Ben Yokum
Yine mi aldın bu şeyi? Gençer poşeti sertçe masaya koydu, içinden bir şeyin tıngırtısı duyuldu. Sana demedim mi; Vellura filan yok! Hem pahalı, hem gereksiz.
Nihan Hanım pencerenin yanında, dışarıya dalmış haldeydi. Avluda alt komşunun kızı, yedi yaşında ya var ya yoktu, güvercinleri kovalıyor, kuşlar birden havalanıp dağılıyor, sonra yine asfalta konuyor, hiçbir şey olmamış gibi bir araya geliyorlardı. Nihan onları izliyor, en son ne zaman sırf canı istediği için kendisine bir şey aldığını hatırlamaya çalışıyordu. Sırf istediği için, o kadar.
El kremi Gençer, o kadar. Üç yüz seksen lira.
Üç yüz seksen, üç yüz seksendir. Hesap yapmayı unuttun mu sen?
Cevap vermedi. Dönüp poşeti aldı, küçük altın renkli kapağı olan kavanozu çıkardı, pencere kenarındaki sardunyanın yanına koydu. Sardunya aylardır çiçek açmıyordu. Nihan bir ara bakacaktı, nedenini anlamak için, ama eli hiç gitmemişti.
Nihan, ben seninle konuşuyorum!
Duyuyorum seni, Gençer.
Mutfağa geçti, buzdolabını açtı, akşam yemeğini düşündü. Arkasında onun ağır, düzenli adımlarını, sonra çalışma odasının kapısının sert kapanışını duydu. İçini çekti.
Elli sekiz yaşındaydı. Bursada, Zafer Caddesi’nde üç odalı bir apartman dairesinde yaşıyordu. Yirmi dokuz yıldır Gençer Polatla evliydi. Bir oğulları vardı, Arda; İstanbulda yaşıyor, pazarları arıyor ya da aramıyordu. Şehrin kırk kilometre dışında küçük bir yazlıkları, yalnızca Gençerin sürdüğü bir arabaları, Nihanın on sekiz yıldır başında olduğu belediye kütüphanesinde bir işi vardı.
Bir hayatı vardı. Kimse elinden almamıştı.
Tavuk göğsünü çıkardı, tahtanın üstüne koydu, bıçağı aldı. Dışarıda küçük kız gitmiş, güvercinler de dağılmıştı. Boş, gri, çatlak asfaltın arasından çıkmış geçen yılın otları görünüyor.
Nihan anladı ki, bıçakla elinde öylece duruyor, kesmiyor, bekliyor.
Bıçağı bıraktı, pencereye gitti, el kremi kutusunu açtı. Hafif, çiçeksi bir kokusu vardı. Birazını elinin üstüne sürdü, ovaladı. Derisi hemen emdi, birisi elini tutmuş gibi bir his kaldı.
Kavanozu kapattı, tavuğu doğramaya başladı.
O akşam sıradandı. Gençer sessizce yemeğini yedi, haberleri izledi, yattı. Nihan mutfakta soğumuş çayıyla, eski bir bahçıvanlık dergisinin sayfalarını karıştırdı. Okumuyordu, sadece oturuyordu.
Sabah işe gittiğinde, Lüleyda Karagözü süreli yayınlar reyonunda ağlarken buldu.
Lüleyda, ne oldu?
Lüleyda ondan üç yaş büyük, kütüphanede herkesin yerini ezbere bilen, Nihanın hiç ağladığını görmediği biriydi.
Yok, bir şey yok, el salladı Lüleyda, mendil çıkardı. Boş ver, özel mesele.
Anlatmak istersen dinlerim.
Anlatacak bir şey yok. Burnunu çekti, mendili sakladı. Kızım aradı dün. Anne, sen eski kaldın! dedi bana. Aynen böyle. Eski kaldın.
Ne anlamda?
Yani, ona kocasıyla konuşmayı tavsiye ettim, kendimce. Anne, senin zamanın geçti, dedi. İnsanlar şimdi başka türlü yaşıyor. Dergi yığını düzeltti. Haklı galiba.
Bence haksız, dedi Nihan.
Nereden biliyorsun?
Nihan cevap bulamadı. Yan yana, kitap kokulu rafların arasında bir süre sustular, sonra ikisi de işine gitti.
Öğlen dışarı çıktı Nihan. Nisan güneşi var ama serince, skvera yürüdü, bankta oturup gözlerini kapattı. Kirpiklerinin arkasında turuncu bir aydınlık. Lüleydayı, onun kızını, eski lafını düşündü.
