Doksanların Efsanesi: Türk Stilinde Nostaljik Bir Divan

Doksanlardan Kalan Kanepe

GünlükGün 1

Bugün annemlerle babam bize geldi; yeni evimizin neredeyse bomboş salonuna gülümseyerek dolu dolu bakıyorlardı. Annem, Gülseren Hanım, öyle bir parlıyordu ki sanki yeni yıl ışığı. Çocuklar, size bir sürprizimiz var! dedi coşkuyla, Kanepeyi size veriyoruz!

Ankaradaki yeni evimizin sessizliği bir anlığına yırtıldı. Selim bana baktı, dudaklarının kenarına yapışmış tatsız bir limon gülümsemesiyle. Anne, baba, siz iyisiniz O çok iyi durumda, siz de kullanırsınız, diye denedi. Ama sesi bile titriyordu.

Olur mu öyle şey? dedi babam, Fazıl Bey, elini sallayarak. Biz kendimize yeni model aldık, genç odaklı. Sizinkisi gayet kaliteli, hâlâ taş gibi. İçi gerçek kereste! Şimdi nerde bulacaksınız ondan? diye ekledi, İlk zamanlar için mükemmel olur size. Paranıza yazık olmasın!

İlk zamanlar için. Bu üç kelime içime oturdu. O kanepenin burada, yeni salonumuzda durduğunu, upuzun budaklı ayaklarının parke zeminin üstünde sallandığını, ağır bordo kadifenin her yerine geçmiş aile geçmişimizi gözümde canlandırdım. Onu yıllardır içten içe oturma odası canavarı diye adlandırıyordum. Şimdi gelip salonumun tam ortasına kuruluverecek.

Gülseren Hanım, çok düşüncelisiniz ama cümlesini bitiremedim. Biz, yani, daha çağdaş, sade bir şey hayal etmiştik… dedim.

Ah bu gençlerin modası! burnundan soludu kayınvalidem. Her şey bembeyaz kutu olacak sanıyorlar. Gerçek mobilya nesilden nesile geçer. Bir gün bana dua edersin Esin. Merak etme, yarın bir nakliyeci ayarlar getiririz.

Ertesi gün, iki adam sağa sola zor nefeslerle ittirerek bordo canavarı salonumuza soktu. Füme zemin, ince perde, duvarın açık tonundan sızan gün ışığı Hepsi silindi, salonumda eski kadife ve toz kokusuyla birlikte bir ağırlık oluştu. Kanepe neredeyse duvara yapıştısanki evin merkezi oymuş gibi. Oymalı ayakları parkeye sanki kök salmış. Üzerimde annemlerin geçmişiyle, onların sessiz beklentileriyle karşı karşıya kaldım.

GünlükGün 9

Üç ayımı bu salonun planını kurmaya harcadım. Her akşam kataloglara bakıp renkler, ölçüler tartıp hepsini bir araya getirdim. Salon dediğin sabah güneşiyle aydınlanan, açık renk parke, süt beyazı duvarlar, hafif keten perde ve zarif bir İskandinav köşe kanepeyle tamamlanmalıydı. Yanında incecik ayaklı bir sehpa, kütüphane rafı, minimal bir kitaplık Hedefim tam anlamıyla huzur ve ferahlıktı.

Ama şimdi? Karşımda dev bir doksanlar kalıntısı var. Bordo kadifenin altı yer yer yırtık, içten süngeri dışarı fırlamış. Ahşap kısımlarında vernik kazılmış, oymalı ayakları odanın tüm minimal havasını dümdüz ediyor. Oturduğunda ortada bir çukurbelli ki aradan bir yay kırılmış. Bir yığılıyor, zor kalkıyorum. Annemler yıllarca sigara içmiş, çayın, yemeklerin, eski parfümlerin kokusu kumaşa işlemiş. Gerçekten yaşayan bir geçmiş gibi; ama bana ait olmayan.

O ilk akşam, her şeyi saklamaya çalıştım. Beyaz bir örtü aldım, üstüne geçirdim. Ayaklar yine dışarıda, gene grotesk ve kasvetli. Örtü sürekli kayıyor, oturunca buruşuyor, olmadı. Selim çözümsüz bakıyor.

Üç buçuk metreye kılıf mı bulacağız? Peki, oymalı ayakları da mı sarmalayacağız Selim? Sorun renk değil. Sorunkanepenin tüm odayı kendi kanunu altında yaşatması

O ailede hiç bir şey atılmaz, her şey kıymetlidir. Babası emekli subay, tasarruf kelimesiyle büyümüş. Annesi, kahve fincanı bile saklar. Onlar için geçmişi atmak, kökleri silmek gibi bir şey.

