu artık adlandıramıyordu. Olduğunu hissetti, ama çoktan yitmişti.

Gözlerini açtı. Karşısındaki erik ağacı küçük beyaz çiçeklerle açmıştı; inanılmaz derecede narin. Ona bakarken, otuz yıldır resim yapmadığını düşündü. Üniversitede resim yapardı; pastel boyalarla, kendi için. Sonra vakit olmadı, sonra gereksiz göründü, unutuldu.

Telefonunu çıkarıp Ardayı aradı, üçüncü çalışta açtı; sesi yoğundu.

Anne, selam. İyi misin?

İyiyim. Sadece aramak istedim.

Bak ben toplantıdayım neredeyse, akşam arasam olur mu?

Tabii. Ara.

Aramadı. Bu da sıradandı artık.

Kütüphaneden çıktığında, fırından ekmek aldı. Eve dönerken, bu yolu on sekiz yıldır adım adım bildiğini, kaldırımların her taşını ezbere tanıdığını düşündü.

Eve erken gelen Gençer bilgisayar başındaydı.

Akşam yemeği yiyecek misin?

Sonra.

Ocağa su koydu, dolaptan kalan çorbayı aldı. Isınırken pencere önündeki o krem kavanozuna bakakaldı. Güzel ama lüzumsuz bir kavanozdu. Gençer haklıydı belki, üç yüz seksen lira. Niye aldım ki?

Ama sonra kokusunun güzel olduğunu düşündü yine.

Bıraktı kavanozu yerinde.

İki hafta geçti, hayat olağan haliyle sürdü. Sonra kütüphaneye Sevilay geldi.

Nermin onu hemen fark etti. Kırk beş yaşlarında, vişne rengi pardesü giymiş, kısa saçlı, oldukça toparlanmış bir kadındı. Üye olmak istediğini, psikoloji ve sulu boya üzerine kitap sorduğunu söyledi.

Sulu boya mı? diye tekrar etti Nermin.

Evet. Çocukken biraz uğraşıyordum, tekrar denemek istiyorum.

Yeni kartını verdi, ilgili rafları gösterdi. Sevilay kendinden emin adımlarla kitapları inceledi. Nermin bakışlarını kaçırmadan izledi; kadında adını koyamadığı bir bütünlük ve özgüven vardı.

Yarım saat sonra Sevilay kitaplarla geldi, psikoloji bölümünü göstererek sordu:

Şunlardan bir şey okur musun?

Ara sıra.

Uzun zamandır mı buradasın?

On sekiz yıldır.

Sevilay dikkatli bakışlarla süzdü, yargılamadan, sadece dinleyerek.

Uzun zaman, dedi.

Evet.

Seviyor musun?

Cevaplamak zor geldi. Basit ama cevapsız bir soruydu.

Seviyorum, dedi Nermin. Kitapları, insanları, bu yeri seviyorum. Alışkanlık belki de.

Alışkanlık, diye tekrar etti Sevilay, sözcükle tartarak. Anlıyorum.

Ertesi hafta tekrar geldi, sulu boya albümü istedi. Nermin ince bir albüm bulup verdi. Sevilay kitabı aldıktan sonra sordu:

Dener misin birlikte?

Neyi denemek?

Resim yapmayı. Her cumartesi bir kurs var. Küçük bir grup, çok rahat. Gelir misin?

Nermin hayır diyecekti ki, ağzından Nerede? çıktı.

Sevilay adresi kâğıda yazdı: Beyaz Işık Sanat Atölyesi, Atatürk Caddesi, cumartesi saat on bir.

Kâğıdı akşam boyunca elinden bırakmadı; önce önlüğüne, sonra pencere kenarına bıraktı, krem kavanozunun yanına. Gençer o kâğıtla ilgilenmedi. Zaten, Nerminin kişisel işlerine yalnızca para veya evle ilgiliyse karışırdı.

Cuma akşamı, yemeğin ortasında söyledi:

Sabah resim kursuna gideceğim.

Gençer tabağından başını kaldırdı.

Nereye?

