Yılbaşı akşamı çok sıradan başlamıştı, ta ki masamıza tanımadığımız bir kadın oturana kadar.
Ben on beş yaşındaydım, adım Elif. O akşam, annem saat ona doğru birden ekmek almayı unuttuğunu hatırlayınca beni markete gönderdi. Mutfakta fırında tavuk tıkır tıkır pişiyor, masa neredeyse hazırdı, babam da televizyonda yılbaşı eğlencesini açmıştı.
Biz üç kişilik bir aileydik ne büyük bir neşe vardı ne de tartışma. Son yıllarda bayramlar bana boş geliyordu, bir anlamı kalmamış gibi.
Apartmana çıktığımda hava buz gibiydi ve mandalina kokusu yayılıyordu. Yukarı katlardan müzik sesi yükseliyor, birileri balkonda kıkır kıkır gülüyordu. Diğer apartmanın girişinde, bankta yaşlı bir kadın oturuyordu. Üzerinde eski bir kürk vardı, yalnız başına.
Elinde ise yarısı soyulmuş bir mandalina vardı.
Olduğum yerde durup ona baktım. İçimde keskin bir acı, neredeyse fiziksel bir üzüntü hissettim.
İyi akşamlar, dedim, kendim de neden onun yanına gittiğimi bilmeden.
Kadın birden irkildi, gözlerini kaldırdı; gözleri eski fotoğraflar gibi solgun, açık renkteydi.
İyi akşamlar
Size eşlik edecek kimseniz yok mu? Bugün yılbaşı ya.
Evet, tek başımayım, dedi iç çekerek gülümsedi. Öyle bir boşluk vardı ki o gülümsemede, soğukluğunu bir an için bütün vücudumda hissettim. Biraz oturup hava almak istedim. Zaten evde de yalnızım.
Yılbaşında evde tek başına…
Ama isterseniz bize buyurun? dememle sustum; istemsizce, bir an bile düşünmeden ağzımdan çıkıvermişti. Bir çay içersiniz, ne olacak.
Kadın şaşkınca bakakaldı.
Evladım, neden beni çağırıyorsun ki? Sizin kutlamanız var
Bizde öyle büyük bir kutlama yok ki, dedim. Üç kişi oturup salata yiyoruz, televizyon izliyoruz. Gelin, samimiyetle söylüyorum. Benim adım Elif bu arada.
Benimki de Naciye Hanım, fısıldadı kadın ve yüzündeki ifadede bir umut ışıltısı belirdi.
***
Kapıyı açıp Naciye Hanımı içeri aldığımda, annem elinde tabaklarla donup kaldı.
Bu hanımefendi kim?
Anne, bu bizim apartmanın yanında oturuyor, Naciye Hanım. Yalnız olduğu için biraz sohbet etmek istedik.
Ben fazla kalmam, dedi Naciye Hanım hemen, hırpani çantasını sımsıkı tutarak. Biraz otururum sadece izin olursa.
Babam da içerden çıkıp misafire kuşkulu gözlerle baktı. Annem ne yapacağını bilmez haldeydi. O sırada bir an o anın aslında ne kadar özel olduğunu hissettim insanın yaşamak için gerçekten bir sebep hissettiği o an.
Naciye Hanım, buyurun sofraya oturun. Hemen bir çay koyayım, dedim.
Başlarda ortam çok gergindi. Naciye Hanım sandalyenin ucuna oturmuş, iki elleriyle fincanı öyle tutuyordu ki adeta biri gelip ondan alacakmış gibi. Annem arada sırada ona kuşkuyla bakıyor, babam ise sandviçini sessizce çiğniyordu.
Çok güzel bir eviniz var, dedi kadın usulca. Ağacınız da çok alımlı Ben beş yılı geçti galiba, hiç yılbaşı ağacı kurmadım. Tek başınayken neye gerek?
Çocuğunuz var mı? diye sordu annem, tonundaki sorgulayıcı havayı hemen hissettim.