Sonra kendini düşündü.
Nihan Polat, kızlık soyadı Demir, 1966da Bursada doğmuş. Uludağ Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı okumuş. O zamanlara göre geç evlenmiş, yirmi dokuzunda. Gençer mühendis, ciddi, güvenilir görünüyordu. Bir yıl sonra Arda doğmuş. Nihan önce tam zamanlı izne ayrılmış, sonra yarım gün çalışmaya dönmüş, sonra annesini yanına alıp bakmış ve ardından tekrar çalışmaya başlamış. Hayat kendi halinde ilerliyordu; gösterişsiz, sessiz.
Belki de o akışta kaybolan bir şey olmuştu, adını koyamıyordu. Ama biliyordu ki, bir zamanlar vardı. Şimdi yoktu.
Gözlerini açtı. Karşı bankta erik ağacı beyaz beyaz çiçek açmış. Nihan baktı, anladı ki otuz yıldır resim yapmamış. Üniversitedeyken resim yapardı, hobi olarak. Pastelle. Sonra vakti olmamış, sonra utanmış, sonra unutmuş.
Telefonunu çıkarıp oğlunu aradı. Arda üçüncü çağrıda açtı, belli ki meşguldü.
Anne, merhaba, iyi misin?
İyiyim oğlum. Sadece öylesine.
Toplantıdayım neredeyse, geç arayabilir miyim?
Tabii oğlum.
Bir daha aramadı. Buna da alışmıştı.
Nihan kütüphaneye döndü, altıya kadar çalıştı, sonra fırından ekmek alıp eve yürüdü. On sekiz yıldır her güneşli ve yağmurlu iş dönüşünde o yolu yürüdüğünü, her çatlağı, her kıvrımı ezbere bildiğini düşündü.
Gençer ondan önce gelmişti eve. Bilgisayarda bir şeyler okuyordu. Nihan soyundu, mutfağa geçti.
Akşam yemeği ister misin?
Sonra.
Suyu kaynattı, dolaptan kalmış çorbayı buldu. Isıtırken, hala pencere kenarında duran küçük krem kavanozuna bakakaldı. Küçük, güzel bir kutuydu. Gençer haklı belki, üç yüz seksen lira gereksiz harcama. Ama kokusu güzeldi
Kutuyu öylece bıraktı.
İki hafta geçti. Hayat olağan aktı. Sonra kütüphaneye bir kadın geldi: Sevda.
Nihan hemen fark etti onu. Kırk beşlerinde, vişne rengi bir manto, kısa saç, dik duruş. Gelip kayıt olmak ve psikoloji kitapları istedi, ayrıca sulu boya ile ilgili bir şey olup olmadığını sordu.
Sulu boya mı? Nihan şaşırdı.
Evet. Çocukken biraz uğraşırdım. Yeniden başlamak istiyorum.
Nihan üye kartını verdi, rafları gösterdi. Sevda kitapları eline alıp, sayfa çevirip, geri bırakıp tekrar seçerken, Nihan göz ucuyla izledi; bu kadında adını koyamadığı, tamamlanmışlık gibi bir hâl sezdi. Sanki kimseye ihtiyaç duymuyor, kendi kendine yeterli.
Yarım saat sonra Sevda, iki kitapla döndü, psikoloji rafını işaret ederek sordu:
Siz bunlardan okuyor musunuz?
Arada.
Uzun süredir mi buradasınız?
On sekiz yıl.
Sevda dikkatlice baktı yüzüne. Yargılamadan, sadece dinleyerek.
Az değil.
Değil.
Seviyor musunuz?
Nihan bir an tereddüt etti. Soru basitti, cevap değildi.
Seviyorum. Sonra ekledi: Kitapları, insanları. Yer alışılmış.
Alışılmış, diye tekrarladı Sevda, sanki kelimenin ağırlığını ölçüyordu. Anladım.
Gitti.
Ertesi hafta yine geldi. Bir kitabı getirdi, tekrar sulu boya ile ilgili bir şey istedi. Nihan ince bir albüm bulup verdi. Sevda aldı, sonra aniden sordu:
Siz denemek istemez misiniz?
Neyi?
Resim yapmayı. Ben her cumartesi sulu boya atölyesine gidiyorum. Küçük bir grup, çok basit. Gelin.
Nihan hemen hayır demek istedi, hatta ağzını açtı. Ama hayır yerine:
Nerede? diye sordu.
Sevda adresi bir kağıda yazdı. Dilek Sanat Evi, Tophane, cumartesi, on birde.