Ama burada ben de varım. Benim için sadelik, huzur, ferahlık önemli. Neden o dev mobilyanın evime hükmetmesine izin vermek zorundayım? Bunu kim belirlemiş?

Sonraki sabah Gülseren Hanım aradı:
Esincim, rahat mı kanepede? Beğendin mi? Sesi sıcacık.
Çok teşekkürler, gerçekten epey hacimli, dedim boğazımda düğümle.
Tabii! Onu baban Almanyadan getirdiği mark ile almıştı. Eskiden böyle şeyler vardı işte, şimdi hep naylon! Sana en az yirmi yıl daha gider!

Yirmi yıl. İçimde şiddetli bir asla dayanamam hissi doğdu.

Evet, onlar kendilerine modern bir kanepe aldılar ama bize eskiyi eserin bir anlamı diyerek taktılar. Ve en kötüsü, kendilerini tamamen haklı hissediyorlardı.

GünlükGün 18

Bir hafta geçti. Alışmaya çalıştım, gerçekten denedim. İkimizin de akşamları koltukta televizyon izleme çabaları, sabah kahvemi o dip çukurda içmem Kanepeye dokunduğumda elbisem kadife kokusunu çekiyor. Artık misafir çağırmaya da çekiniyorum. Salonumda dev bir geçmiş var, bana ait değil ama bana yüklenen. En yakın arkadaşım Zeynep uğradı; Bu ne böyle? dedi. Kayınvalide hediyesi dedim, gülmeye çabalayarak. Esin, sen bana planı gösterirken her şey ne kadar zarifti. Bu burada olmamalı. Tüm enerjiyi öldürüyor!

Haklıydı. Her şey ona göre dizilmek zorunda. Salon onun etrafında dönüyor. Boğuluyorum.

GünlükGün 28

Selimin ailesi ziyaret etti. Elma, reçel, kurabiye getirmişler. Kanepeye bir gururla Bak burada şimdi tam oturmuş! dedi kayınvalide. Kayınpeder ise yayları kontrol edip Taş gibi! Gerçek mobilya budur, dedi.

Cevap veremiyorum. Dört dakika, on dakika, on beş çaktırmadan telefonumun alarmını kuruyorum. Dayanamıyorum; tam bir işkence.

Esin, neden suratsızsın? diye sordu Gülseren Hanım.
Yok bir şey, biraz büyük geldi bana belki biraz daha küçük olsa…
Küçük? Neden? Çocuk doğacak, misafir kalacak. Yaşam alanı lazım, her şeyin miniği olmaz! Klasik cevabı yine pratiklik: Pratik kelimesi onların yaşamı. Güzellik, sadelik, uyum onlar için moda zırvası.

Kayınpeder Rafları nereye koyacaksınız, sehpa nerede? diye sordu.
Daha almadık, dedi Selim.
Aman canım, niye bu kadar düşünüyorsunuz, eskiyi getirin işte! Belli ki masif, ayakları oymalı, büyük ceviz sehpayı getirecekler. Yine bir yük. Dayanamadım;
Sağ olun ama biz çağdaş bir şey tercih edeceğiz, dedim ilk kez kararlı bir sesle.

Hava kasvetli, tedirginlik Bir bardak çay içerek sessizlikte oturuyoruz.

Akşam Selim bana kızgın; Onları üzdün.
Ama bu bizim evimiz, Selim! Yalvarırım, üç ay uğraştım bunun için. Onlar ise üzerime vasiyet gibi bir geçmiş dayattı.

Tartışmadan kaçamıyoruz. O salonda, ben yatak odasında oturuyorum. Bir süre sonra gelip kanepede ağladığını görüyorum. Çok şey anlatmıyor ama ailesine karşı çıkmayı çok acı bulduğunu biliyorum.

Devam ettim. Kılıf, kırlent, çiçek denedim, sürreal bir sirk gibi oldu. Kanepe etrafındaki her şey oraya ait olmayan, zoraki görünüyordu. Sonunda Zeynep Esin, kurtulmalısın ondan. Aksi halde evin onların uzantısı olur, dedi.

Ama annemlerin kırılmasını göze alamıyordum.

GünlükGün 34

Selimin çocukluk arkadaşları uğradı. Biri kanepenin ortasına oturunca aşağıya gömüldü. Bizim mahallede de vardı, sonra içerisine güve dolmuştu, dedi. Yüreğime bir anda ürperti oturdu; eve geldiklerinden beri asla tam incelemediğim kanepenin kuytusuna baktım, eski küflü bir poğaça buldum. Yıllardır orada bekliyor sankibelki Selim düşürdü, kim bilir Ben ise simboller üzerine uzun uzun düşündüm. Bu kanepe sadece eski değildi; yaşam alanımız için zararlıydı.

