Babam öldüğünde altı yaşındaydım, üvey annem Zeynep abla o günden sonra beni büyüttü. Yıllar geçti, bir gün babamın ölümünden önceki gece yazdığı bir mektubu bulmam hayatımı alt üst etti.
Yirmi yaşına girdiğimde, Zeynep ablanın bana babamın ölümüne dair her şeyi anlatmadığını fark ettim. On dört yıl boyunca arabasıyla basit, talihsiz bir trafik kazası yaptığını, kimsenin engel olamayacağını söyledi durdu. Her şey tesadüf, dedi. Ta ki o mektubu bulana kadar. Babamın el yazısıyla yazılmış bir cümle, nefesimi kesti.
İlk dört yaşım, evde sadece babam ve ben vardık.
O zamanlardan aklımda puslu sahneler var hâlâ: Yakasını sakalımın arasına gömdüğümde beni yatağa taşıyan elleri, mutfak tezgâhına oturtup bana sevdiğim reçelleri uzatışı
Denetçiler yukarıdan bakar, derdi
Öz annem, ben doğarken vefat etmiş. Bir defasında kahvaltıyı hazırlıyorken, ona sormuştum:
Annem krep sever miydi? dedim.
Bir süre sustu.
Çok severdi. Ama seni sevdiği gibi sevemezdi hiçbir şeyi.
Sesi boğuk çıkmıştı, sanki yutkunamamıştı. Tabii o zaman çocuk aklımla anlamamıştım nedenini.
Hayatım dördüncü yaşımdan sonra değişti.
İşte tam da o zaman Zeynep abla girdi hayatımıza. İlk defa bizim eve, Ankara’ya gelmişti. Benim hizama kadar eğildi.
Demek buranın patronu sensin, ha? deyip güldü.
Ben babamın bacağına saklandım. Ama özellikle üstüme gelmedi. Bekledi. Sonra yavaş yavaş yanına sokuldum.
İkinci ziyareti… Bir resim çizmiştim, saatlerimi almıştı.
Bu senin için dedim, yavaşça uzattım. Çok önemli.
Sanat eseriymiş gibi alıp baktı.
Saklayacağım. Söz.
Altı ay sonra babamla evlendiler.
Az sonra da beni evlat edindi. Ona “anne” demeye başladım. Hayat bir süreliğine düzeldi, yerli yerine oturdu sandım.
Ta ki yeniden bozulana kadar.
İki yıl sonra, bir gün odamda oynarken Zeynep abla içeri girdi. Yüzü solgundu, sanki ciğerlerini boşaltmışlar gibi. Karşımda dizlerinin üstüne çöktü, elleri buz gibiydi.
Canım baban bir daha dönmeyecek.
İşten mi? dedim, safça.
Dudakları titredi.
Hayır bir daha gelmeyecek.
Cenaze siyah birer leke gibi zihnimde: simsiyah kıyafetler, ağır karanfiller, başsağlığı dileyen yabancılar.
Yıllar geçti, Zeynep ablanın anlattığı hikâye hiç değişmedi.
Kazaydı, dedi hep. Kimse engel olamazdı.
On yaşına geldiğimde daha çok soru sormaya başladım.
Uykusuz muydu? Hız mı yapmıştı?
Biraz bekler, sonra tekrar aynı cevabı verirdi:
Kazaydı
Hiç aklıma gelmezdi başka bir şey olabileceği.
Bir süre sonra Zeynep abla bir daha evlendi. O sıralar on dört yaşındaydım.
Benim zaten babam var, dedim dik bir sesle.
Elimi tuttu.
Kimse onun yerini alamaz. Sadece biraz daha fazla sevgi kazanıyorsun.
Küçük kardeşim Derya doğunca, önce beni götürdü onu görmeye.
Gel, kardeşini gör bakalım, dedi.
O minicik hareketle, hâlâ ailemde önemli bir yerim olduğunu anlamamı sağladı.
İki yıl sonra bir de oğlan dünyaya geldi. Ben biberon hazırladım, alt değiştirdim; Zeynep abla biraz dinlensin diye.
Yirmi yaşımda, hikâyemi çözdüğümü zannediyordum: Hayatını bana veren bir anne, rastgele bir kazada ölen bir baba, her şeyi ayakta tutan bir üvey anne
Basit.
Ama içimdeki sessiz sorular asla bitmedi.
Bazen aynadaki yansımama uzun uzun bakardım.
Babama benziyor muyum sence? dedim bir akşam, tabakları yıkarken.
Gözlerin aynı, dedi.
Peki ya ona?
Elleriyle havluyu kuruladı.
Gamzelerin ondan, şu kıvırcık saçın da, dedi yavaşça.
O an, cümlelerini seçerek konuştuğunu hissettim.
O akşam kafamdaki huzursuzlukla tavan arasına çıktım. Eski aile albümünü arayacaktım. Eskiden salonda dururdu, ortalıktan kaybolmuştu yıllar önce. Zeynep abla, fotoğraflara bir şey olmasın diye sakladığını söylemişti.
Küçük, tozlu bir kutunun içinde buldum.
Yere bağdaş kurup fotoğraflara baktım. Babam gençken ne kadar rahattı.
Bir fotoğrafta, öz annemi koluna almış sımsıkı.
Merhaba, fısıldadım fotoğrafa. Hem tuhaf, hem de çok doğru geldi.
Sonra sayfa çevirdim.
O hastane kapısında, kucağında minik bir paketi sarmış O benim.
Hem korkmuş, hem tarif edilemez bir gururla bakıyor.
O fotoğrafı istedim.
Nazikçe yerinden çıkarınca, bir yaprak kağıt yere düştü.
Üstünde adım. Babamın el yazısıyla.
Açarken ellerimin nasıl titrediğini unutmam.
