Siz burada ne yapıyorsunuz benim yazlığımda? Size anahtar vermedim, kapıda donakaldım, gözlerim sofradaki akrabalara dikildi.
Ben, Nermin Hanım. Tam on iki yıl, sabırla birikim yaptım bu yazlık için. Her bir lira emekti; bazen emekli maaşımdan kısmış, bazen yiyecekten tasarruf etmiş, bazen ek iş yapmıştım. Sonunda Yeşilçam site içinde, yaşını başını almış eski bir ev alabildim. Rüyalarım gerçek olduğunda inanamadım.
Elbette evin hali perişandı. Her basışımda sallanan bir sundurma, kabarmış ve dökülmüş boya, neredeyse simsiyah olan ahşaplar, girişte yığılmış eski eşya yığınları Kısacası elden geçmesi şarttı.
Oğlum Arda yardımımı rica ettiğimde hemen savuşturdu: Anneciğim, iş yerinde önemli bir projem var, belki sonbaharda bakarız.
Kızım Melis de hemen bahanelerini sıraladı: Anne, bizim de ev tadilatta, Defneyi kurslara götürüyorum, hiç vaktim yok. Sen nasıl yapıyorsan yap ya da birini tut.
Yeğenim Emreye ulaşmaya çalıştım, ama telefonu açmadı; mesaj attı: Yoğunluktayım, sonra arayacağım. Tabii ki aramadı.
Darılmadım. Hayatım boyunca kendimden başka kimseye güvenmeyi öğrenemedim zaten. Komşum Şule Hanım bana köyden usta Temel Abi ile Hakanı önerdi. Ne iş olsa yaparlarmış, hem de uygun fiyata.
Nermin Teyze, ev fena değil, sadece biraz bakımsız kalmış, dedi Temel abi bahçeye göz gezdirirken. Hiç merak etme, burayı seni mutlu edecek hale getiririz.
Kolları sıvadılar; işlerini öyle düzgün, öyle gönülden yaptılar ki Sundurmayı yeni tahtalarla güçlendirdiler, evi göğe bakan güzel bir açık maviye boyadılar, eski püskü ne varsa çöpe attılar. Ben de onlara sıcak yemekler, çörekler, bolca çay hazırladım. Keyifle çalıştılar.
Böyle ev sahibi zor bulunur, derdi Hakan eşiyle sohbet ederken. Hem karnımız doyuyor, hem emeğimiz karşılığını buluyor, hem de teşekkürünü eksik etmiyor.
Tadilat bittiğinde küçük bir sera kurdum, sardunyalar ve kadife çiçekleriyle verandayı donattım, renkli ampullerle aydınlattım. Gerçekten sıcacık, huzurlu bir yer oldu. Akşamları verandada çayımı yudumlayıp kuşları dinler, şehir stresinden uzaklaştığımı hissederdim.
Komşularım da candan insanlardı. Şule Hanım sık sık gelip birer çay içer, bana fide, tohum getirir, bahçe işinin inceliklerini anlatırdı. Temel Abiyle Hakan bazen uğrayıp sohbet eder, dostça zaman geçirirdik.
Burayı cennete çevirmişsin, Nermin Hanım, derdi Şule Hanım hayranlıkla. Ne güzel, ne huzurlu…
Yazlığın fotoğrafları aile grubuna düşünce, aniden akraba ilgisi artıverdi.
Anne, ne zaman yeni ev kutlaması yapıyoruz? diye yazdı hemen Arda.
Yenge, biz çocuklarla hafta sonu gelebilir miyiz? diye ekledi gelinim Elif.
Nermin Abla, harika bir yer olmuş, şu yazlık alınışı güzelce kutlayalım! diye atıldı Emre.
Yeni ev kutlaması yaptık tabii. Tüm aile toplandı, tadilatı övdüler, samimi oldular. Arda dürüstçe itiraf etti: Anne, sen olmasan bu iş böyle güzel olmazdı vallahi.
Gerçekten dergiye çıkacak gibi burası, dedi Elif, her köşeden fotoğraf paylaşırken.
Fakat bu güzel akşamdan sonra talepler arttı.
Anne, her hafta sonu gelsek olur mu? Çocuklar doğayla iç içe olsunlar, diye ima etti oğlum.
Nermin Abla, biz arkadaşlarla gelsek sorun olur mu? Yer bol, dedi Emre.
Ama ben yumuşakça reddettim. Burası benim sığınağım, yalnız kalıp düşünmek, doğaya bakıp ruhumu dinlendirmek istediğim yerdi. Burayı bir aile kulübüne dönüştürmek istemiyordum.
Beni anlayın, bazen yalnız kalmaya ihtiyacım var. Burası benim küçük mutluluğum, dedim.
Zor da olsa, kabul ettiler. Aile sohbet gruplarında arada sitemler oluyordu: Bencil oldu, Sevincini paylaşsa ne olur? gibi…
Yaz başında acı haber geldi: Annemin kuzeni Zehra Teyze, Ankarada kötü hastalanmış. Doksan yaşında, kimse yok etrafında, hastaneye de gitmek istemiyor.
Gitmeliyim, dedim Melise.
Anneciğim, yıllardır görüşmüyorsun, bu yorgunluk sana fazla gelir, diye itiraz etti.
Arda da anlamadı: Anne, yaşlandın artık, kendine dert açma.