Nihan o akşam, kağıdı önlüğünün cebinde, sonra krem kutusunun yanında, sürekli baktı. Gençer sormadı, zaten hiçbir şeyine sormazdı, yalnızca para ya da ev ile ilgisi varsa dikkat ederdi.
Cuma akşamı yemekte:
Yarın sabah resim atölyesine gideceğim, dedi.
Gençer başını tabaktan kaldırdı.
Nereye?
Tophaneye. Tanıdık bir okuyucu davet etti.
Bir şey demedi, sadece:
Ne kadar? diye sordu.
Sormadım henüz.
Peki. Git bakalım, yapacak başka iş bulamıyorsan…
Gençer ona bakmadı, yemesine devam etti. Yirmi dokuz yıldır yine, niye, kaç para, yapacak iş yok mu hep aynı şeyleri duymuştu.
Tamam, dedi. Giderim.
Sabah sekizde kalktı, yüzünü yıkadı, gri bir kazak, lacivert pantolon giydi. Aynada kendine uzun uzun baktı; yıllardır yakından bakmamıştı. Gözleri gri, saçları hafif beyazlamış ama gürdü. Saçlarını topladı, kremini eline ve biraz da boynuna sürdü.
Dokuzda çıktı, acele etmeden yürüdü.
Dilek Sanat Evi eski bir Osmanlı konağının içinde, dışarıdan sıradan ama içeride bembeyaz duvarlar, ahşap zemin, büyük pencereler. Biraz ürkekçe merdivenlerden çıktı, kapıyı itti.
Sevda çoktan içerideydi. Dört kadın, farklı yaşlarda, bir de ellilerinde, kareli gömlekli tıknaz bir adam vardı. Uzun bir masaya oturmuşlar, önlerinde su dolu bardak, kâğıt.
Nihancığım! Sevda el salladı. Geldiniz ne güzel!
Nihan yanında oturdu. Atölye hocası, adı Zeynep, dallı budaklı bir mor salkım çizeceklerini anlattı. Nihan fırçayı eline aldı. Hafifçe titredi eli; korkudan değil, yabancılıktan.
Sonucun güzel olması şart değil, dedi Zeynep. Su ve renge odaklanın. Gerisini bırakın.
Nihan ilk fırça darbesini attı. Mor boya, ıslak kâğıttan suya karıştı. İkinci, üçüncü darbe. Boya, onun planladığı gibi gitmedi; tuhaftı ama güzeldi. Yanında Sevda ciddiyetle çiziyor, adam ise minicik bir fırçayla uğraşıyor, belli ki memnun değil.
Bir saat sonra kendi resmine baktı. Mor salkıma benzemezdi; flu, mavi-mor, lekeli. Ama canlı bir şey vardı. Kendi yapmıştı.
Güzel, dedi oturan yaşlı kadın, adına Gaye.
Sanmam, dedi Nihan.
Bence öyle. Bir duygu var içinde.
Bir daha bakınca… Belki, gerçekten bir şey vardı.
Atölye bitince, Sevda önerdi: Caddedeki küçük kafeye gidelim mi? Nihan kabul etti. Cam kenarında oturup kahve içtiler.
Hoşuna gitti mi? dedi Sevda.
Beklemediğim kadar, dedi Nihan.
Tahmin etmiştim. Bazen bakışların öyle oluyor ki, bir şeye bakıyorsun ama doğrudan bakmaya cesaret edemiyorsun gibi.
Bir süre cevap vermedi Nihan. Sonra:
Kaç yıldır Bursadasın?
Üç. Boşanınca Kırıkkaleden geldim.
Kolay mıydı?
Çok zordu önce. Sonra giderek kolaylaştı. Sonra ilginçleşti.
Nasıl yani?
Kendimle baş başa olmayı öğrendim. Ne kadar çok şey bilmediğimi fark ettim. Sıcacık gülümsedi. Sen evli misin?
Yirmi dokuz yıldır.
İyi mi?
Nihan kaşığını kahveye soktu, gereksizce karıştırdı.
Her türlü, dedi, net bir cevap vermedi.
Sevda bir daha sormadı. O özelliği güzeldi.
Eve döndüğünde Gençer maç izliyordu. Nasıl geçti demedi. Nihan yalnız yemeğini yedi, mor salkım dalını mutfakta sardunyanın yanına astı. Epey zamandır ilk defa sardunyanın bir filizinde kırmızı bir tomurcuk çıkmıştı. Fark etmeden büyümüş.