Atatürk Caddesine, Sevilay çağırdı.

Ne kadar tutacak peki?

Sormadım.

İyi, git bakalım, yapacak işin yok zaten.

Gençer tabağına döndü. Nermin yirmi dokuz yıldır aynı cümleleri duyduğunu fark etti: Yine mi, niye, kaç lira, yapacak işin yok mu?

Peki, dedi. Gideceğim.

Ertesi sabah saat sekizde kalktı. Gri bir kazak, lacivert bir pantolon giydi. Aynada kendine uzun uzun baktı; yüzü genç değildi artık, ama kötü de değildi. Gözleri hâlâ canlıydı. Saçları ağarmıştı ama yoğundu. Elinden tutup yeniden topladı, kremi ellerine ve biraz da boynuna sürdü.

Dokuzda çıktı; acele etmeden.

Atölye taş binalı bir hanın ikinci katındaydı; içi yenilenmiş, bembeyaz duvarlı, geniş camlı sımsıcak bir yerdi. Nermin içeri girdi.

Sevilay oradaydı, ayrıca dört kadın ve kırklarında bir adam da. Hepsi uzun bir masanın başında, önlerinde sulu boya takımı, bir bardak su ve kâğıt sayfası vardı.

Nermin! Sevilay el salladı. Hoş geldin.

Zeynep adında genç bir kadın dersi verdi; bugün leylak dalı çizmelerini istedi. Nermin fırçayı eline aldığında elinin titrediğini fark etti. Heyecandan değil, alışkanlık yokluğundan.

Sonucun güzel olmasından ziyade, su ve renkle ilgilenin, dedi Zeynep.

Nermin ilk fırça darbesini yaptı. Mor boya kağıtta dağıldı, mavilerle birleşti. Bir iki, sonra üç fırça daha attı. Boyanın tahmin etmediği yerlere kaymasına şaşırarak bakakaldı. Yanında Sevilay, karşıda o tombulca adam, kimse sonucundan memnun değildi.

Bir saat sonra bakınca, dal leylak değildi, morumsu bir bulut gibiydi ama canlıydı. Kendi yapmıştı.

Güzel, dedi karşısında oturan, adının Gül olduğunu öğrendiği yaşlıca bir kadın.

Sanmam, dedi Nermin.

Bence var bir havası.

Yeniden baktı. Belki de vardı.

Ders çıkışı Sevilayla yakındaki kafede kahve içtiler. Sevilay sordu:

Beğendin mi?

Evet, şaşırdım.

Daha önce anlamıştım. Bazen bakınca bir şey görüyorsun ama doğrudan bakmaya cesaretin yok gibi.

Nermin cevap vermedi. Sonra sordu:

Uzun zamandır Bursada mısın?

Üç yıl. Önce Konyadaydım. Boşandıktan sonra geldim.

Zor muydu?

Başta zordu. Sonrası kolaylaştı. Sonra keyifli bile oldu.

Keyifli?

Kendimle baş başa olmak. Kendimi tanıyamadığım ne çok yönüm varmış. Samimi ve sıcak gülümsedi. Sen evli misin?

Yirmi dokuz senedir.

İyi mi?

Nermin kaşığı karıştırdı.

Değişiyor, dedi.

Sevilay daha fazla sormadı. Bu özelliği de güzeldi.

Evde Gençer yine futbol izliyordu. Ne sordu ne ilgilendi. Nermin yalnız başına yemeğini yedi, leylak dalı resmini sardunyanın yanına dibine dayadı. Sardunya daha canlıydı sanki. Kırmızı bir tomurcuk vardı üzerinde; farkında olmadan açılmıştı.

Ertesi hafta tekrar gitti. Sonra yine. Sevilay her derste vardı. Ders sonraları sohbete başladılar; başta yarım saat, sonra daha uzun. Nermin kütüphaneyi, kitapları, okurları anlattı. Sevilay küçük bir inşaat firmasında muhasebeciydi; Konyayı, Konyada babasıyla kalan kızını anlattı.

Bir gün Nermin sordu:

Burada yalnız kalıyor musun?