Tarihi okumak beni sarstı. Babamın ölümünden bir gün önce.
Bir kere okudum, gözyaşlarım harfleri bulandırdı. Bir kere daha kalbim önce yandı, sonra bin parçaya bölündü.
Hep, kazanın akşamüstü, işten eve dönerken olduğunu anlatmışlardı bana.
Oysa mektupta başka bir şey yazıyordu.
Sadece “eve dönüyordu” yoktu.
Hayır dedim, alçak bir sesle. Hayır olamaz.
Kağıdı katladım, hemen aşağı indim.
Zeynep abla mutfak masasında, kardeşimle ödev yapıyordu. Yüzümü görünce gülüşü uçtu.
Ne oldu? diye sordu, sesi kaygıyla doldu.
Mektubu uzattım, elim hâlâ titriyordu.
Neden bana anlatmadın?
Gözleri kağıda kaydı, yüzündeki renk söndü.
Nereden buldun onu? diye fısıldadı.
Albümde. Sakladığın…
Bir an başını eğdi, tam on dört yıl boyunca bu yüzleşmeye hazırlandığı belliydi.
Sen yukarıda ödevini bitir, tatlım dedi yumuşakça oğlana. Ben geliyorum şimdi.
Yalnız kalınca yutkundum, sonra mektubu yüksek sesle okumaya başladım:
“Güzel kızım, bir gün bunu okuyacak kadar büyüdüysen, artık hakikati de bilmelisin. Hatıralar unutulur; ama kağıt kalır.”
“Doğduğun gün hayatımdaki en acı, en güzel gündü. Annen dünyada gördüğüm en cesur kadındı. Sadece bir kere seni tuttu, alnını öptü ve dedi ki: ‘Gözleri sana çekmiş.'”
“O an, ikimiz adına yetmek zorunda kalacağımı bilmiyordum.”
“Uzun süre sadece ikimizdik. Her gün yeterli oluyor muyum diye korktum.”
“Sonra Zeynep girdi hayatımıza. O ilk çizdiğin resmi hatırlıyor musun? Umarım unutmamışsındır. Haftalarca çantasında taşıdı. Hâlâ saklıyor.”
“Bazen hangisini daha çok sevmeliyim diye düşünürsen, bırak yakasın. Kalp bölünmez; büyür.”
Sustum. En zoru, şimdi okuyacağım satırlardı.
“Bir süredir çok çalışıyorum. Fark ettin Neden hep yorgunum diye sordun. Dilimden düşmüyor o soru.”
Sesim titredi.
“Yarın mesaiyi erken bırakacağım, mazeret yok. Beraber krep yiyeceğiz, bolca çikolata parçası koyacağız içine.”
“Artık daha iyi bir baba olacağım. Ve büyüdüğünde, sana hayatının her evresi için bir mektup bırakmak istiyorum; hiç şüphe etme sevgimden.”
Orada dağıldım.
Zeynep abla yanıma geldi, elini kaldırdım.
Doğru mu? ağlamaklı sordum. Erken geliyormuş benim için?
Bir sandalyeyi çekip önüme çıkardı. Ben ayakta kaldım.
O gün çok yağmur yağıyordu, dedi sessizce. Yollar tehlikeliydi. Bürodan aradı, çok mutluydu. Sakın söyleme, sürpriz yapacağım, dedi.
İçim kıvrandı.
Neden hiçbir zaman anlatmadın bana? Hep tesadüf dedin
Gözlerinde korku parladı.
Sen altı yaşındaydın. Çoktan anneni kaybetmiştin. Ne söylememi isterdin? Baban, seni görmek için acele etti ve öldü mü diyeyim? Hep o yükle yaşardın.
Söyledikleri ağır oldu.
Seni o kadar çok seviyordu ki, dedi kesinlikle. Bir dakika bile eksik bırakmak istemedi seni. Böyle bitti, evet ama adı sevgi.
Ellerimi yüzüme kapadım.
O mektubu senden saklamak, seni ondan koparmak değildi dedi tekrar. Sadece o ağırlığı küçük yüreğine vermek istemedim.
Kağıda baktım.
Daha çok yazacaktı fısıldadım.
Korkuyordu bir gün annenle ilgili küçücük ayrıntıları bile unutacaksın diye, dedi Zeynep abla. Hiç unutma istemedi.
On dört yıl boyunca o gerçeği kalbinde tuttu. Beni, ruhumun kırılıp kırılmamasından korudu.
Sadece el uzatıp yanında durmadı; yıllarca yanımdaydı.
Yanına sokuldum, sarıldım.
Teşekkürler, dedim ağlarken, beni koruduğun için.
Sıkıca sarıldı.
Seni çok seviyorum, dedi saçlarımı koklarken. Karnımda taşımadım belki, ama hep senin annen oldum.
İlk kez kendi hikâyem eksik değilmiş gibi hissettim. Babam, benim yüzümden ölmedi. Beni çok sevdiği için öldü. Ve Zeynep ablanın onca yıl uğraşı, o sevgiyi iyice yüreğime kazımak içindi.
Uzaklaştım, ama gözlerinin içine bakıp yıllardır demem gerekeni dedim:
İyi ki kaldın yanımda. İyi ki annemsin.
Gülümsemesi gözyaşları arasında titredi.
O resmi bana verdiğin gün benimsin sen, dedi.
Merdivenden ayak sesleri geldi. Kardeşim başını uzattı.
İyi misiniz?
Zeynep ablanın elini sıktım.
İyiyiz, dedim sessizce. Çok iyiyiz.
Hikâyemin içinde hep kayıplar olacak. Ama artık tam olarak nerede olduğumu biliyorum: Beni seçen, seven ve her zaman yanımda kalan o kadının yanında.



