36 yaşındaydım, evlenme işini bir türlü yoluna koyamamıştım. Komşuların bakışları arasında sık sık şu fısıltılar yankılanıyordu:
“Bu yaşa gelmiş, hâlâ yalnız Herhâlde hep böyle yalnız kalacak!”
Bu lafları duyardım ve sadece gülümserdim. İnsanlar, özellikle alışılmış düzenden farklı giden hayatları konuşmayı çok sever. Ama itiraf etmem gerekirse, içten içe yalnızlığımı derinden hissediyordum. Zaman geçtikçe sessizliğe iyice alışmıştım. Evim, kasabanın kenarında küçük ve mütevazı bir bahçeye bakıyordu; arka tarafta meyve ağaçları, birkaç tavuk ve minicik sebze bahçem vardı. Çitleri onarır, komşunun aletlerine yardım eder, sade fakat helalinden bir yaşam sürerdim. Günlerim sanki sessiz bir akarsuya benzerdi kımıldamadan, gösterişsiz akıp giderdi.
Ta ki bir kış sabahı, her şey kökten değişene dek.
O gün, pazardan elma ve tavuk yemi almak üzere çıktım. Pazar yerinin kenarındaki otoparkta upuzun, eski bir kabanın içine büzülmüş bir kadın gördüm. Yemek istiyordu, elleri soğuktan titriyordu. Fakat beni en çok gözlerindeki hüzün ve içtenlik çarptı. Yanına gidip bir sandviç ile su uzattım. Kafasını bile kaldırmadan usulca teşekkür etti.
O gece, gözlerine saplanıp kaldım; zihnimde defalarca yüzü canlanıp durdu. İnsanların en çok ihtiyacı olan şeyin bazen para değil, birinin sıcak ilgisi olduğunu o an daha iyi anladım.
Birkaç gün sonra şehrin karşı ucunda tekrar karşıma çıktı. Bu kez bir durakta oturuyordu, elinde eski bir çanta, sessizce önüne bakıyordu. Yanına oturdum, sohbet etmeye başladık. Adı Yeldaydı. Ailesi yoktu, işi yoktu, evi yoktu. Eskiden başka bir şehirde yaşarken başına gelenlerden sonra İstanbula kadar gelmiş, elinden ne gelirse onunla ayakta kalmaya çalışıyormuş. Her şeye sıfırdan başlamak ona fazla ağır gelmiş belli ki, şehir şehir dolaşıp umut peşinden koşmuş.
O gün, uzun uzun konuştuk. Sonra hiç düşünmeden, belki de kendimi bile şaşırtacak bir teklif bulup söyledim:
“Yelda, ister misin benimle evlen? Küçük de olsa bir evim, bahçem, birkaç tavuğum var. Büyük bir zenginlik değil ama başını sokacak bir çatı, bir de sıcaklık sözü verebilirim.”
Şaşkın şaşkın yüzüme baktı, ciddiyetimi tartmaya çalıştı. Çevreden geçenler merakla bakıp kendince güldüler ama umurumda değildi. Birkaç gün sonra çekinerek kapımı çaldı. Yavaşça:
“Tamam. Kabul ediyorum,” dedi.
Düğünümüz son derece sadeydi; mahalle camisinin hocası, yakın dostlar ve sofrada mütevazı birkaç tabak yemek. Ama hayatımın en mutlu günüydü.
Elâlem lafını yine esirgemedi:
“Murat ne yaptı ne etti, sahipsiz bir kadınla evlendi. Kim derdi böyle olacak diye”
Ama ben ilk defa hayatta içimde gerçek bir huzur hissetmiştim.
Yeldayla yaşam kolay değildi. Mutfaktan, tavuklardan, bahçeden hiç anlamazdı ama çabalardı. Onu ekin ekmeye, ateş yakmaya, hayvanlara bakmaya ben öğrettim. O da zamanla gülmeyi yeniden öğrendi. Sessiz evimiz çocuk kahkahalarıyla, taze ekmek kokusuyla ve akşam muhabbetiyle canlanmaya başladı.
Bir yıl sonra oğlumuz, ikinci yılın sonunda kızımız doğdu. İlk defa anne-baba sözlerini duyduğumda, o sıcaklık ve mutluluğun karşısında eski yalnızlığımın hiçbir anlamı kalmamıştı.
Arada hâlâ lafını esirgemeyen oldu; “İyi adam, sokaktan eş buldu,” dediler. Ama zaman geçtikçe Yeldanın nasıl değiştiğini herkes gördü. Kendine güveni geldi, güleryüzlü oldu, baklava yapmaya, tavuklara bakmaya, komşuya yardım etmeye epey alıştı.
Ancak bir gün hayatımız bir anda bambaşka bir yöne gitti.
Bahar ayıydı, ben bahçe çitini onarırken evin önüne üç siyah, lüks cip yanaştı. İçinden takım elbiseli adamlar indi. Doğruca Yeldaya gidip saygıyla:
“Hanımefendi, nihayet sizi bulduk,” dediler.
Yelda bir anda beti benzi soldu, elimin üstüne sımsıkı tuttu. Ardından yaşlıca, saçları ağır bastan bir beyefendi aheste adımlarla yaklaştı:
“Kızım On yılı aşkın zamandır seni arıyorum,” dedi, sesi titriyordu.
Dilim tutuldu; Yelda hiç de tahmin ettiğim gibi kimsesiz biri değildi. İstanbulun önde gelen bir şirketler zincirinin sahibinin, yani varlıklı bir işadamının kızıydı. Evde miras kavgaları büyüyünce, tüm varlığını bırakıp ailesinden uzaklaşmış, kimliğini saklamak için yollara düşmüş.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu:
“O zamanlar kimseye lazım olmadığımı sandım. Sen olmasaydın, ayakta kalamazdım,” dedi bana.
Babası uzun uzun elimi sıktı:
“Sağ olun. Siz kızımı parayla değil, gönlünüzle kurtardınız,” dedi.
Daha önce bizimle dalga geçen ağızlar bu defa kapandı. Sahipsiz kadın diyenlerin karşısında Yeldanın aslında bir işadamının kızı olduğuna kimse kolay kolay inanamadı. Ama benim için hiçbir şey değişmemişti.
Yeldayı soyu, parası için değil, sıcak gönlü için sevdim. Onun içtenliği düzenimizi cennet haline getirdi. Bugün elimiz bollaştı belki ama gerçek zenginliğin sevgi ve dayanışmada olduğunu yıllar içinde öğrendim.
Artık hikâyemiz kasabada dilden dile saygıyla anlatılır. Herkes bilir oldu; gerçek aşk menfaate bakmaz, geçmişe saplanmaz, insanların lafını umursamaz.
Her kış kar yağarken Yeldaya bakıp bir düşünürüm; bazen hayat, bizi en güzel mucizelerle, en sıradan günde buluşturuyor. Kısmet bazen eski bir kabanla, yorgun gözlerle çıkıp gelir ve insanı dünyanın en mutlu adamı yapar.
Bugün biri bana “Aşka inanır mısın?” dese, cevabım hiç değişmez: Evet, inanırım. Çünkü aşk bir gün bana eski bir kabanla geldi, gözlerinde yorgunlukla, bana hayatımın en büyük hediyesini verdi. Şunu öğrendim: İçtenlikle karşılıksız sevgi, insana dünyaları bağışlar.