Bazen. Ama bu başka bir yalnızlık. Eskisi gibi değil.

Nasıl yani?

Sevilay ellerini masaya koydu.

Eskiden yanımda biri vardı, yine de yalnızdım. O çok ağırdı. Şimdi yalnızım ama yapayalnız hissetmiyorum. Farkı anladın mı?

Nermin evet, diye içinden geçirdi. Söylemedi, ama içinde bir şey kıpırdadı. Nehirde buz nasıl çözülürse, öyle.

Mayısta kütüphanede ilçe kültür etkinliği için öneri istendi. Müdire Meryem Hanım dedi ki:

Bir farklılık lazım, kim önerir?

Herkes sustu. Nerminin kafasında bir şeyler dolaşıyordu.

Kadınlar üzerine, dedi Nermin.

Nasıl yani?

Mahalledeki kadınlar gelsin, hayatlarından hikâyeler anlatsın. Süslemeden, gösterişsiz. El işleri, resimleri de sergilensin. Sıcacık bir ortam.

Farklı, dedi Meryem Hanım. Deneyelim o halde.

Ben hazırlarım, dedi Nermin, şaşırarak.

Meryem Hanım dikkatlice baktı.

Peki o zaman, görevi sen alıyorsun.

Toplantıdan çıkınca hemen Sevilayı aradı. Sevindi, Ben de varım, dedi. Sulu boyada tanıdıkları Gül Hanımı da sormalarını önerdi; o seramik yapıyordu. Gül altmış iki yaşında, üç sene önce emekli olmuştu, küçük kuş heykelleri yapıp bazen satıyordu.

Programı hazırlamaya başladı. Akşamları Gençer odasına çekilince, masaya oturup defterine yazıyor, çiziyor, tekrar yazıyordu. Alışılmışı değil, yeni bir şey yaratıyor olmanın tuhaf keyfi vardı.

Bir akşam Gençer su almak için mutfağa çıktı, onu defter başında gördü.

Ne yazıyorsun?

İş, etkinlik hazırlığı.

Kütüphanede yine.

Evet.

Omuz silkti.

Akşam yemeği yine soğumuş.

Özür dilerim, bir dahaki sefere hazırlarım.

Gençer çıktı. Nermin ona bakınca, Yemek soğuk, dediğini fark etti; Daha canlı, farklısın demedi. Hep yemek, hep düzen.

Haziran üçüncü haftasına etkinlik tarihi kondu. Dört kadın ayarlandı: Sevilay, Gül, bir emekli edebiyat öğretmeni, bir de Zeynep; genç sulu boya hocası. Af iş hazırladı, mahalleye astı, gazeteye verdi. Kimse gelmez, diye kaygılandı. Ama otuzdan fazla kişi geldi, çoğu kadın. En genci yirmi beş, en yaşlısı seksen üzerindeydi.

Nermin açılış konuşmasını çok uzatmadı, Dinlemek için buradayız, bu en önemlisi, dedi. Sözü Gül Hanım aldı. Emekli olunca ne yapacağımı bilemedim, ilk altı ay evde tıkılıp kaldım, fazla geldim. Sonra seramikle tanıştım. Meğer ellerim varmış dedi. Salon güldü, ama sıcak bir gülüştü.

Sevilay taşınmanın, sıfırdan başlamanın korkusunu, ilk başlarda alışkanlıklardan korktuğunu; Eskisinden değil, alışkanlıktan korkuyormuşum, dedi. Nermin bunu unutmak istemedi.

Emekli öğretmen iki şiir okudu; başta sesi titredi, sonra toparladı. Biri alkışladı, ardından herkes.

Etkinlikten sonra Lütfiyeyle sandalyeleri topladılar.

Nermin, çok güzel oldu vallahi, dedi Lütfiye.

Hiç ummadığım kadar oldu.

Sen insanlarla iyisin. Her zaman öyleydin, ama kendine hiç izin vermedin.

Nermin ona baktı.

Gerçekten mi?

Biliyorum; on sekiz yıldır yan yanayız.

