Elmanın Tadı

Elmacık

– Aynı annen gibisin sen de!

– Nasıl yani, babaanne? Elif istemsizce gardını aldı, sonra kendini toparladı. Kimden savunacak ki kendini?!

– Kafasının dikine giden! Kimseyi dinlemezdi annen de, sen de aynısın işte!

– Neyimi dinlemem gerekiyor?

– Beni! Bana kulak vermelisin! Bir de saygı göstermelisin! Ben senden yaşça büyüğüm, hayatı daha iyi bilirim! Anladın mı?

Elif şaşkınlıkla baktı hafif dağılmış, sinirden yüzü kıpkırmızı kesilmiş yaşlı kadına; parmağını burnunun dibine dek uzatmış sallıyordu.

Ne ilginç! Neden illa dinlenmek istiyor acaba? Sanki gökten zembille indisilinmiyor da!

Elif parmaklarını kımıldattı sanki, elinde yumuşak bir silgi varmış gibi hayal etti. Keşke bugünü biraz düzeltebilse Şuraya azıcık gölge, buraya aydınlık Siyahı hiç sevmezdi. Kavga-dövüş, yüksek sesle konuşmalar Annesiyle böyle hiç tartışmamıştı. Annesi hep derdi ki, normal insanlar dinlemeyi bilirmiş.

– Küçük kulaklarımızı açıyoruz, Elifciğim, dikkatlice dinliyoruz! Tıpkı minik tavşancıklar gibi! Neden tavşan iyi dinler biliyor musun? Çünkü tilki çok sessiz gelir. Tavşan dalarsa, iyi dinlemezse, tilki hop! Yutar!

– Yapmasın! Minik Elif annesinin gözünün içine bakarak susardı.

– Elbette, yapmasın! O yüzden tavşan akıllı, kulaklarıyla dikkatlice her şeyi dinler, ayaklarıyla da hızlıca kaçar! Hiçbir tilki yetişemez ona!

Çok eskilerde kaldı bunlar. Elif büyüdü büyüyecek nerdeyse, ama annesinin masalları ve verdiği dersler hala aklında capcanlı.

Garip… Eskiden, daha çocukken, annesinin abarttığını ya da karıştırdığını düşünürdü. Şimdi bakıyor da, meğer kadıncağız ne kadar haklıymış!

Şu babaanne meselesi mesela… Elif, babaannesini geçen yıla kadar tanımazdı bile. Annesiyle Karadenizde küçücük bir kasabada yaşıyor, anaokuluna gidiyor, Defne ve Fundayla kavga edip, hemen barışıyor, mendil kapmaca oynuyor ve deniz kenarındaki dondurmacıya koşuyordu. Sonra okul, Oğuz, ilk öpücükler, akşam güneşinde deniz kenarında…

Ve annesi vardı…

Elif alışkın olduğu üzere mavi boncuklu sahte turkuaz bir bileziğin büyük taşını sıktı avuç içinde. Annesinin elleriyle yaptığı bileklik.

– Boşver, sahteymiş! Öyle güzel oldu ki! Bak, küçüğüm, bazen gerçek olan daha acı, daha zor oluyor. Her zaman içini ısıtmıyor. Bazen atı taklidinden güzeli olmaz.

– Nasıl yani?

– Mesela… Geçen hafta Defneyle niye tartışmıştınız?

– Biz fakiriz, senin annen de o yüzden bana markalı spor ayakkabı alamadı, amcam diktirmiş, çünkü gerçek değiller, dedi. Oysa bence çok güzeldi ayakkabım.

– Haklı Defne. O ayakkabılar amcanın el emeği. Ama kimse gelip de “Bak ayakkabım marka,” demedi, değil mi?

– Evet!

– Üstelik iyi deriden, güzel ve sevgiyle yapıldı. Amcan başka türlü yapamaz zaten. Seviyorsan yetmez mi?

– Hem de çok!

– E görüyor musun! Marka, etiket, hep insan icadı. Kim kimi geçecek yarışması! Hemencecik bak bende var, sende yok, ben daha iyiyim! diyebildikleri bir oyun. Bu doğru mu, sence?

