Oğlu Annesini Yüzüstü Bıraktı
Ayten Hanım, 68 yaşında, hafifçe aralanmış yatak odasının kapısı önünde duruyordu. Elinde iki fincan çay vardı, ikisi de çoktan soğumuştu.
Kapının öte yanında oğlu Murat, 42 yaşında, sessizce, neredeyse fısıltıyla konuşuyorduinsanın birilerinin duymasını istemediği anlarda konuştuğu gibi.
“Anne, beni doğru anla. Bu kalıcı bir şey değil. Oranın şartları güzel, ben araştırdım. Ayrı odan olacak, üç öğün yemek, hemşireler 24 saat yanında…”
Ayten Hanım, onun ne demek istediğini başta anlamadı. İçeri geçti, çayları sehpaya koydu. Murat koltukta oturuyor, gözlerini kaçırıyordu.
“Neyden bahsediyorsun?”
“Bakımevinden, anne. Duyunca biraz şaşırmıştın. Daha önce de sana söylemiştim…”
“Bana bakımevinden hiç bahsetmedin.”
O sırada gözlerini nihayet kaldırdı. Gözlerinde o eski utangaç, ama inatçı bakış vardıAyten Hanım bu bakışı onun çocukluğundan bilirdi; komşunun camını topuyla kırdıktan sonra ne diyeceğini kara kara düşünürdü.
“Bahsettim. Geçen sefer geldiğimde…”
“Evladım, o sefer yirmi dakika kalıp bir poşet portakal getirdin, acelem var deyip çıktın. Ne zaman söyledin bakımevini?”
Murat yerinden kalkıp pencereye yürüdü. Dışarıda Ayten Hanım’ın ezbere bildiği o apartman bahçesi; çocuk parkının yanındaki üç çınar, boyası dökülmüş bank, apartmanın önünde kalan tekir kediPati. Ona birden Pati’nin şu an alışılmış köşesinde olup olmadığını bilmek çok önemli geldi. Camdan bakınca kediyi göremedi.
“Anne, yalvarıyorum, büyütme. ‘Fıstık Evleri’ diye bir bakımevi, öyle sandığın gibi huzurevi değil. İnsanlar mutlu, etkinlik var. Jale de geçen hafta orayı gezdi, memnun kalacağını söylüyor.”
Jale demek, konu çoktan Jale ile de konuşulmuştu.
“Anladım,” dedi Ayten Hanım.
“Neyi anladın?”
“Bunu senin tek başına düşünmediğini…”
Murat birden döndü.
“Anne, bu adil değil. Beraber karar verdik. İkiniz için de iyi olur sandık. Burada yalnızsın, zorlanıyorsun. Yine tansiyonun fırlamış, komşun söyledi. Orada doktor, geziler, arkadaşlar var.”
“Murat,” dedi Ayten Hanım, sesi çok sakindi, “Bu ev benim.”
Uzun bir sessizlik:
“Anne…”
“Bu evimdi,” dedi ve cümlenin ortasında durduçünkü birden, tam o an, iki yıl önce imzaladığı o belge geldi aklına. Murat bir sürü şey anlatmıştı o gün: vergiden, kolaylıktan, sadece formalite… ‘Hiçbir şey değişmeyecek’, diye yemin etmişti. Oğlu olduğu için inanmıştı.
“Anne, bu kadar alıngan olma.”
“Nasıl?”
“Yani… Şu ifadeyle olma.”
Ayten Hanım bakışlarını soğumuş çaylara çevirdi. Nane çayı demlemişti, Murat’ın en sevdiklerinden. Unutmamıştı.
“Ne zaman gitmemi istiyorsunuz?”
“Anne, niye böyle davranıyorsun?”
“Murat, sordum.”
Yine camdan dışarı döndü.
“Jale, Eylül başı uygun olur dedi. Biz… bizim de bir düzen kurmamız lazım. Jale’nin evden çalışması gerek, ayrıca tadilat yapacağız.”
Eylül başına üç ay vardı.
Ayten Hanım çayını alıp ağır adımlarla odadan çıktı. Mutfağa geçti, fincanı lavaboya bırakıp uzun süre karşındaki duvarı izledi. O manzarayla otuz sekiz yıldır yaşıyordu; önce eşi Gürkan’la, yedi yıl önce onu kaybedince de, tek başına. Burada reçel kaynatmış, küçük Murat’a sütlaç yedirmiş, geceleri kimse duymadan ağlamıştı.