Ertesi cumartesi tekrar atölyeye gitti. Sonra yine gitti. Sevda hep katıldı. Zaman geçtikçe, atölye sonrası sohbetleri uzadı; önce yarım saat, sonra bir saat. Nihan kütüphaneyi, kitapları, kendisini anlatıyordu. Sevda, inşaat şirketinde muhasebeciydi; Kırıkkalede kalan, İngilizce öğrenen kızıyla ilgili anılarından konuşuyordu.
Bir gün, Nihan sordu:
Burada yalnız mısın?
Arada. Ama bu başka bir yalnızlık.
Nasıl?
Sevda ellerini masaya koydu.
Öncesinde, birinin yanında bile hep yalnızdım. En ağır yalnızlık bu. Şimdi tek başımayım; ama yalnız değilim. Farkı anlıyor musun?
Nihan başını eğdi. Dile getirmedi ama içinde bir şey değişti. Sanki buzlar çatladı, büyük bir gürültüyle değil, yavaşça ama kesinlikle.
Mayısta kütüphane ekibiyle toplantı yapıldı. Belediyeden kültürel etkinlik talepleri vardı; ilginç bir program gerekiyordu. Müdire Meral Hanım:
Fikriniz var mı? diye sordu.
Herkes sustu. Nihan da sustu. Ama kafasında bir ışık yanıyordu.
Kadınlar üzerinden bir şey olur mu? dedi Nihan.
Gözler ona döndü.
Kadınlar derken? Meral Hanım sordu.
Gerçek hikâyeleriyle… Mahallede farklı yaşlardan kadınlara davet, onlar hayatlarını, değişimlerini anlatır. Laf olsun diye değil. Eğer el işi, resim yapan varsa eserlerini de sergileyelim.
Dakikalarca sessizlik.
İlginç, dedi Meral Hanım.
Ama gerçek.
Kim organize edecek?
Ben, dedi Nihan. Dediğine kendi de şaştı.
Meral Hanım dikkatle baktı.
Tamam Nihan Hanım. Hadi deneyelim.
Toplantıdan çıkar çıkmaz Sevdayı aradı. O kahkaha attı.
Helal olsun! Sen mi?
Evet, niye bilmiyorum, ağzımdan çıktı.
İşte ona dürüstlük denir. Ben de varım. Bizim gruptan Gayeyi de davet edelim, o seramikle uğraşıyordu.
Altmış iki yaşındaki Gaye Hanım, üç yıl önce emekliye ayrılmıştı, küçük kuşlar şekillendiriyor, hediyelik takas ediyordu. Hemen kabul etti. Yeter ki uzun uzun konuşturma beni, dedi sadece.
İşe koyuldu Nihan. Akşamları Gençer çalışma odasındayken mutfakta çalışma defterinin başına geçti. Yazıp çiziyor, siliyor, tekrar yazıyordu. Alıştığı düzeni sürdürmüyor, kendi bir şey yaratıyordu.
Bir akşam Gençer su almaya geldi.
Ne yazıyorsun?
Kütüphane için, program hazırlıyorum.
Yine mi kütüphane işi?
Evet.
Bir şey söylemeden suyunu alıp çıktı.
Yemeğin bugün soğuktu, dedi arkasından.
Özür dilerim, bir dahakine ısıtırım.
O gitti. Nihan arkasından bakıp düşündü: Soğuk yemek diyor. Hayatım neyle dolu olduğumla değil. Sadece soğuk yemekle.
Program günü, haziranda, üçüncü cumartesi belirlendi. Dört kadın, Gaye, Sevda, lisede coğrafya öğretmenliği yapıp şiirler yazan eski öğretmen Filiz Hanım ve Zeynep (atölye hocası) katılacaktı.
İlanı mahalleye astı. Küçük bir haber de yerel gazeteye verdi. Kimse gelir mi diye endişeliydi. Ancak gün geldiğinde, otuzdan fazla kadın toplandı; gençler vardı, seksenli yaşlarda birini kızıyla gelmiş olarak gördü.
Sunumu kendi yaptı. Kısa konuştu; Buradayız, birbirimizi duyacağız, dedi.
Gaye ilk olarak nasıl emeklilik sonrası ne yapacağını bilemediğini, boşluk hissettiğini, seramikle uğraşınca ellerinin varlığını tekrar fark ettiğini anlattı. Salonda sıcak bir kahkaha yayıldı.
Sevda kırk altı yaşında her şeyi sıfırdan kurmanın korkusunu ama alışılmış olana tutunmanın aslında daha korkutucu olduğunu anlattı. Ben yenisinden değil, alıştığımdan korkuyormuşum, dedi. Bu sözleri Nihan not etmek istedi.