Bir oğlum var. Ankarada. Çok meşgul. Bazen arar Ama gelmez. İş, güç, kendi dertleri
Bir sessizlik oluştu.
Ya torunlarınız? diye üsteledi annem.
İki tane Oğlum eski eşiyle çok yıllar önce boşandı, çocuklar küçüktü o zaman Annesi bırakmazdı, onlar da büyüdü, şimdi kendi hallerinde. Kimi neylesin eski bir kadını, zaten görmemiş ki
O kadar içime oturdu ki, nefesim daraldı.
Mama, mutfağa yardım edebilir misin? deyip annemi bir hışımla mutfağa çektim.
Orada hemen yüzüne döndüm:
Neden böyle sorguya çekiyorsun ki?
Sadece sordum
Kendini kötü hissediyor belli ki! Kadıncağız yılbaşında bankta mandalina yiyordu! Yalnız! Hiç mi anlamıyorsun?
Annem de kısık bir sesle,
Elif, tabii üzülüyorum. Ama biz tanımıyoruz ki
Ne olabilir ki? Yalnız bir kadın işte. Sıcaklığı, ilgiyi unutmuş! Bizim de ona verecek bir yemeğimiz, bir sözümüz var! Sen de gör.
Annemin gözleri yumuşadı, içini çekti:
Tamam. Bir tabak daha getir.
***
Saat on bir gibi havadaki buz çözülmeye başladı. Naciye Hanım bir köşede kenetlenerek oturmaktan vazgeçti; anlatmaya başladı eski bir muhasebeciyken yaşadıklarını, kocasını kaybettiğinden beri içine kapandığını, mahallede kimsenin hal hatır sormadığını.
Sabah kalkarım, dedi, sesi gitgide alçalıyordu. Televizyon açarım, çay içerim. Sonra markete gider, dönerim. Kimselerle laf bile etmiyorum. Telefon hiç çalmaz. Hatta bazen haftalarca bir arayanım olmaz.
Haftalarca bir tek sesi duymadan
Yutkunmakta zorlandım.
Bugün dedim ki, herkes birbirine iyi yıllar dileyecek, neşe içinde olacak, ben ise… Mandalinamı aldım, dışarı çıktım. Birilerini göreyim diye. Dört duvara tıkılmak istemedim.
Babam öksürdü, kafasını çevirdi. Annem ise birden kalktı, Naciye Hanımın omuzuna elini koydu ve onu sıkıca sardı.
Artık bize gelirsiniz, olur mu? Ne olur yalnız oturmayın. Yakın komşuyuz.
Kadın fısıltıyla, sessizce hıçkırdı. Gözyaşları o yaşlı yanaklarından usulca indi. Kalbimde donuk bir nehir eriyor gibiydi.
***
Biz o gece yeni yıla dördümüz girdik. Saat tam on iki olduğunda, Naciye Hanım elimi tuttu ve fısıldadı:
Sağ ol kızım. Allah razı olsun
Onun yüzüne bakınca düşündüm: Dışarıda kim bilir kaç kişi şu an böyle yalnız? Kaç sessiz telefon, boş masa, yarım bırakılmış mandalina var bu şehirde?
Saatler gece biri gösterdiğinde, kadın kalkmaya yeltendi:
Fazla kaldım, size de zahmet oldu. Dinlenin artık
Naciye Hanım, elini tuttum, artık dostuz. Yarın yine gelin, öğle yemeğine.
Yok artık
Cidden. Annem güzel bir yemek yapar, sohbet ederiz. Öyle değil mi anne?
Annem başıyla onayladı:
Gelirsiniz, saat ikide burada olun. Bir çorba kaynatırım.
Naciye Hanım çıkarken eski kürkünü giydi; gözlerinden yine yaşlar süzüldü ama bu defa mutluluk gözyaşıydı.
Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum
Hiç gerek yok diye sarıldım ona. Sadece gelin.
Kapı kapanınca, babam usulca yanaştı:
Elif, helal olsun sana
Sadece Onun o bankta yalnız oturması beni korkuttu. Yarın uyanacak ve yine sessizlik Kimse aramayacak, kimse kapısını çalmayacak. İnsanın kimseye değmediği düşüncesi acı veriyor.
Annem saçlarımı okşadı,
Ona en önemlisini verdin. Yalnız olmadığını gösterdin.
***
Ertesi gün Naciye Hanım tam saat ikide geldi. Elinde eski bir fotoğraf albümü vardı; eşi, oğlu küçükken anlatmaya başladı, ne güzel yıllar geçirdiklerini, yeniden hatırlamak ister gibi.
Sonra yine geldi, ve tekrar tekrar
Yavaş yavaş ailemizin bir parçası olmaya başladı. Birlikte krep yaptık, film izledik, uzun uzun sohbet ettik.
Naciye Hanım adeta canlandı, eski yaşama sevinci gözlerinde parladı. Mahallede artık sessizce dolaşmıyor; herkesle sohbet ediyor, bizim Elifim diyordu bana.
Birkaç ay sonra, bir gün evdeyken telefon çaldı.
Anne? İki gündür telefonun neden kapalı?
Ay, Veyselciğim, kusura bakma! Komşulardaydım, evde unuttum telefonu. Sen nasılsın?
Ben o sırada koridorda o konuşmayı duydum. Oğlu şaşkınca,
Komşularda mı? Ne güzel! Hangi komşular? diye sordu; Naciye Hanım ise yılbaşında yaşananları, kızın onu dışardan çağırmasını, ailesinin kendisini sımsıcak kabul edişini anlattı.
Oğlum, istiyorsan sen de gel, tanış onlarınla dedi.
Telefon kapandıktan sonra Naciye Hanım ağlıyordu, ama bu sefer sevinç gözyaşları akıyordu.
Gelecek dedi ellerimi tutarak. Veysel gelecek
Gördünüz mü, dedim gülerek, her şey yoluna girdi.
Sensiz olmazdı kızım Sen bana hayat verdin. Olmasaydın ben böyle yaşlanıp giderdim
Onu sıkıca sardım; ne kadar az şeyin insanı mutlu ettiğini düşündüm. Bir fincan çay, sıcak bir ev ve biri yanında olup da: Yalnız değilsin demesi.
Bir bankta yarım kalmış bir mandalina, bir dakika sohbet Koca bir hayat değişebiliyor.
O gece, Naciye Hanım ayrılırken babam yanıma gelip
Elif, dedi, ben hep yaşamanın kendimiz için olduğunu sanırdım. Çalışmak, para kazanmak, bir şeyler almak Ama anladım ki öyle değilmiş.
Öyleyse nedir?
İnsanları görebilmek. Kapının önünde oturan o kişiyi fark etmek. Belki hiç beklemediği bir şefkati sunmak. Para için veya çıkar için değil Sadece insan olduğu için.
Başımı salladım, boğazım düğümlense de gülümsedim.
Yıllar geçiyor Naciye Hanım artık sadece bize gelen bir misafir değil; ailenin ta kendisi. Hayatı anlam buldu.
Ben ise anladım ki: Mutluluk büyük işlerde, gösterişli kutlamalarda değil; kimsenin fark etmediği, takdir etmediği küçük anlarda. Her gün uzatılan bir mendilde, komşuya edilen bir selamda.
Bazen durup etrafına bakmalı. Birinin sıcağa, bir tebessüme ne kadar muhtaç olduğunu fark etmeli.
Ve ona hatırlatmalı: Burada yalnız değilsin. Sen değerlisin. Varsın. Bazen bir bankta unutulmuş bir mandalina bir hikâyenin, bir hayatın başlangıcı olur.
Ve insanız; birbirimiz için varız.