Odanın kapısında Murat belirdi.
“Anne, lütfen bir şey söyle…”
“Ne dememi istiyorsun?”
“Anladığını. Bize kırılmadığını.”
Ona döndü, dikkatle baktı. Uzun boylu, yakışıklıydı, babasına benziyordu. Ayten Hanım hep iyi bulmuştu bunu. Şimdi emin olamıyordu.
“Seni seviyorum, oğlum,” dedi. “Bu değişmeyecek.”
Murat bunu onay gibi aldı; yüzünden yük kalkmış gibi gevşedi. Sarıldı, “Aferin sana, hep gelirim,” falan dedi. Ayten Hanım duymadı. Üç aykısa değildi. Çok şeyi toparlayabilirdi.
***
Gerçeği Meryem’den öğrendi.
Meryem on üç yaşındaydı, Murat’ın ilk evliliğinden kızı ve tam bir hafta sonra Ayten Hanım’ı aradı. Gece geç saatti. Sesi yorgun, ağladıktan sonraki gibi boğuktu.
“Babaanne, duydum; babamla Jale konuşuyordu.”
“Nerede konuşurken?”
“Annemdeyim. Hafta sonu babamdaydım. Babaanne, Jale dedi ki; sen gönüllü gitmeyeceksinmiş. Baskı uygularız dediler.”
Ayten Hanım sustu.
“Hatta dedi; daire artık üstüne değil, yasal olarak yapacak bir şeyin yok. Babam sustu, babaanne. Bir şey demedi.”
“Meryem’im…”
“İstemiyorum seni oraya göndersinler. Sen de istemiyorsun, değil mi?”
“Hayır, istemiyorum.”
“Peki ne yapacaksın?”
Ayten Hanım büfedeki fotoğraflara baktı. Gürkan gençliğinde… Murat ilkokulda… Meryem küçücük, kovasıyla yazlıkta…
“Düşüneceğim, tatlım. Sen merak etme.”
“Babaanne, nereye gitsen de ziyarete gelmeme izin var mı?”
“Tabii. Tabii ki var.”
Telefonu kapattı, uzun süre oturdu. Sonra evi turladı, uzun bir yolculuktan önceki gibi; usulca her kapı pervazına, her pencereye dokundu. Oturma odasında Gürkan’ın beyaza boyadığı pencereyi okşadı. Yatak odasına girdi, dolabın kapağını açıp eşyalarına uzun süre baktı.
Sabah Mernis’e arayıp tapu işlemini sordu. Kısa, soğuk bir konuşmaydı; prosedürları anlattılar. Bağış işlemlerinin geri alınamayacağını, ancak aldatma ya da baskı ispatlanırsa mahkemeyle olabilir dediler. Neredeyse imkânsızdı.
Ayten Hanım teşekkür edip kapattı, mutfakta çorba pişirmeye koyuldu.
***
Küçük bir yazlığı vardıkırk üçüncü kilometrede, altı dönüm bahçeli, Gürkan’ın elleriyle yaptığı tahta bir ev. Çatısı akardı, soba bozardı, çit devrilmişti. Son üç yıldır gelen giden yoktu; Ayten Hanım yazları kısa kalır, bahçeyle ilgilenir, hasadını alırdı.
Ağustos sonunda üç büyük çanta, iki kutu hazırlayıp gitti. En gerekli eşyalarını aldı: giysi, tabak, evrak, fotoğraflar, kitaplar, yorganlar… Küçük televizyon, Gürkan’dan kalma dikiş makinesi…
Ertesi gün Murat aradı:
“Anne, neler oluyor? Evden çıkmışsın, neden haber vermedin?”
“Ne gerek var? Hani Eylül’ün başıydı?”
“Anne, niye böyle oldun? Normal konuşmuştuk…”
“Murat, anlaşmadık. Sen bana sadece bildirdin. Ben de kendi kararıma göre hareket ettim. Hepsi bu.”
“Orada kışın nasıl kalacaksın? Isıtma yok, su bile yok…”
“Soba var oğlum. Ben yakmasını bilirim.”