Başkasının bıraktığı bir atkıyı vestiyere astı. Lütfiye haklıydı. İlk kez bu kadar açık olduğunu hissetti.

Evde Gençer uyuyordu. Sessizce soydun, mutfağa geçip bir bardak su içtin. Sardunyanın yanında krem ve sulu boya resmi duruyordu. Sardunya dört kırmızı çiçek açmıştı.

Yavaşça krem sürdü ellerine; sardunyaya, Sevilaya, Ben aslında yeniyi değil, eskiyi korkuyordum, sözüne düşündü.

Sabah Gençer sordu:

Akşam nasıldı?

Güzeldi. Kalabalıktı.

Orada da yemek yedin mi?

Çay vardı.

Çayla doyunur mu. Telefona daldı.

Nermin bir fincan kahve alıp balkona çıktı. Sabah erkendi, bahçede kimse yoktu, ıhlamur kokuyordu. Gençerin sorduğu yemekti. Sevgi buydu onun için. Yirmi dokuz yıldır bu şekli özü sandı; meğer özü yokmuş, ya da çoktan gitmiş.

Bunu yeni yeni hissetmeye başladım.

Temmuzda Arda aradı. Çarşamba günüydü, tuhaftı.

Anne selam, nasılsın?

İyiyim, bir şey mi oldu?

Yok, yok. Sadece… Sevilay bana yazmış. Senin etkinliklerine bayıldığını, çok başarılı bulduğunu yazmış. Bilmiyordum.

Sormadın ki hiç.

Sessizlik.

Anne, affet. Sormamışım. Anlatır mısın biraz?

Nermin anlattı. Resimleri, şiirleri, dolu salonu. Arda dinledi, sonra dedi ki:

Harikasın. Valla.

Teşekkürler.

Daha önce yapıyor muydun böyle işler?

Hayır, ilk kez.

Keşke daha önce başlasaydın.

Keşke, dedi.

Bir de sordu:

Anne, siz babamla iyi misiniz?

Nermin pencereden baktı. Temmuz güneşiyle iki çocuk top oynuyordu.

Alıştık, dedi.

Bu iyi mi, kötü mü?

Henüz bilmiyorum.

Arda başka şey sormadı, Ağustosta gelirim, dedi, kapattı. Nermin pencere önünde bir süre oyalanıp düşüncelere daldı.

Ağustosta Arda dört günlüğüne geldi. Görünüşü babasına benziyordu ama karakterinde kendi gibi ince ayar bir dikkat vardı. Sofrada, annesinin anlattıklarını gerçekten dinliyordu.

Bir sabah Gençer yazlığa gidince mutfakta baş başa kalan Arda dedi ki:

Anne, değiştin.

Nasıl?

Açıklaması zor. Daha geniş gibisin. Güldü. Komik biliyorum.

Yok, anladım.

Memnun musun peki?

Kahve fincanını iki eliyle tuttu. Kahve sıcaktı.

Evet dedi. Biraz da korkuyorum açıkçası.

Neden?

Kendimi açıkça görmeye başlayınca, her şeyi daha açık görüyorsun. Hep rahat olmuyor.

Arda başını salladı.

Peki, babam fark ediyor mu bunu?

Babam soğuk yemeği fark ediyor, dedi Nermin. Sonrasında hemen pişman oldu. Affet, haksızlık ediyorum.

Hayır, doğru söylüyorsun. Arda onu dinledi. Onunla konuştun mu?

Ne hakkında?

Sana neyin lazım olduğunu.

Pencereye döndü; dışarıda, yorgun bir eylül, sararmış otlar.

Yapamıyorum galiba, dedi kısık sesle.

Denesene bir.

Arda gittikten sonra odasını toplarken, Bir dene, lafı kafamda döndü. Yirmi dokuz yıl denemedim, diye düşündüm. Aslında konuşmadığım hep ana mevzuydu. Çünkü böyle daha kolay ve güvenliydi. Gençerin gözlerini kaçıran bakışlarıyla zaten mümkün olmuyordu çoğu kez.