Filiz Hanım şiir okudu. Önce sesi titredi, sonra toplandı. Dinleyen kadınlar coşkuyla alkışladı.
Toplantı bitiminde, Nihan ve Lüleyda salonu toparladılar.
Beklemediğim kadar güzel geçti, dedi Lüleyda.
Sence neden?
Senin insanlarla diyaloğun. Ama kendine hiç şans vermezsin.
Nihan şaşkındı. On sekiz yıl olmuş, ilk kez böyle, diye düşündü.
Eve geç döndü. Gençer uyuyordu. Sessizce soyundu, yine mutfağa gitti. Krem ve mor salkım çizimi hâlâ pencere kenarındaydı. Sardunya tam dört çiçek açmış.
Kremini ellerine sürdü. Ağır ağır. Sardunyaya bakarken Sevdanın sözlerini hatırladı: Ben alıştığımdan korkuyordum.
Sabah Gençer sordu:
Nasıl geçti toplantı?
Çok iyi. Kalabalıktı.
Yemek de yedin mi bari?
Çay vardı.
Çay karın doyurmaz. Telefonuna gömüldü.
Nihan mutfağa geçti, kahve koydu, balkona çıktı. Sabah serinliğinde avlu boştu, ıhlamur kokuyordu. Gençer çay içip içmediğine, yemek yiyip yemediğine odaklanıyordu; bu, onun sevgisiydi. Yirmi dokuz yıl, şekle içerik demişti. İçin başka bir şey olduğunu yeni fark ediyordu.
Daha yeni yeni gözünü açıyordu.
Temmuzda Arda aradı, hem de bir çarşamba.
Anne, nasılsın?
İyiyim oğlum, hayırdır?
Yok bir şey. Bak, bu Sevda ablaya yazmış bana, sosyal medyadan bulmuş. Diyor ki, çok güzel etkinlikler yapıyormuşsun. Hem de ben hiç bilmiyormuşum.
Sen de sormuyordun ki
Sessizlik.
Haklısın. Gerçekten sormuyordum. Anlatır mısın?
Nihan anlattı: Atölyeyi, Gayenin seramik kuşlarını, Filiz Hanımın şiirlerini, salonun doluluğunu. Arda dinledi; sonra:
Vay anasına, süpersin anneciğim!
Teşekkür ederim.
Hep böyle miydin?
Hayır, ilk kez.
Keşke daha önce…
Haklısın.
Kısa bir sessizlik, sonra Arda:
Anne, babamla aranız iyi mi?
Pencereye geçti Nihan. Temmuz ışığında, aşağıda çocuklar top oynuyordu.
Alışıldık, dedi.
İyi mi kötü mü?
Daha bilmiyorum.
Arda sormadı devamını. Ağustosta geleceğini söyledi ve kapattı. Nihan uzun süre pencerenin başında kalakaldı.
Ağustosta Arda geldi, dört gün kaldı. Babasına benziyordu ama hassasiyeti ondaydı. Anneden biraz dikkat çekmişti. Ceviz, peynir getirmiş, annesinin anlattıklarını sessizce, gerçekten dinliyordu.
Bir sabah, Gençer köye gidince, mutfakta kahve içerken Arda:
Anne, değişmişsin.
Nasıl?
Büyümüşsün tuhaf gelebilir. Ama öyle.
Anlıyorum.
Mutlu musun?
Kahve bardağını avuçladı Nihan.
Evet. Biraz da korkuyorum tabii.
Neden?
Kendini olduğu gibi görmeye başlarsan, çevrendekileri de öyle görüyorsun. Pek konforlu bir şey değil.
Arda başını salladı. Sonra:
Babam hissediyor mu?
O, sadece soğuk yemek görüyor, dedi Nihan birden. Hemen pişman oldu. Kusura bakma oğlum, adilce değil bu
Bence çok dürüstçe, dedi Arda. O kadar yıldır söyledin mi ona?
Aslında pek yapamadım.
Denemelisin.
Arda döndü. Nihan çarşaflarını değiştirdi, düşüncelere daldı. Denemelisin. Yirmi dokuz yıl boyunca tam olarak denememişti; evet söylemişti, ama esasları hiç konuşmamıştı. Çünkü alıştığı gibiydi, çünkü güvenliydi. Konuşmaya imkan vermeyen bir adamla yaşayınca, insan susmaya alışıyordu.
Eylül geldiğinde Meral Hanım çağırdı, belediyenin etkinlikten memnun kaldığını, artık bütün kütüphanelerde yapılmasını, üst sorumluluğu da Nihana vereceklerini söyledi.