“Anne, mantıklı değil bu!”
“Çok mantıklı,” dedi Ayten Hanım, ve içindekilerin haftalardır acıyan kısmı bir an için sertleşti. “Murat, siz iyisiniz, değil mi?”
“Biz… Anne, seni düşünüyorum…”
“Demek her şey yolunda. Tamam, işim var, sonra yine ara.”
Kapatıp dışarı, çatıya baktı.
Çatı kötüydü. Sundurmanın tahtaları çürümüştü. Ayten Hanım, eski kiremit ve çivi bulup yamadı. Pek usta işi olmadı ama yeterliydi. Bahçeyi turladı, kuyudan su çektiserin, tatlıydı.
Yan bahçe, çitle ayrılır; sahibi İsmail Amca, yetmişlerinde, emekli olunca buraya yerleşmişti. Yarı yarıya tanışıklardı; bazen fideler değişirdi.
Aynı akşam çitin yanında belirdi. Küçük, dinç adam; karışık gömleği, düzgün bıyıklarıyla.
“Kolay gelsin komşu. Yerleştiniz?”
“Kışlayacağım,” dedi Ayten Hanım.
Bir suskunluk oldu; çatının yeni yamalığına baktı.
“Anladım. Önce sobayı kontrol etmeli. Havası tıkalı. Geçen kış soba yanmamıştı, dikkatli olun, zehirlenirsiniz.”
“İşinize karışmak gibi olmasın?”
“Olur mu? Hem sesinizi duydum çatıda, hem zaten bahçeye göz kulak oldum imkanımca.”
Ayten Hanım dikkatlice baktı.
“Sağ olun. Bilmiyordum.”
“Ne demek. Sobaya birlikte bakalım ister misiniz?”
Bir saat sonra soba tıkır tıkır yanıyor, duman yapmıyordu. İsmail Amca, verandada çay içerken sessizdi; bu sessizlik yakın, rahat bir sessizlikti.
“Ne zamandan beri buradasınız?”
“Beş yıl oldu. Karım ölünce daireyi çocuklara verdim, ben geldim. Şehir bana göre değil.”
“Yalnızlık zor değil mi?”
“Alışıyor insan. Siz?”
Başından anlattı, ayrıntıya girmeden. İsmail Amca sustu, ne teselli fazla abartılı, ne umursamaz; olduğu kadar bir tavırla.
“Oluyor,” dedi. “Evlat yaptığıyla farkında olmuyor hemen. Sonra bakarsın, şaşırır.”
“Oğlum iyi insandı.”
“Biliyorum.”
“Sadece gelini ağır bastı,” dedi Ayten Hanım birden, kendi de şaşırdı.
“O zaman siz de kendiniz ağır basarsınız,” dedi İsmail Amca sakince.
Gülümsedi.
“Şimdi altmış sekizimde çürük çatılı yazlıkta kışlayıp güçleneceğim öyle mi?”
“Niye olmasın? Çatıyı tamir ederiz. Yardım ederim.”
Çayı bitirdi, kalktı.
“Yarın sabah gelirim. Bacaya bir daha bakarım. Verandanın tahtalarını elden geçirmeye de malzeme var.”
“İsmail Amca, yük olmam istemem…”
“Onu siz bilirsiniz,” deyip geçti bahçesine.
***
Eylül iş demekti, kurtuluştu. Ayten Hanım sabah namazı gibi erkenden kalkar, sobayı yakar, yulaf pişirir, bahçeye koşardı. Soğuklardan önce bitirmeli: Bahçeyi toplamak, çapalamak, odun yığmak… Odunu da İsmail Amca getirdi, bir kamyon; beraber dizdiler. Sessiz, arada bir iki lafla.
Murat eylülde tekrar aradı.
“Anne, nasılsın?”
“İyiyim.”
“Hava soğudu…”
“Soba yakıyorum, sıcak.”
“Anne, şehirden uzaksın. İstersen yakınlarda bir yer ayarlayayım, memnun kalanlar var…”
“Burada memnunum.”
“Anne…”
“Meryem nasıl?”
Bir duraksama.
“İyi… Genellikle annesinde.”