– Hayır.

– Aynen öyle! Önemli olan insanın içinin “gerçek” olması. Geri kalan… Kimi etiket derdinde, kimi elindekinin kıymetini bilir ve o daha mutlu olur. Emin ol, etiketle ölçmeyen daha huzurlu!

O zaman Elif uzun uzun bunu kafasında çevirdi. Hem kendi odasını hem annesinin odasını bir güzel yıkadı, sonra mutfağa gitti. Annesi en sevdiği kayısı reçelini kaynatıyordu. Sordu:

– Ama Defne yine de en iyi arkadaşım değil mi? Sonra gene bana kötü bir şey söyledi. Oysa ayakkabımı çok beğenmişti, ben biliyorum…

– Nereden biliyorsun?

– Funda söyledi. Defne, annesinden daha iyi bir ayakkabı almak için olay çıkarmış.

– Ay, Elif! annesi Gülay tahta kaşığını tezgaha bıraktı, Elifi sıkıca kucakladı. Bir çırpıda kestirip atma. Defne de senin kadar çocuk…

– Ben çocuk muyum?

Elif döndü annesinin kollarında, başını kaldırdı. Kızgın gözleriyle bakarken, Gülay biliyordu; kendine kızgın. Kız arkadaşına içerlemiş, vicdanı rahat değil.

– Benim için küçüksün hâlâ, yumuşakça düzeltti Gülay. Anne için çocuğu ve büyütmesi hep küçük kalır. Kötü mü?

Benim annem yok artık, bazen küçülüp biraz şımarmak ne hoş olurdu… diye içlendi.

Sonra Elifin başını öptü.

– Neyse! Biz seni konuşuyorduk. Defneyi de anlamaya çalış biraz. Hatırla, salıncaktan düştüğünde seni eve sırtında taşımadı mı? Kendi de dizini yara etti, gösterdi mi? Hastanede doktor ona da iğne yapalım dedi, korkudan ağlıyordu!

– Evet…

– Sonra yeni gelen keçeli kalemleri sana verdi… Çünkü hastaydın, ben bırakmadım içeri. O, En güzel resmi çizsin, duvarıma asacağım dedi, hatırlıyor musun?

– Hatırlıyorum…

– Bak işte, ayakkabı hikaye. Büyüyünce anlarsınız… Şimdilik elinizdekini kaybetmeyin.

– O barışmaya çalıştı.

– Sen?

– Görmek bile istemiyorum! dedim, Biz fakir değiliz!

– Kızdın yani?

– Hem de çok!

– Şimdi?

– Yine kızgınım ama daha az…

– Sabret, kızgınlığın azalsın, sonra barışırsınız. Şimdi gidersen tam affedemezsin. Küs kalırsınız!

Keşke annesi şimdi yanında olsaydı… Ne yapmalı, ne demeli çok iyi bilirdi. Özellikle bu yeni babaanne varken…

Babaanne birdenbire çıkıp geldi.

Elifin, annesinin kötü hissettiğinden ya da eski kayınvalidesiyle iletişime geçtiğinden hiç haberi yoktu.

– Merhaba Gülay! Görüşeceğiz aklıma gelmezdi! Of pof yapa yapa, kalın yapılı, huyu sinirli bir kadın bahçe kapısından içeri girdi. Nasıl sıcak, harap oldum!

– Hoşgeldiniz, Hanife Hanım.

Elif annesinin tonundaki tuhaflığı duyunca dönüp baktı.

– Elif mi bu? Hanife Hanım dikkatlice süzdü. Hiç babasına benzemiyor! Emin misin kendi çocuğun olduğuna?

– Sen hâlâ değişmemişsin!

Şimdi annesi gülümsedi ve Elif rahatladı. Demek her şey yolunda, Bakarsın ileride… derdi annesi.

Elif, babaannesini hiç sevemedi. Gürültülü, telaşlı, patavatsız. Evde anında toz-duman, panik, bir ton iş başına yığdı…

– Ne düzen var, ne edep! Temizlik ne zaman yapılacak Gülay?! Kız çocuğun var, öğrenmesi lazım! Yoksa evlenir evlenmez damat kapının önüne koyar! Hem de iyi yapar!