Eylül sonunda Meryem Hanım çağırdı, Bütün bölge için ikinci bir etkinlik hazırlığı isteniyor, sorumlu yine sensin, dedi.

Daha çok iş bu, maaşta da iyileştirme olur.

Kabul ediyorum.

Son zamanlarda çok değiştin. Kırılmazsan, daha iyisin dedi.

Kırılmazdım.

Raflara kitap düzenlemeye döndüm. Okuma salonunda eylül güneşi akıyordu.

On sekiz yıl. İlk kez buranın kendime ait bir yer gibi hissettiğini fark ettim.

Sonbaharda evde bir şeyler değişti; ne önce oldu, ne sonra, bilmiyorum. Hepsi aynı anda ve yumuşak.

Gençer giderek daha sık eve geç geldiğimi, cumartesileri sabah dışarı çıktığımı fark etti. Artık kadın kadın arkadaşlarım vardı, onu tanıştırmadım.

Kim bu Sevilay?

Arkadaşım.

Ne zaman edindin sen arkadaş?

Şubatta tanıştık. Kütüphanede.

Hep onunlaymışsın.

Çoğunlukla.

İlk kez gözlerinde alışılmış kınamadan farklı bir şey vardı. Endişe.

Yasakladığım yok, dedi. Sadece alışkanlık değil bu.

Ney?

Senin bunca şeyle meşgul olman.

Karşısına oturdum. Uzun zaman sonra ona kalkanımı indirdim. Yirmi dokuz yıl kalbimde hayata baktığım adam gibi bakmadım ona.

Gençer, dedim. Yalnız ev ve iş dışında bir şeyler yapmamdan memnun musun?

Bekledi.

Bilmiyorum. Galiba.

Galiba mı?

Değişik, işte Kalktı, camdan baktı. Eskiden yanımdaydın. Şimdi bir yerlere gidiyorsun.

Gitmiyorum. Buradayım.

Buradasın, ama farklı biri.

Onun sırtına baktım. Artık yaşlıca. O da yaşlanmış, görmüyordum.

Gençer, en son ne zaman sohbet ettik? Yemek ya da araba dışında?

Döndü.

Bilmem Konuşuyoruz işte.

Ne hakkında?

Cevapsız kaldı.

İşte böyle, dedim sessizce.

Kasım geldi, büyük bir bölge etkinliğiyle. Üç hafta hazırladım, sekiz kadın, bir seramik sergisi derken, salon tıka basa doldu. Sevilay en çok yardım edenimdi; artık neredeyse her gün buluşuyorduk.

Bir gün, nehir boyunca yürürken dedim ki:

Eskiden nasıl yaşıyordum, bilmiyorum.

Yaşıyordun işte, dedi.

Ben İçimde çok derin bir yere çekilmiş gibiydim, çıkamazdım. Niye?

Niye değil de, Böyle olunca böyle oldu. Dedi, durdu, kasvetli kasım nehrine baktı. Ama değişim başladığında başlar, erken ya da geç değil.

Ben elli sekizim.

Eee?

Çok gibi.

Nermin, cidden mi?

Cidden.

Çok kadın biliyorum; otuz beşinde bitiriyor hayatını, kendini vitrine koyuyor. Sen elli sekizde başlıyorsun. Bence tam zamanı.

Nehre baktım; ağır bir mavilikte barçalar gidiyordu.

Her hafta resim yapıyorum dokuz aydır, biliyor musun?

Biliyorum.

Bugün kendi yazdığım metni okudum etkinlikte. Ezberden değil.

Okudum, canlıydı.

Etkinlik kasımda, cuma günü oldu. Yetmişten fazla kişi geldi. Konuşmamı okudum. Yaşla hayatın durmadığını, bazen gözlerden kaçan kapıların ancak şimdi açıldığını anlatıyordum; ben henüz yeni anlamıştım.

Seksen üç yaşındaki Emine Hanım geldi, Bunu benim için mi söyledin? dedi.

Hepimiz için, dedim.