Vildan, ilk eşi, yani Meryem’in annesi. Onlar dokuz yıl önce dostça ayrılmışlardı. Vildan, iyi kadındı ve Ayten Hanımı severdi.
“Sık gidiyorsun mu onlara?”
“Yani… Jale fazla kalmamı istemiyor.”
Ayten Hanım bir şey demedi. Dışarıda son elmaların yaprakları rüzgarla savruluyordu.
“Tamam anne, bir ihtiyacın olursa ara lütfen.”
“Ararım.”
Biliyordu, aramayacaktıbunu Murat da biliyor gibiydi.
Ekim yağmurlu geldi, yollar balçık oldu, ulaşım zorlaştı ama daha sessizdi. Çoğu yazlık sahibi ayrıldı ve Ayten Hanım sabahları çayını alıp sundurmaya çıktığında, yalnızca kuş sesi ve yağmurun yapraklara vuruşunu duyuyordu. Korkutucu değildi; sadece huzurluydu.
Geceleri bazen ağladı. Sessizce, derinden… Kaybettiği ev, muhtemelen şimdi boya kokan tadilat; ölçümlerin tutulduğu kapı pervazı, boyanan pencereotuz sekiz yılın bir iki kutuya sığmış hali…
Sabahları yeniden kalkıyordu. Sobayı yakıp çalışıyordu. Çünkü başka yolu yoktu.
İsmail Amca hemen her gün uğrardıbazen alet çantasıyla, bazen kendi yaptığı turşu veya reçelle. Çay içer, sohbet ederlerdi. Kendi çocuklarından, geçen sene ölen Zeynep Hanımdan, köyde yalnız yaşamanın püflerinden bahsederdi.
“Korkmuyor musunuz kışları yalnız?” diye sordu Ayten Hanım bir gün.
“Yok. Alışınca korkmak da geçiyor. Siz de alışırsınız.”
“Emin değilim.”
“Bir adım atın önce, sonrası gelir.”
Tarzı buyduikna etmeye çalışmaz, sadece yol gösterirdi.
***
Kasımda gelen kış, beklenmedik derecede sertti. Kar bastırdı; yollar kapandı, otobüs zor çalıştı ve neredeyse şehirle bağlantısı koptu. Ait olduğu yalnızlık, Ayten Hanımı korkutmuştu.
İlk hafta her akşam Meryemi aradı.
“Babaanne, üşümüyor musun, yemek yiyorsun değil mi?”
“Üşümüyorum, tatlım. Yemekler iyi. Sen nasılsın?”
“İyi. Baba pazar geldi. Sordu seni. Jale de gelmişti, arabada bekledi.”
“Canı sağ olsun.”
“Babaanne, babam üzgündü.”
“Onun problemi, kızım.”
“Kırgın mısın ona?”
Ayten Hanım düşündü.
“Hayır. Sadece hüzünlüyüm. Kırgınlık başka, hüzün başka şey.”
“Nasıl yani?”
“Kırılınca kişinin de üzülmesini istersin, anlasın istersin. Hüzün, sadece olduğunu kabullenmektir.”
Meryem durdu.
“Babaanne, akıllısın sen.”
“Yaşlıyım sadece.”
“Aynı şey mi?”
Ayten Hanım güldü. Beklemiyordu. O sıcak kahkaha yüreğini yumuşattı.
“Haklısın; aynı şey değil.”
Ocak, en zoru oldu. Dondurucu soğuk, odun hızla tükeniyordu. Gece defalarca kalkıp sobayı beslemek zorunda kaldı. Bir defa boru patladı, suyu kapattı, üç gün kar eritip kullandı. İsmail Amca geldi, izolasyon getirdi, saatlerce uğraşıp tamir ettiler.
“Çok sağ olun,” dedi. “Siz olmasanız ne yapardım bilmem.”
“Halletmiş olurdunuz.”
“Olamazdım.”
“Belki olamazdınız ama denerdiniz. Önemli olan o.”
“İsmail Amca, size yük olmak sıkmıyor mu?”
Şaşkınlıkla baktı.
“Yük ne demek? Komşuyuz. Başkası olsa uğraşmam.”
“Komşuluk farklıdır.”
“Öyledir, ama herkes öyle olmaz.”