Elif, annesini neden sustu, gülümsedi, ama hiçbir şey demedi, anlamadı. Hanife Hanım evi baştan aşağıya değiştirdi. Alışık oldukları düzeni alt üst etti.

Kediler bu tempoya dayanamayınca evin kuytularına kaçıştı; Badem, Elifin dayısından hediye köpeği, dışarı kaçıp kamelyanın gölgesine yattı, Hanife Hanımın sesini duydukça öfkeyle hırladı.

– Şu evdeki en akıllısı köpek! Hayvanlar evde olmamalı!

Kediler bunu duyup bir de elinde Hanife Hanımın paspasını görünce pencereden fırladılar.

İşte o gün Elif ilk kez diklendi. Ponçiki kapıp, burnu havada odasına yürüdü.

– Hadi bakalım! Elif! Hanife Hanımın sesi neredeyse Bademi havlatmaya başladı.

– Ben sahip çıkıyorum! dedi Elif isteksizce, başını çevirdi. Kediler evde kalacak! Badem de! Onlar sizden önce buradaydı. Düzen dediniz mi, önce hoşgeldiniz deyin! Bizim evimiz! Siz misafirsiniz, kendi evinizde ne isterseniz!

– Elif! Gülaynın ağzı açık kaldı. Kızı daha önce hiç böyle bir tonda yetişkine karşı konuşmamıştı.

Ama Hanife Hanım hiç alınmadı, gözlerini kıstı, sinikçe güldü:

– Aferin… Bizim kan, belli! İyi yetişmiş… Gülay, gözünü seveyim, biraz disiplinli büyütsen kızı!

O günden sonra kedilere dokunmadı. Yanına yanaşan kediyi ayağının ucuyla hafifçe itti ama evden kovmadı.

Aslında kimsenin kedilerle ilgilenecek hali yoktu. Olaylar üst üste o kadar hızlı gelişti ki, Elif salonun köşesindeki eski duvar saatine bakıp, zamanı durdurmak için dua ediyordu.

Vakit neden böyle acele ediyor ki?! Annem daha genç! Bana çok lazım! Olmaz böyle!

Ama zaman Elifi hiç dinlemiyordu. Saatler, dakikalar acımasızca geçiyordu.

Doktorlar, ilaçlar, hastane…

Gülay bir erken ilkbahar sabahı gitti.

Bir gün önce Elif, koca pencereleri açıp Karadenizin denizinden gelen rüzgara Annecim, kirazın açacak yakında, bak gör! demişti.

– Çabalayacağım, Elifim… Onu da göreceğim inşallah.

Annesinin gittiğini öğrenince Elif sinirle o kiraz dalını kırıp pencerenin altına attı. Kim bakacak ki ona artık…

Hanife Hanım hiç nazlanmadı. Sıkı sıkı sardı Elifi, cebinden büyük bir mendil çıkardı, resmen havlu gibi ve emretti:

– Ağla! Bağır! Dök içindekini! At şunları! Senin işin değildi! Herkesin vadesi kadar…

Nereden biliyor ki bu lafları? İçindekileri mi okuyor? Oysa haklı kadın; Elif suçun yükünü hep kendi üstüne alıyordu. Annesi çok çalıştı, az dinlendi, her şey Elif için yaptı…

Elif ne yaptı? Oğuz ve kızlarla gezdi, derslerin yarısını salladı, kitaplarla barışamadı. Sonra toparladı ama annesine söyleyemedi hâlâ, huzursuz etmek istemedi.

Gülayın kızına yazdığı mektubu Hanife Hanım, kırkı çıkınca Elife verdi.

– Al bakayım! Artık okuyabilirsin. Kıymetini bil. Annenin sana vasiyeti var.
– Zarf açık! Elif alıp baktı. Basit beyaz bir zarfta, posta bile yok.

Sadece Elife… Annemin kocaman, coşkulu el yazısıyla.