Ciddi iş bu artık, maaşta da artış olabilir.
Kabul, dedi Nihan.
Meral Hanım hafifçe tebessüm etti.
Yazın başka oldunuz siz. Kırılır mısınız böyle diyince?
Kırılmam.
Daha canlı oldunuz.
Kasaya dönüp, gelen bir okuyucuya polisiye kitap verdi, deftere yazdı. Salonun ortasında, raflara, okuma masalarına, büyük pencereye baktı. On sekiz yıl sonra, sanki oranın kendine ait yeri olduğunu ilk defa hissetti. Sadece bulunduğu bir yer değil, kendisine ait bir yer.
Sonbahar evde bir şeyleri değiştirdi. Ne zaman, hangi sırayla bilemiyordu. Her şey yumuşak ve zamansız oldu.
Gençer onun artık hep geç geldiğini, cumartesileri sabah çıktığını, bilmediği kadınlarla bir arada olduğunu fark etti.
Kim bu Sevda?
Arkadaşım.
Ne zaman edindin?
Şubatta tanıştık, kütüphanede.
Her hafta buluşuyorsunuz.
Yaklaşık.
Gençer dikkatle baktı. Alıştığı öfke ya da küçümseme yoktu; yeni bir şey gördü Nihan. O an anladı; Gençer şaşkındı, dağılmıştı.
Yasakladığım yok, dedi. Sadece alışık değilim.
Neyin alışığı değilsin?
Senin bu kadar şeyin olmasına.
Karşısına oturdu Nihan, uzun zamandır ilk defa aradaki korumayı bırakıp.
Gençer… Gerçekten mutlu musun, başka şeylerle de uğraştığım için?
Adam sustu.
Bilmiyorum. Alışık değilim. Kalktı, pencereye gitti. Önceden yanında olurdun. Şimdi hep başka yere gidiyorsun.
Gitmiyorum. Buradayım.
Burada, ama başkasın.
Arkasını izledi Nihan. Geniş, yaşlanmış, hafif kambur sırt. Altmış bir yaşında… Adamın da yaşı ilerlemiş; o hiç bakmamıştı.
Gençer, en son ne zaman konuştuk? Yemek, araba dışında, şöylece?
Döndü adam.
Yani… konuşuyoruz işte.
Neyini konuşuyoruz?
Cevap gelmedi. Nihan yavaşça:
Bunu fark ettin mi? dedi.
Kasım soğuk getirdi, büyük etkinliği de. Üç hafta hazırlandı Nihan. Sekiz katılımcı, bir sanatçıyla duvar sergisi ayarladı. Sevda her konuda destek oldu. Kimi zaman kafede, kimi zaman kütüphanede buluştular; hava müsaitse, Nilüfer Çayı boyunca yürüdüler.
Bir gün yürürken:
Eskiden nasıl yaşıyordum, hiç anlamıyorum, dedi Nihan.
Yaşıyordun işte, dedi Sevda.
Ama… Sanki içimde, çok derinde bir yerlerdeydim, hiç çıkmadım. Niye böyle?
Soru niye değil Nihan. Öyle olmuş sadece.
Böyle yaşanmaz mıydı başka türlü?
Olurdu. Sevda çaya baktı: Kasım griliğinde bile güzeldi Nilüfer, sert ve gerçek. Ama başka türlü, insan hazır olunca başlar.
Ben elli sekizim.
Eee?
Çok geç.
Nihan, şaka mı bu?
Ciddiyim.
Ciddiysem ben de cevabım: Otuz beşinde bitmiş sayan, hayatı müze gibi yaşayan onlarca kadın biliyorum. Sen elli sekizde yeniden başlıyorsun. Geç değil, tam zamanı.
Nihan suya baktı. Jiletle gibi bir barç geçiyordu uzakta.
Her hafta resim yapıyorum, dedi. Dokuz ay oldu.
Biliyorum.
Ve bu sabah, etkinlik için kendi yazımı yazdım, şablon kullanmadan.
Dinledim zaten.
Güzel oldu.
Canlı oldu. Bu daha iyi.
Etkinlik kasımda, cuma günü oldu. Yetmişten fazla kişi geldi, çoğu kadın. Salon doldu taştı. Nihan açılış konuşmasını yaptı. Sesi sakindi, elleri titremiyordu. Kadında bekleyen bir şeylerin, yaşın kapı kapatmadığını, tersine başka kapılar açtığını, bunlara yeni yeni kendi gözleriyle baktığını anlattı.