Şubat ayında Meryem geldi, üstelik habersiz. Otobüsle yetişmiş; yanında portakal, çikolatalı yaş pasta…
“Annen izin verdi mi?”
“Durağa bıraktı. Selam söyledi; endişeleniyormuş.”
“Sağ olsun. Gir geç, donarsın.”
Meryem ısındı, etrafı süzdü.
“Çok sıcak burası!”
“Gerçekten mi?”
“Tabii. Otel gibi değil; tam bir ev gibi.”
Ayten Hanım baktı: Torunu büyümüş, ciddileşmiş; babasının kara gözleriyle, uzun boylu…
“Babaanne, dedemi anlat. Burada gençliğinizde neler yaptınız?”
Pencere önünde, çay ellerinde uzun uzun anlattı… Gürkanın evi nasıl elleriyle kurduğunu, ilk defa tulumda dondukları geceyi, patates ektikleri yılı, küçük Murat’ın karanlıkta korkup hep seslendiğini…
“Korkak mıydı?”
“Hayır kızım, hayallerini çok büyütürdü o yüzden…”
“Sonra?”
“Büyüdü. Hayalleri baki kaldı, korkuları değişti.”
Meryem durdu, düşündü.
“Babaanne, sence Murat yaptığı şeyi anlıyor mu?”
“Bilmiyorum tatlım. Onun meselesi.”
“Ama adil değil!”
“Değil. Ama adalet her zaman gelmez.”
“Bazen gelir mi?”
“Bazen başka şey gelir, daha kıymetli.”
“Nedir mesela?”
Ayten Hanım pencereye döndü. Dışarıda kar, sessizlik, upuzun beyaz tarla, uzakta çamlar…
“Huzur,” dedi. “Bu pencere, bu çay, sen yanımda… Gerisi önemli değil.”
Meryem sustu, başını salladıher ayrıntıyı anlamasa da, doğrusunu hissetmişti.
***
Mart, damlayan kar, toprak ve çam kokusu getirdi. Bir sabah verandada fark etti: Mutluydu. Gerçekten, bahanelerle değil. İşte buydu, dayanmak. Eski hayatı geri getirmek değil, başarmak, ayakta kalmak, başka, biraz daha güçlü biri olmak.
İsmail Amca çitin ötesinden seslendi:
“Ayten Hanım, salatalık ve domates fideleri hazır! Lazım mı?”
“Hem de nasıl, sağ olun.”
“Akşama getiririm. Bir de çitin dibindeki tahtaya bakarsanız; çökmüş gibi.”
“Bakarım.”
“Tahta lazımsa söyleyin.”
“Belki kendim hallederim artık,” dedi.
O da bıyıkaltı gülümsedi.
“Elbette, ben sadece önerdim.”
Nisan tamiratla geçti. Bahçe kazıldı, gübre atıldı, seranın camı değişti, kuyu düzeltildi. Ayten Hanım çalışırken eski evini çok daha az düşündüğünü fark etti. Unutmak ya da affetmek değil; artık canını yakmıyordu, izi kalmıştı o kadar.
Nisanda Murat tekrar aradı. Sesi eskiye göre alçak, mahcuptu.
“Anne, nasılsın?”
“Çok iyiyim. Bahar iş çok.”
“Belli. Ben… seni düşündüğümü söylemek istedim.”
Hemen yanıtlamadı.
“Peki oğlum.”
“Gelsen artık? Bir gün…”
“Yok.”
“Neden?”
“Burada huzurluyum; şimdi burası evim.”
“Anne…”
“Her şey yolunda evladım. Gerçekten.”
Bir süre sustu.
“Meryem nasıl, görüşüyor musunuz?”
“Şubat ayında buradaydı. Yakında tekrar gelecek, Vildan izin veriyor.”
“İyi… iyi anne…”
***
Yazlık artık başkaydı. Eskiden yazlığını kısa ziyaretle bir kaçamak bilirdi, şehir rahatlığına döndüğünde rahatlar, bahçeyle uğraşmaktan sıkılırdı. Şimdi hepsi ona aitti; toprağıyla, teriyle, ürünüyle. Her domatesi, patatesi, reçel kavanozu onun ellerinin eseri…
Meryem yaz boyu yanındaydı. Haziranda Vildan, “Kalabilir mi, çok mutlu burada, sana iyi geliyor,” dedi.