Yok, ben hissettim. Ben gençken nakış yapardım, bıraktım. Saçmalık sandım. Ama bugün gene canım çekti. Seksen üç yaşındayım, gülerler

Hiç değil.

Gerçek mi?

Gerçek.

Emine Hanım kızıyla yavaşça çıktı. Arkasında yanına bir şey almış gibi yürüdüler.

Aralık sessiz başladı. Artık kendi edebiyat atölyemi yönetiyorum, altı-yedi kişi sürekli geliyor.

Evde gerginlik vardı. Gençer sessizliğe gömüldü. Ben ise artık onun başlatmasını beklemiyordum.

Bir pazar gecesi, çalıştığı odada yanına gittim.

Konuşmamız gerek.

Söyle.

Öyle değil dedim, kapıyı kapattım, sandalyeyi aldım, yanına oturdum. Düzgünce anlatacağım.

Kitabı kapattı, bana döndü.

Hayırdır?

Hiçbir şey olmadı. Ama uzun süredir seninle gerçeği konuşmadım. Hatta hiç konuşmadım.

Susup yüzüme bakınca devam ettim.

Yıllarca yok gibi yaşadım. Vardım, yemek yaptım, işe gittim, bahçeye gittik. Ama içimde çoğu zaman bir eksikti. Bu benim de suçumdur, ama biraz da ikimizin hali. Yan yana, ama konuşmadan.

Gençer başını eğdi.

Boşanmak mı istiyorsun?

Ne istediğimi bilmiyorum. Ama gerçeği konuşmak istiyorum. Gerçekten duymak istiyorum. Görmeni istiyorum beni. Sadece sofrayı, gömleğini değil, beni.

Uzun bir sessizlik oldu.

Yapamam, Nermin, dedi en sonunda. Öğrenmedim böyle olmayı.

Biliyorum. Suçlamıyorum. Yalnız denemek istiyorum. Sende de istek var mı, bunu bilmem gerek.

Cevaplamadan camdan dışarıya baktı. Sonra geri döndü, o eski alışkanlık dışı şaşkın yüzüyle.

Çok değiştin bu sene.

Evet.

Anlamıyorum bazen.

Biliyorum.

Ama gitmeni istemem. Ne buradan, ne de tamamen.

Şaşkınca baktım. Altmış bir yaş, eğilmiş omuzlar. Bildiğini sandığım adamın yepyeni yüzü.

O zaman deneriz, dedim. Kolay vaat etmiyorum. Ama deneriz.

Ocak; soğuk, parlak bir ışık. Kütüphane, atölye, resim. Çoğunu Sevilay götürdü, bir kısmı mutfakta sardunyanın yanında. Sardunya yine açtı. Nihayet saksısını büyüttüm.

Sevilayla seyrek görüştük, onun işi yoğunlaştı, ama telefonlaştık.

Bir defasında dedi ki:

Nermin, etkinlikleri baharda büyütmeyi düşünüyor musun?

Düşünüyorum. Küçük bir festival gibi. Birkaç gün sürecek.

Büyük iş bu!

Ama hoşuma gidiyor, dedim.

Güldü.

Geçen yıl olsa inanmazdım.

Ben de.

Gençerle hâlâ kolay gitmiyordu. Ama daha çok konuşuyorduk. Bazen çözüldü, bazen içine kapandı. Zorlamıyordum.

Şubat ortasında, akşam yemekte dedi ki:

Geçen hafta doktordaydım. Kontrol dediler, hafif tansiyon varmış. İlaç verdiler.

İyi ki gitmişsin.

Niye önce söylemedim, diye sormuyor musun?

Niye söylemedin peki?

Rahatsız etmek istemedim. Çekingen bir yüzle bana baktı. Alışkanlık.

Beni rahatsız etmemeye mi alışkansın?

Evet. Sen de hep yoğunsun zaten.

Baktım: Bu sözün içinde bir şey saklıydı ama çıkaramadım.

Gençer, senin iyi olmadığını, doktora gittiğini bilmek isterim. Bilmek önemli. Anlıyor musun?