Fakat ben gittim. Zehra Teyze minik dairesinde yatıyordu, zayıf ve güçsüzdü ama zihin pırıl pırıldı. Çok mutlu oldu beni görünce.
Nerminciğim, geldin ya, sanki tüm dünya yanımda, unutmamışsın beni…
İki hafta boyunca bakımını yaptım, yemeklerini pişirdim, temizlik yaptım, kitap okudum. Zehra Teyze bana eskileri anlattı: Aileyi, savaştan sonraki yokluk yıllarını, yaşanılan zorlukları…
Sen içi en temizimizsin, kızım. Diğerleri sadece bayramda arar, o da bazısı, derdi gözleriyle teşekkür ederek.
Vefat ettiğinde, vasiyetini bana bıraktığını öğrendim: şehir merkezinde küçük ama değerli bir ev ve bankada güzel bir para.
Çünkü sadece sen geldin, dedi avukat. Sadece seni önemsedi, miras için değil, insan olduğun için.
Cenazeden sonra eve döndüm, tam da sükûnete, düşünmeye, Zehra Teyzemi dua edip anmaya ihtiyacım vardı. Yazlığıma döndüğümde ise bir gürültü, bir şamata
Bahçede yıldız lambaları yanıyor, içeride kahkahalar ve müzik Yavaşça çıkıp verandaya girdim.
Tüm aile sofrada: Arda eşi ve çocuklarıyla, Melis eşiyle, Emre sevgilisiyle. Sofrada kısır, börek, pasta, şarap… Keyif had safhada.
Siz burada ne yapıyorsunuz benim yazlığımda? Size anahtar vermedim! kalakaldım yığının karşısında.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Arda mahcup kalktı: Anne Zehra Teyzenin mirasını kutluyoruz. Senin de haberin olsun istedik…
Anahtarı nereden buldunuz? sesim buz kesti.
Şule Hanım verdi, dedi Melis. Sana sorduğumuzu söyledik.
Nermin Abla, darılma, kıvırdı Emre. Aileyiz, miras hepimizin ortak mutluluğu!
Damarlarımda kanım kaynadı.
Neyinizin ortaklığı? Zehra Teyze hastayken neredeydiniz? Vefat ettiğinde kim vardı yanında? Ben tek başıma ilgilendim, ben yalnız gömdüm!
Bilmiyorduk ki bu kadar ciddi olduğunu, diye sızlandı Arda.
Bilmiyordunuz mu? Herkese söyledim halinin kötü olduğunu! O sırada birilerinin projesi vardı, birinin tadilatı, diğerinin başka işleri… Şimdi miras çıkınca aileyi hatırladınız!
Böyle söyleme, araya girdi Elif. Sevincini paylaşmak istedik.
Bir insanın ölümü mü sizin için sevinç? bakışlarım Elifi eritti.
Tabii ki öyle demek istemedik, mırıldandı Melis.
O zaman ne demek istediniz? Mirastan sizin de hakkınız var mı? Anahtarı sorup sormadan alıp, kendi evinizmiş gibi davranmak mı hakkınız?
Baktılar birbirlerine bu kez sessiz, kutlama havası bir an yok oldu.
Yeter, dedim sertçe. Toplanın ve çıkın evimden. Şimdi! Ya da polisi çağırırım!
Eşyalar, yarım tabak yemekler, çocuk oyuncakları alelacele toplandı. Giderlerken kırgın homurdanmalar: Bunu beklemezdim, Çok alıngan oldu gibi…
Son araba köşeyi dönünce, merdivende çöküp ağladım. Yorgunluktan, kırgınlıktan, o en yakını sandıklarım yüzünden hayal kırıklığından.
Yarım saat sonra Şule Hanım, endişeyle kapımı çaldı.
Nerminciğim, ne oldu? Tartışma sesleri duydum
Bir şey yok, Şule. Akrabalar uğradı.
Sözde senden izin almışlar, anahtarı da ben verdim, affet. Yalan söylediklerini anlamadım…
Sakın üzülme. Kabahat onlarda, sana burada hata yok.
Ne kadar güvensiz insanlar! Umarım bir daha kapına gelmezler!
Temel Abi ve Hakan da işitmiş olan biteni, yanıma geldiler.
Nermin Teyze, korkma, buradayız, dedi Temel Abi. O tür akraba yine gelirse haber ver bize.
Artık kapım onlara tamamen kapalı, yanıtladım.
Doğru dedin. Aile, gerçekten zor gününde yanında olandır, kan bağı değil… ekledi Hakan.
Onlara baktım; gerçek dostluk, gerçek insanlık buydu işte. Tıpkı Zehra Teyzenin dediği gibi: Gerçekten seven insanlar akrabalık bağı aramaz; insan için gelir, miras için değil.
Ertesi gün bahçe kapısının anahtarını değiştirdim, Şule Hanıma tek bir ricam vardı: Ne olursa olsun, bir daha kimseye anahtar verme!
Çünkü burası artık gerçekten bana ait, huzurun ve dostluğun yeri olacak.
Akşam çayımı demledim, Zehra Teyzenin fotoğraflarına bakıp usulca dua ettim. Uzun uzun düşündüm, onun bana öğrettiği son dersi içime işledim: Zenginlik hiç bir zaman parada ya da mirasta değil, çevrende seni olduğun gibi seven insanlarda.
Telefonum susmuyor, kırgın mesajlarla dolu… Ama hiçbirini açmadım. Zaten her şey çoktan söylenmişti.