“Memnun olurum, yardım ediyor bana.”
“Sizden hep iyi bahsediyor,” dedi Vildan, bir süre sustu. “Onun senin gibi bir ninesi olması iyi.”
“Benim de onun gibi bir torunum var,” dedi Ayten Hanım.
Meryem kitaplarla, defterle geldi; ödevlerine yardım etti, bahçeyi sevdi, soba yakmayı, kuyu çekmeyi öğrendi. Akşamları beraber oturup, kendi kuruttuğu otlarla çay içip sohbet etti veya sessizce oturdular.
İsmail Amca, Meryemi çabuk sevdi. Kuş seslerinden tanımayı, hava okumayı, kuyunun mekanizmasını anlattı. Meryem, dünyaya merakıyla dinledi.
“İsmail Dede iyi biri,” dedi bir akşam Meryem.
“Komşumuz ve dostumuz,” dedi Ayten Hanım.
“Ne var? Dede gibi… Ama başka türlü bir dede.”
“Başka evet.”
“Babaanne… İyi hissediyorsun yanında?”
“İyiyim, dostuz.”
“Sadece dost musunuz?”
Ayten Hanım hem ciddi hem gülümseyerek:
“Meryem, uydurma.”
“Uydurmuyorum, soruyorum sadece.”
“Dostuz yavrum. Bu çok kıymetli.”
Meryem başını salladı, söz etmedi.
Temmuzda Murat aradı, “Gelebilir miyim?” dedi, sesi tuhaftı, gergindi.
“Gel tabii. Meryem burada.”
“Biliyorum. Konuşmamız lazım…”
“Peki, gel; konuşuruz.”
Çok da düşünmedi. Nasılsa olurdu. Murat’tan artık bir şey beklemesine lüzum yoktu; insan ancak karşısındaki insanın verebileceğini görecek kadar büyüdüğünde umut etmeyi bırakıyordu.
***
Hafta sonu yalnız geldi, Jale yoktu. Arabayı kapının önüne çekti, içeri girdi. Ayten Hanım onun verandasına, bakımlı bahçesine, tamir olmuş tahtalara, perdelere bakışını izledi. Meryem koştu, sarıldılar. Ayten Hanım uzaktan baktıbaba kız, ikisi de uzun boylu, hafif çekingenler, uzun zaman sonra bir araya gelenlerin ilk anı gibi.
“Hoş geldin oğlum,” dedi Ayten Hanım.
“Hoş bulduk. Yemek hazırladım, buyur.”
Sofrada önce havadan sudan konuştular. Meryem yazı, bahçeyi, İsmail Amca’yı anlattı. Murat sadece dinledi, çorbasını içti; Ayten Hanım baktı: Oğlu çok zayıflamıştı, göz altları çökmüştü.
Yemekten sonra Meryem kitap okumaya geçti, Murat masada sessiz kaldı, kaşığıyla oynadı.
“Anne, bir şey söylemem gerek.”
“Söyle.”
“Jale… Meryem’in yatılı okula gitmesini istiyor. Çocuğu evde istemiyor, üvey çocuk, ilgilenmek zorunda değil diyor. Konuştum anlatamadım… Anne, bana baskı kurdu.”
Ayten Hanım dinledi.
“Meryem duydu. Geçen hafta. Jale telefonda söyledi, Meryem yan odadaydı. O gün gün boyu odadan çıkmadı. Sonra annesine gittik.”
“Biliyorum,” dedi Ayten Hanım. “Gece beni aradı, ağladı. Sakinleştirdim.”
Murat şaşkınlıkla baktı.
“Anlattı mı?”
“Aradı gece, ağlıyordu.”
“Annem… Beni affet.”
Sesi kısık, gösterişsizdi; o yüzden Ayten Hanım, bu defa gerçek olduğunu anladı.
“Neden af diliyorsun?”
“Her şey için. Ev için, Jalenin dediğini yapıp, seni dinlemeyip, bakımevi için… Seni sattım.”
“Murat.”