– Beni ne sanıyorsun? Şeker gibi bir kadın değilim elbet, sana da sempatim olmayabilir, ama başkasının mektubunu okuyacak değilim! Hanife Hanım başını salladı Hadi yürü git. Vaktim yok, işim var!

Kırıldı… Elif hemen anladı, Hanife Hanım asla arkasını dönüp gitmezdi. Bağırmazdı, atışmazdı, sessizce burnunu silerdi, göz göze gelmeden arka mutfağa çekilirdi. Elif yanaşıp, annesinin büyüme çizgileri olan kapının pervazına alnını dayadı.

– Vay, Elif büyümüş, kocaman kız olmuş!

Annesinin sesi öyle net ki, Elif irkildi.
Kocaman kız… Hadi ordan! Akıllı olsaydı, boş yere üzmezdi kimseyi. Annesi hoşlanmazdı ondan.

Elif, odasının kapısını kapadı, yere oturdu, kucağına zarfı aldı, açmaya cesaret edemedi. Zor… O kadar şeyi annesine söylemek isterdi, o kadar çok şey duyması gerekirdi…

Zarf pufur pufur, tıkış tıkış yazılı defter yaprak dolu. Elif, yanında dolanıp duran Ponçike sarıldı, kağıtları çekip çıkardı.

Elifim! Hemen ağlamayı kes! Sen güçlüsün! Ne diye döküyorsun gözyaşlarını? Hayat çok güzel! Tadını çıkar. Üzüleceğine değerini bil! Vaktimiz kısıtlıydı diyeceksin. Ben diyorum ki çok vaktimiz oldu! Farkında değilsin, belki… Ama anlatayım her şeyi. Bu senin hikayen.

Nereden başlayayım… Babanla tanışmamızla belki. O çok değişikti. Görür görmez kalbimi kaptırdım. Arkadaşlarım Ama çok esmer, ama çok kızıl… dediler ama ben biliyordum. Sıcacıktı, güneş gibiydi. Sen ona çok benziyorsun, belki görünüşte değil ama… Ondan sana çiller, göz, burun geçmiş, gerisi benden. Sen doğduğunda, baban saatlerce seni izledi. Umarım babaannesine çekersin diye hayal kurdu.

Elif! O kadın iyi insan! Huysuzluğuna bakma. Hep öyleydi. Dili keskin, sesi gür, ama çok güvenilir, iyi yürekli.

Neden tanımadın dersen… O benim ayıbım. Gençtim, aceleyle hüküm verdim.

Affet!

Küçüktün. Babanla her şey yolundaydı. Sonra baban yeni birine aşık oldu Olabiliyor Senin için kaldı, sonra dürüstlüğüne yenik düştü.

O zaman anlamazdım. O kadar kırılmış, sinirliydim ki Hanife Hanım gelince büyük kavga çıktı. Yüksek sesler, ağır sözler… Ona kızdım, babana kızdım. Sonunda Senin torunun falan değil, dedim…

Ne aptalık ettim, ne çabuk vazgeçtim anlayınca…

Oysa hamileyken başım çok dertteyken Hanife Hanım yanımdaydı. Amma destek oldu! Ben toparlanana kadar bir ay bizi çekti…

Biliyorum, sonra o kadına da kabahat buldu ama sonunda kabullenip onun çocuklarını da sevdi. Biliyor musun, bir kız ve bir erkek kardeşin var. Görmek istersen, Hanife Hanım yardım eder, konuştuk zaten. Yalnız kalma! İnsanın yakını çoğaldıkça iyi olur.

Geleceğine gelince… Elif, oku! Geleceğin olsun! Ama kendin seç! Kimseye kukla olma! Hani konuşuyorduk ya, yeteneğini kullan! Bu doğal bir hediye. Herkesin harcı değil. Uğraş, bırakma! Zor olacak biliyorum, ama Hanife Hanım maddi olarak seni bir süre idare eder. Sonrasını halledersin. Zamanında çanta yapıp boyadın, tablolar sattın. İstanbulda ya da Ankarada daha kolay olur. Hayallerini bırakma! Bir gün bir galeri açacaksın, inanıyorum. Ve ben, uzaktan görmesem bile gurur duyacağım seninle.