Etkinlik sonunda en yaşlı kadından biri, yanında kızı, ona yaklaştı. Adı Zekiye Hanım, seksen üç yaşında.
Evladım, sen bunları benim için mi söyledin?
Hepimiz için, dedi Nihan.
Yok yok, bizzat bana… Zekiye Hanım kurumuş, sıcacık elleriyle elini tuttu. Ben gençken dikiş işlerdim. Sonra bıraktım, gereksiz sandım. Bugün düşündüm, denesem mi yine? Seksen üç yaş az mı?
Hiç değil.
Gerçekten mi?
Gerçekten.
Kızı koluna girdi, birlikte ağır ağır gittiler. Ama giderken içlerinde bir şey vardı, boş dönmüyorlardı.
Aralık sessizdi. Nihan artık kendi workshop grubunu yönetiyordu; altı-yedi kadın düzenli geliyordu. Tartışmalar hararetli, zaman zaman söze girmekte zorlanıyordu.
Eve gelince gerginlik fark edilir oldu. Kavga yok, sadece sessizlik. Gençer düşünceli, içine kapanıktı. Hamlesi beklemeden konuşacak gibiydi.
Bir pazar akşamı, Nihan çalışma odasına girdi.
Gençer, sana anlatmam lazım.
Anlat.
Kapıyı kapatıp, yakına oturdu. Doğru düzgün, konuşur gibi.
Adam kitabı kapattı, yüzünde endişe.
Uzun zamandır adeta yok gibi yaşadım, dedi Nihan. Vardım, yemek yaptım, işe gittim, yazlığa gittik, gerekli her şeyi yaptım. Ama içimde eksiktim. Bunun bir kısmı benim, bir kısmı da bizim ilişkimizle ilgili. Yan yana yaşamak var, hakikaten görmek başka bir şey.
Gençer masaya bakıyordu.
Boşanmak mı istiyorsun?
Ne istediğimi tam bilmiyorum. Sadece, senin beni görmeni istiyorum. Yemeği, gömleği değil… Beni.
Uzun bir sessizlik. Dışarıda kar yağıyordu.
Nasıl yapılır bilmem, Nihan, dedi Gençer, gayet çıplak, korumasız bir sesle. Bana hep susmak öğretildi.
Biliyorum. Suçlamıyorum. Farklı denemek istiyorum. Sen de ister misin, ondan emin olmak istiyorum.
Hemen cevap vermedi. Karı izledi, sonra gözlerini ona çevirdi.
Bu yıl çok değiştin, dedi.
Evet.
Her zaman anlamıyorum seni.
Farkındayım.
Ama… gitmeni istemem. Buradan… ya da tamamen.
Nihan baktı. Altmış bir yaşında, kamburlaşan omuzlar, şaşkın bir adam.
O zaman deneyelim, dedi Nihan. Kolay olmayacak, ama deneyelim.
Ocak, soğuk ve berrak ışıklarla geldi. Kütüphaneye gitti, atölye yaptı, cumartesileri resim çizdi. Çok resim oldu, bir kısmını Sevda aldı, bazılarını mutfağa astı. Sardunyayı sonunda büyük saksıya geçirdi, şimdi daha sık çiçek açıyordu.
Sevda ile az görüşür olmuşlardı, iş yerinde yeni sıkıntılar oluşmuştu. Ama birbirlerinden kopmadılar.
Bir gün Sevda dedi ki:
Baharda da devam etmeye düşünüyor musun etkinliklere?
Düşünüyorum. Büyükçe bir festival, birkaç günlük bir şey…
Çok iş.
Evet. Nihan sustu. Büyük iş hoşuma gidiyor.
Sevda güldü.
Geçen yıl söylense, gülerdim.
Demek ki değişebiliyormuşum.
Gençerle hâlâ zor oluyordu. Ama daha çok konuşuyorlar, bazen güzelce çatışıyorlardı. Ara sıra Gençer içine kapanıyor, Nihan bekliyordu. Ya da kendi işlerine yoğunlaşıyordu.
Şubatta, bir akşam yemek sırasında Gençer:
Geçen hafta doktora gittim. Kontrol için.
Neden?
Bazen tansiyon Çatalıyla oynadı. Önemli bir şey yok, ilaç verdi.
İyi ki gitmişsin.
Niye baştan söylemedin diye sormuyorsun?
Nihan kaşığını bıraktı.
Niye?
Kafanı yormak istemedim. Başını kaldırdı. Alışkanlık.
Beni düşünmemek mi alışkanlığın?