“Hayır anne, dinle. Şimdi anladım. Herkese uygun olsun diye doğru olanı yapıyorum sandım. Sana iyi olacak diyordum ama yalanmış; aslında Jale’ye yer açmak istedimo baskı yaptı. Hayır diyemedim.”
“Neden diyemedin?”
“Bilmiyorum. Onun yanında küçülüyorum; sanki evlatlarım, annem yük gibi. O ne istiyorsa gerçek olan oymuş gibi.”
Ayten Hanım baktı. Onun çocuğu, kırk iki yaşında, ama hâlâ bahçede karanlıktan korkan o küçük oğlan gibi.
“Seviyor musun onu?”
Uzun süre düşündü.
“Artık emin değilim. Sevmişimdir belki; geçti, anlamadım.”
“Ne yapacaksın?”
“Ondan ayrılıyorum. Söyledim de. Şaşırmadı; o da bıktı gibiydi.”
“Başka yerin var mı kalacak?”
“Ev tuttum. Küçük, bana yeter. Anne, tekrar senin evine döneyim diye gelmedim. Onun mümkün olmadığını biliyorum. Sadece…”
Durdu.
“Sadece söylemek için,” dedi Ayten Hanım.
“Evet, sadece. Ve soracağım: Beni affeder misin?”
Ayten Hanım kalktı, pencereye gitti. Bahçede Meryem bankta kitap okuyordu, bacaklarını çekmiş. Akşama dönüyordu. Işık temmuzda akşam altısından sonra kızıl bir parıldama…
“Seni çoktan affettim,” dedi; dönmedi bile. “Geriye dönmek yok. Ama sen hâlâ oğlumsun. Bu, değişmez.”
Onun, masada derin nefes alışını duydu.
“Anne.”
“Efendim?”
“Gelebilir miyim?”
“Tabii ki. Bu dağ da seninburanın ustası hep birlikteydiniz.”
Döndü. Murat ona ilk kez, sanki hastayken başını okşadığı günkü gibi, bir bakışla bakıyordu; korkmadan, sığınılacak gibi.
***
Meryem, babasıyla birlikte gitmedi.
Her şey doğallıkla gelişti; Murat vedalaşırken, Meryem kalmak istediğini, babaannesinde işinin olduğunu söyledi. Murat, Ayten Hanıma baktı; o sadece omuz silkti.
“Burada istediği sürece kalır,” dedi Ayten Hanım. “Vildan isterse…”
Vildan ses etmedi. Meryem kaldı.
Ağustos geçti, Eylülle birlikte Meryem köydeki okula başlamıştı. Ayten Hanım ilk gün onu bahçe yoluna kadar el sallayarak gönderirken hayatın hep böyle sürprizlerle dolu olduğunu düşündü.
Murat’la şimdi haftada bir, bazen daha sık telefonda konuşuyorlardı. Sözler daha samimi, daha gerçekçiydi. Murat bazen hayatından, eşyalarını yeni eve taşımasından, yemek yapmayı öğrenmesinden bahsediyordu; annesi dinlerdi, yemek tavsiyeleri verirken Murat dinliyordu.
“Anne, hiç şehri özlemiyor musun?”
“Hiç özlemiyorum oğlum. İnanmazdım öyle olacağına, ama özlemiyorum.”
“İyi ya, iyi olman bana yetiyor. Gerçekten.”
“Biliyorum.”
Bir gün İsmail Amca, Meryem’e velayet işlemini düşünüp düşünmediğini sordu.
“Evet, düşünüyorum,” dedi Ayten Hanım. “Muratla Vildanla konuşmam gerek. Meryem de istiyor.”
“Doğru karar. Burada iyi.”
“Size de mi iyi geliyor?”
“Çok akıllı, meraklı bir çocuk. Onun gibiler için sade hayat lazım, yoksa başkalarının beklentisinden ibaret kalır.”
Ayten Hanım baktı.
“Öyle iyi görüyorsunuz ki…”
“İnsanları eskiden iyi anlardım. Sen de değiştin, anne, ilk geldiğindeki gibi değilsin.”
“Nasıl değiştim?”
“Özgür oldun. Her şeyden değil, içeriden özgür…”
Bir süre sustular. Yan arazide İsmail Amca’nın buğdayı yeşeriyordu; kiralamış, denemelik ekmişti.