Seni seviyorum! Korkuyorum ama çok güveniyorum!

Gözyaşını sil, dedim mi?

Anne.

Elif mektubu kenara koydu, sessizce, başı önde ağlamamak için direndi. Annesi ağlama” demişti!

Ponçik çoktan halının üstünde kıvrılmış, Elif ise hâlâ oturuyordu. “Şimdi ben ne yapacağım?” diye düşündü.

Cevap, kapıdan Hanife Hanımın dalmasıyla geldi. Işığı açtı:

– Kalk bakalım kalk! Karanlıkta oturmak yok! Gel, sana bir çay koyayım, iş konuşacağız! Ağlamak yerine çalışmak icap eder!

Resim işine Hanife Hanımin tepkisi klasik: Ayy Elif, bildiğin meslek varken ressam? Bir mesleği eline al da rahat, huzurlu yaşa! O kadar çenelese de Elif kulak asmıyordu. En sonunda Hanife Hanım:

– Kafasın tok, inatçı! Kimden aldıysa! Annesi gibi, onca sene bir kelime yazmadı, izini kaybettirdi! Senin ismini değiştirip soyadını da uydurmuş; Allah aşkına nasıl bulayım ben seni?

– Dayım Rıza yardım etti.

– Ben onun tozunu attırırım! Beni torundan etti! Elim değerse yandı!

– Yapmayın, iyi biri! Senelerce yanımızdaydı! Anneme hep evlenme teklif etti.

– O ne dedi peki?

– Kabul etmedi. Babamı seviyorum dedi.

– Hadi be! Hanife Hanım, Elifin önüne bir tabak koydu. Ye bakalım! Şimdi tut bakalım yolunu! Ressamlık neymiş? Mis gibi muhasebecilik var; para, huzur…

– Babaanne! Yanımda yabancılar var!

– E onlar? Önce başkasının, sonra kendininkini sayarsın kızım! Yavaş yavaş…

– Yok, ben istemiyorum! Beni anlamıyor musun?

– Kim anlasın? Hıh!

– Sizi kırmak istemem, anlamıyor musun işte? Sevdiğim şeyi yapmak istiyorum. Annem para bıraktı mı size? Ay sonunda on sekizim. Verin paramı, gideceğim. Dert olmayacağım.

Hanife Hanım bir süre tıkanır gibi oldu, klasik işaret parmağını salladı fakat o anda vazgeçti. Sonra, üç parmağıyla o malum çocuk el hareketlerinden yaptı:

– Bak! Senle ben geleceğim! Anan bana söz verdi, seni bırakmayacağım! Hadi bakalım! Çeneni kapat şimdi!

Bir süre sinirli sinirli homurdandı, tabakları Elifin önüne itti:

– Ye dedim! Buz tuttu zaten!

Seneler sonra İstanbulun şirin bir semt galerisinin salonunda enteresan bir grup gezinir:

Kıpkızıl, dağınık ve hafif toplu Hanife Hanım, zayıf uzun bir adam, garip gözlükleriyle, ve Elif, kucağında bir yaşındaki oğlu…

– Nasıl olmuş? diye soracak Elif, yüz kere sormam deyip.

Hanife Hanım kısa bir bakış atıp torununu havaya alacak, burnunu silecek, omzuna yatırıp:

– İyi! Çerçeveler güzel, eser de öyle… Ama hâlâ fazla boya harcıyorsun Elif! Daha küçük yapsan ne olur? Atölyende felaket! Gittim baktım, mahşer yeri! Hüsam! Nereye bakıyorsun?

– Nesi var Hanife Hanım?

– Kızda gözaltı çökmüş, uykusuz! Belli ki hiç uyumuyor! Hadi, Sarpı ben götürüyorum! Siz bir arkanıza bakın, dinlenin! Biraz kendinize gelin! Anlaşıldı mı? Yürüyün, küçük bey!

Bir yandan çıkarken, Elifin yanağını okşayacak, fısıldayacak:

– Annen de gurur duyar seninle, ben de! Unutma, elmacığım…

Rate article
Lifequest
Elmanın Tadı