Anlıyorum. Başıyla onayladı. Haber vereceğim.

Ben de sana söyleyeceğim.

Aramızda sessizce bir anlaşma oldu. Mutfağa gün ışığı yayılmış, pencere önünde krem ve geçen hafta yaptığım elma dalı resmi, beyaz bir zariflik.

Güzel çizmişsin, dedi Gençer. Sen mi yaptın?

Ben.

İyi bakıp, Yeteneklisin, dedi.

Öğreniyorum.

Şubat sonu, Lütfiye geç aradı.

Nermin, kusura bakma, kızım geldi.

Sevindim. İyi mi?

Barıştık. Onun söylediği, Anne sana haksızlık ettim, yaşlandın lafıma, dedi ve güldü. Bir sorum olacak. Cumartesi kursuna geleyim mi?

Gel. On birde.

Çok kötü yaparım.

Herkes ilk başta kötü yapar.

Cumartesi Lütfiye geldi. Fırçayı beceriksiz tuttu, Zeynep yardım etti. Ya fazla koyu, ya çok sulu sürdü. Morali bozuldu.

Nermin bak, rezalet oldu.

Bence güzel.

Dal değil ki, leke bu.

İlki hep böyle.

Avutuyor musun?

Gerçek söylüyorum; ikinciyi daha iyi yapacaksın.

Gülümsedi.

Hadi bakalım, bakalım.

Martta ilk bahar geldi. Festival başvurusu yaptım, onaylandı. Arda nisan için rezervasyon yaptı, etkinliğe gelecekmiş.

Bir akşam, Gençerin uyuduğu saatte mutfakta oturuyordum. Çatılardan damlayan sular, baharın gelişi. Sardunya pırıl pırıl, üç çiçek açmıştı, bir tomurcuk da açılmak üzere.

Krem kavanozuna baktım. Aslında çoktan boşaldı, ama yine de koydum. Yenisini aldım, aynısından. Gençer ses çıkarmadı.

Defterimi açtım, başına Bir yıl önce bilmediğim, şimdi bildiğim diye yazdım. Baktım, sonra defteri kapattım. Yazmaya gerek yok; çünkü artık bende.

Gece on bire doğru telefon çaldı. Sevilaydı.

Her şey yolunda mı? diye sordum.

Her zamankinden iyi. Sesi başka türlüydü, heyecanlı ve sevinçli. Nermin, sana bir şey söylemem lazım. Kazanda iş teklif ettiler. İyi maaş, kızım da orada. Düşünüyorum.

Sesim duraksadı.

Gitmek mi istiyorsun?

Tam bilmem. Kafam karışık. O yüzden aradım, sen ne dersin?

Sanırım karar verdin, içinden söyledin bile.

Kısa sessizlikten sonra,

Galiba evet, dedi. Evet.

O halde hâlâ niye korkuyorsun?

Burada kalanlar. Kurs, sen, Gülün kuşları, şiirler…

Biz kaybolmayacağız.

Bursa Kazana uzak, Nermin.

Sen bana bir gün, kasımda nehirde ne demiştin, hatırlıyor musun?

Ne demiştim?

Değişim başladığında başlar.

Kıkırdadı.

Akıllıymışım.

Hala akıllısın.

Nermin, bir soru Dürüst ol.

Sor.

Mutlu musun?

Sardunyaya, krem kavanozuna, duvarımdaki resimlere, yazısız deftere baktım.

Kendim oldum, dedim. Sanırım bundan daha önemlisi yok.

Cevap bu mu?

Evet.

Kısa bir sessizlik, sonra:

Senin adına mutlu oldum.

Ben de senin adına.

Nermin…

Evet?

Ben gidersem ne olacak?

Açık deftere, boş sayfaya baktım.

Devam edeceğim, dedim.

O gece anladım ki, biri olmaya başlamak için geç diye bir şey yok. Kendini duymaya başladığında hem kendini, hem başkalarını yeni baştan görüyorsun. Ben de şimdi tam anlamıyla ben olmayı öğreniyorum.

Rate article
Lifequest
Ben Artık Yokum