“İsmail Amca,” dedi Ayten Hanım, “Burada gerçek hayattan uzakta değilsin de, çok sessiz gelmiyor mu?”
“Başta öyle sandım, sonra vazgeçtim.”
“Neden?”
“Çünkü burası hayatın ta kendisi. Başka türlü hayat gerçek olmuyor, sadece başka bir çeşit.”
Ayten Hanım başını salladı.
***
Ekim yeniden soğudu. Ayten Hanım artık sobaları gayet kolay yakıyor, güvenle mutfakta dolaşıyordu. Meryem okuldan gelmiş, ödev yaparken Ayten Hanım çorba pişiriyordu.
“Babaanne, bize en saygı duyduğumuz kişiyi yazdiran kompozisyon verdiler.”
“Sen kimi yazacaksın?”
“Seni. Yazabilir miyim?”
“Yaz tabii, ama uydurma fazla.”
“Uydurmayacağım. Olduğu gibi yazacağım.”
“Neyi mesela?”
Meryem bir süre kalemiyle oynadı.
“Hiçbir şeyle buraya geldin. Ya da neredeyse. Yıkılmadın. Kötü olmadın, kimseye acındırmadın.”
Ayten Hanım çorbayı karıştırdı.
“İçten içe acındırdım. Sadece sesli değil.”
“Bu dürüst bir şey. Sessiz acıma, zayıflık değil, kibarlık bence.”
Ayten Hanım arkasını döndü.
“Bunu nereden duydun?”
“Hiçbir yerden, ben uydurdum.”
“Öyleyse yaz, güzel bir söz.”
Meryem gülümsedi, defterine eğildi.
Dışarıda hava kararıyordu. Uzakta, tarlanın üstünde kuşlar ötüşüyor, çorba fokurdayarak kaynıyordu. Raflarda fotoğraflar: Gürkan; küçük Murat, Meryem kova ile…
Kapı aralandı, İsmail Amca.
“Ayten Hanım, turşu kurdum, paylaşmaz mıyım?”
“Verin İsmail Amca. Tam da çorba pişiyor, içine ekleriz.”
“Hemen getiriyorum.”
Meryem başını kaldırdı:
“Dedeciğim, sende kal, çorba var!”
Ayten Hanım, onun heyecanlı sesini ve İsmail Amcanın gülüşünü duydu. Meryem ona yazdığı kompozisyonu anlatıyordu, o da besbelli sessizce dinliyordu.
Ahşap kaşıkla çorbanın tuzuna baktı, eksikse ekledi. Masadaki üç tabak, üç kaşık; ekmek… Hepsi ona aitti. Küçük ahşap bir ev; yıllar önce damı akıtır, geceleri gıcırdar bazen… ama onun eviydi.
Birkaç hafta sonra Murat gelecekti. Artık üçüo, Vildan ve Ayten Hanımresmi olarak Meryemin velayetini konuşacaklardı. Meryem bundan haberdardı, endişeli değildi; nasıl olacağını bilen biri gibi sakindi.
Ama Ayten Hanım bilmiyordu, ne olacağını. Artık bir hafta sonrası için plan yapmakla yetiniyordu. Gün gün, sessizce yaşıyorduve bu ona yetiyordu.
İsmail Amca, turşu kavanozunu masaya koydu.
“Mis gibi koktu!”
“Oturun, az kaldı çorba.”
Meryem üç tabak koydu, kaşıklı, ekmekli. Bildiği gibi…
Üçü masaya oturdu.
Dışarıda karanlık, pencere camında silik, bulanık bir yansıma: üç insan, bir lamba ışığı, bir çorba tenceresi…
“Babaanne,” dedi Meryem çorba servis ederken. “Haftaya gerçekten gelecek mi babam?”
“Söz verdi, gelir.”
“İyi. Nasıl yaşadığımızı görmeli; kış dışında yazı hiç gelmedi buraya.”
“Yaz burada bambaşkaydı,” dedi Ayten Hanım.
“Daha mı iyi?”
Ayten Hanım baktı, İsmail Amca ekmeğini bölüyor, sofrada turşu, üç tabak…
“Daha iyi,” dedi. “Çok daha iyi, Meryem.”
“O zaman gelsin, görsün,” dedi Meryem.