Evet. Zaten hep yoğunsun.
Nihan baktı. O sözlerin önemli bir tarafı vardı, hissediyordu ama açıklayamıyordu.
Gençer, senin iyi ya da kötü olduğunu bilmek istiyorum. Bana daha fazla anlatmanı istiyorum.
Anladım. Başını salladı. Söylerim.
Ben de aynı şeyi yapacağım.
Bir süre sessiz kaldılar. Dışarıda kar, içeride sıcak, yemek kokusu. Pencere kenarında eski krem kutusu ve geçen haftaki sulu boya; beyaz çiçekli elma dalı.
Güzel olmuş, dedi Gençer. Sen mi yaptın?
Evet.
Bir daha baktı.
Fena değil.
Öğreniyorum.
Şubat sonunda Lüleyda aradı, geç saat, saat dokuzdu.
Nihan, kusura bakma bu saatte Kızım geldi.
Sevindin mi?
Çok mutluyum. Barıştık. Sesi gülüyordu. O eski kaldın dediği için pişman o da.
Harika.
Ben de sulu boya denesem mi? Senin atölyede?
Tabii, cumartesi on birde.
Rezil olurum diye korkuyorum.
Herkesin ilk denemesi garip olur. En güzeli bu.
Cumartesi Lüleyda geldi. Kalemi yanlış tuttu, Zeynep düzeltti. İlk fırça koyu, ikinci sulu kaçtı. Lüleyda üzüldü.
Nihan, berbat oldu baksana.
Bana güzel geldi.
Dal falan değil, leke bu.
İlk deneme.
Avuntu etmiyorsun değil mi?
Hayır. Bir dahaki sefere bak.
Lüleyda kağıdına baktı, sonra gülümsedi.
Bakalım, yenisine!
Martta ilk sıcaklıklar geldi. Bahar festivali için başvurdu, izin alındı. Arda nisan ziyaretini ayarladı, etkinliğe katılacağını söyledi.
Bir akşam Gençer yatınca, Nihan mutfakta taze bir defter açtı, fikirlerini yazdı. Dışarıdan eriyen kardan damlama sesi geliyor, baharın kokusu içeri doluyordu. Sardunya kocaman, üç kırmızı çiçekli, bir tomurcuklu.
Krem kavanozu biteli olmuştu, ama kutuyu atmamıştı. Yenisini, yine Vellura, üç yüz seksen liraya aldı. Gençer artık bir şey demiyordu.
Defteri açtı, en üstte şunu yazdı: Şimdi bildiğim, geçen yıl bilmediğim ne var? Sonra baktı, kapadı defteri. Buna gerek yoktu, zaten içindeydi.
Telefon çaldı. Geçti, neredeyse on bir. Ekrana baktı: Sevda.
Her şey iyi mi? dedi hemen Nihan.
Daha iyi bile. Sesi canlı, biraz heyecanlıydı. Nihan, sana bir şey söyleyeceğim. Kırıkkaleden iyi bir iş teklifi aldım. Kızım da orada. Düşünüyorum.
Bir süre sessiz kaldı Nihan.
Gitmek mi istiyorsun?
Kararsızım. Onun için arıyorum. Ne derdin?
Ne diyeyim?
Ne hissediyorsun?
Nihan camdan dışarıya, mart gecesine baktı.
Cevabı biliyorsun bence, dedi yavaşça. Sadece yüksek sesle söylemedin.
Kısa bir sessizlikten sonra,
Galiba, dedi Sevda. Evet.
Neyden korkuyorsun?
Burada kalanlardan; atölye, sen, Gaye’nin kuşları, Filiz Hanımın şiirleri…
Biz kaybolmayız.
Bursa Kırıkkaleye uzaktır…
Sevda… dedi Nihan, kalemi elinde çevirdi. Sen bana geçen kasım, çay kıyısında demiştin…
Ne demiştim?
Başka türlü başlamak insan hazır olduğunda başlar.
Sevda güldü. Sıcacık.
Akıllıymışım o zaman.
Şimdi de akıllısın.
Nihan, doğruyu söyle… Mutlu musun?
Nihan sardunyaya, kreme, duvara asılı resimlere, yazmadığı defter başlığına baktı.
Artık kendimim, dedi. Sanırım en önemlisi bu.
Yani cevap bu mu?
Sanırım evet.
Sessizlik.
Çok sevindim senin adına.
Ben de senin adına.
Nihan…
Evet?
Ben gidersem ne yapacaksın?
Nihan defterin bembeyaz sayfasına baktı.
Devam edeceğim, dedi.