O gece Selimle oturduk:
Selim, bu sadece bir kanepe değil, artık riskli bir nesne, dedim. Bunu istemiyorum.

Peki ya ailem?

Kendi hayatımızı yaşıyoruz, seçimi onlara mı bırakacağız?

Aramızda upuzun sessizlik. Peki, konuşacağım, dedi. Ama kolay olmayacak, biliyorsun.

GünlükGün 38

Üç gün titizlikle zaman kolladı. Sonunda, gece Gülseren Hanımı aradı:

Anne, bizim salona pek uymadı bu, daha kompakt bir şey bakıyoruz Sizi kırmak istemiyoruz ama… Belki yazlığa götürürüz?…

Karşıdan sitem, hıçkırıkBiz o kadar uğraştık, bir teşekkür bile yok. Saklayın bari, bize verirsiniz bir gün. Babası kızgınca Getirin, çöpe gitsin. Bir daha bir şey göndermem! dedi.

Sonra ikimiz de ağladık biraz. İçimde bir rahatlama, biraz da suçluluk… Nihayet, evimde nefes alacağım, diye düşündüm bir yandan.

GünlükGün 40

Gri, soğuk bir cumartesi. Aynı nakliyeciler kasvetli bir sessizlikle dev mobilyayı alıp çıkardı. Kapının eşiğinde kayınvalidem dönüp adeta bir veda etti. Kanepe merdivende sıkıştı, taşırken duvarı çizdiler, bağırışlar Nereye? diye sordu taşıyıcı. Babası Çöpe! dedi.

Orada, boş kalan salonda, yerde kanepe izinin olduğu parkelerin yanında öyle kaldım. Sevinmeli miyim üzülmeli, bilemedim.

GünlükGün 47

Yeni, modern, gri köşe kanepemi tam hayalimdeki gibi yerleştirdim. Kitaplar yerinde, sehpa hafif boyda, perde dalga dalga. Salon ferah, sıcak, akşam güneşiyle parlıyor. Ama ne zaman oturup soluklansam içimde bir ağırlık. Selim beni kırgın, üzgün gözlerle izliyor. İkimizin arasına bir gerginlik girmiş.

Bir gece dedim ki: Gidelim, onları davet edelim. Anlayacaklar mı bilmiyorum ama denemek gerek.

GünlükGün 62

İki hafta sonunda kabul ettiler. Gülseren Hanım biraz mesafeli, Fazıl Bey sessiz. Salona girdiler. Annesi yeni kanepeye dokundu, bakışlarıyla eskiyi aradı. Fena değil bana soğuk geldi. O bildiğimiz huzur yok, dedi.

Bana ise ışık ve rahatlık geliyor, dedim.

Gece boyu konu sadece günlük yaşam, eski komşular, tarladaki işler… Hiçbir şey eskisi gibi değildi; kayınvalidem, O eski kanepe önemliydi, aile geçmişinin bir parçasıydı. Ama siz gençsiniz, yeni şeylere alışacaksınız, dedi. Anladım ki vazgeçmiş. Kimse kırıcı olmayacaktı. Birbirimizin seçimlerini kabullenmeye başlamıştık.

GünlükGün 80

Artık annemler haftada bir arıyor. Selim, sonunda başardığımızı düşünüyor. Ben de… Hem hafifledim, hem de büyüdüm. O gün kanepeyi gönderirken sadece bir mobilyadan değil, bana zorla dayatılan geçmişten de kurtuldum. Artık evimin ve hayatımın kontrolü bende.

Bir akşam Selim, Pişman mısın? diye sordu.
Sadece onları üzmekten pişmanım. Kendi kararım için değil.

Bir gün Gülseren Hanım aradı. Esin, kanepeyi nereden aldın? Biz de yazlığa modern ve hafif bir şey bakıyoruz. Adres gönderir misin? dedi. Bir kahkaha attım.

Onlar geldiğinde yeni kanepeyi denediler, artık geçmiş yoktu. Küçük bir teşekkür, küçük bir barış… Hepsi bu.

Bazen bir sofrayı, bazen bir evi, bazen de bir kanepeden vazgeçmek lazım. Ayrılık kolay olmuyor, ama yerine ne koyduğunuz önemli. Şimdi dünyamda bana ait bir huzur var.

Selim, çay ister misin? dedim. İsterim, dedi.
Dudaklarımda bir tebessümle kalkıp mutfağa geçtim.

Evim, nihayet gerçek anlamıyla benim evim olmuştu.

Rate article
Lifequest
Doksanların Efsanesi: Türk Stilinde Nostaljik Bir Divan