Mahkûm Kız

ESİRLİK

Eski, mazot kokan minibüs ağır ağır uzaklaşırken, Yasemin tek başına kaldı kaldırımda. Etrafına bakındı; buralarda hiçbir şey değişmemişti. Aynı bozuk yol, ağır balçık çamur. Aynı kirli çalılıklar. Uzakta köy görünüyordu, orman kıyısını ince bir kurdele gibi kesmişti evler. Şimdiden pencere camlarından sarı ışıklar sızıyordu, köpek havlamaları ve memnuniyetsiz kaz sesleri duyuluyordu.

“Evet, altı yılda burada değişen pek bir şey yok,” diye düşündü Yasemin, “neredeyse hiçbir şey.” Yalnızca sağdaki tepede artık bir sıra traktör ve biçerdöver göze çarpmıyordu; orası karanlıklara gömülmüştü. Çiftçi Cemil Ağa’nın eski çiftliği sanki yutulmuş gibiydi; belki de mirasçılar satmıştı, Yasemin bilmiyordu.

Köyün merkez caddesine doğru yürüdü, başını eğmiş, gözlerini neredeyse tamamen eşarbıyla örtmüş halinde. Sanki her pencereden ona suçlayan gözler bakıyor gibi bir his vardı üstünde. Köylülerden biri köşe başından ona bir taş fırlatsa şaşırmazdı. Ne bulacaktı ki burada? Evinden geriye bir şey kalmış mıydı? Fakat döneceği başka yeri yoktu; İstanbul veya Ankara ona yurt olamazdı. Memleketine, köyüne döndü; ondan nefret edenlere rağmen. Altı yıl önce, neredeyse köyün yarısı onun yüzünden işsiz kalmıştı.

O günden bu yana Yasemin’in hem yüzü hem ruhu değişmişti. O eski alımlı, cıvıl cıvıl Yasemin gitmişti. Vaktiyle, mavi gözleriyle köyün en sert adamlarından Cemil Ağa’nın kalbini çalmıştı. Bu köyde ona ancak dua etmeyi eksik bırakırlardı. Cemil’in yanında çoğu köylü çalışırdı. Yasemin bir gün onun yanına taşındı; kendini hayatın talihlisi sanmıştı.

Fakat işler hiç de öyle kolay değildi. Cemil Ağa kendisini köyün beyi sanır, Yasemin’e ise sadece eğlence olarak bakardı. Başlarda Yasemin bu gerçeği görememişti. Önce tüm arkadaşlarını uzaklaştırdı, ardından “açık” giyinmeyi yasakladı, makyajı dahi. Hayatı bir dizi yasağa dönüştü.

Yasemin evde sessizce yaşar, çorbasını kaynatır, evini temizlerdi. Çalışmak, sokağa çıkmak söz konusu dahi olmadı. Cemil daima şüpheci davranır, durmadan birini olduğundan korkardı. Yasemin kendini temize çıkarmaya çalıştı ama ne yapsa ne etse Cemil memnun olmuyordu. Sonunda iş şiddete dönüştüğünde, Yasemin köyün kenarındaki küçük evine sığındı; yaşadıklarını unutmak istiyordu. Fakat hayatın asıl darbeleri daha yeni başlıyordu; ertesi gün felaket geldi.

Cemil ertesi gün çıka geldi. Yasemin, mutfağı yıkıyor, kapılar pencereler açıktı. Mutfakta mis gibi temizlik kokuyordu. Cemil bir tekmeyle su kovasını devirdi, su ayaklarına yayıldı. Yasemin sırasının geleceğini anladı.

Sonrası hafızasında yok, sinirleri tahammül edememiş olacak ki o günü hatırlamıyordu. Kendine geldiğinde, bahçe polis doluydu. Biri önünde poşet sallıyor, içinde mutfak bıçağı vardı. Çitlerin arkasında meraklı köylüler toplanmıştı, mutfakta koltuklar ters dönmüş, perdeler koparılmış, yerdeyse Cemil yatıyordu.

“Duydunuz mu, adamı mezara soktu!” diyorlardı. “Biraz edepli dursaydı, işler buralara varmazdı!” “Her şey elinin altındaydı, ne istiyordu?” “İyi adamın sonu oldu!” “Şimdi ne olacak köyün hali? O varken ekmeğimiz vardı!” Kalabalık hep birlikte söylendi: “Şimdi ne olacak? Ne geçineceğiz şimdi?”

Yasemin altı yıl hapis cezası aldı. Açık cezaevinde geçen yılları düşündüğü kadar acımasız geçmedi, ama kolay da değildi. Barışçıl yapısı, dinlemesi ve anlayışı sayesinde dostlar edindi, bunlar yıllarını az da olsa neşeyle geçirmesini sağladı. Eski güzelliği gitmişti, saçlarına aklar düşmüş, süslenmek zerre istemez olmuştu. Yasemin, bir gün kendini hapiste bulacağı hiç aklına gelmezdi. Eski Yasemin, içerideki kadının sadece değersiz, suça bulaşmış insanlar olduğunu sanırdı. Ama boşa dememişler, “Başa gelmeyince bilemezsin! Hayat bir anda darmadağın olabiliyor. Şimdi, o bir mahkûm.

Köye dönüp de başını iyice eğerek yürürken kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Evi var mıydı acaba hâlâ? Belki birileri çoktan söküp sobada yakmıştı… Ama dere kenarındaki o iki kocaman kavak ağacının arasında çocukluğunun evi tüm canlılığıyla duruyordu. Dereden tanıdık bir serinlik esiyor, aşağıda su şırıldıyor, kurbağalar vaklıyordu. Defalarca bu anları hayal etmiş, gecelerce rüyasında köyünü görmüştü. Derenin ötesinde başlayan orman, envai çeşit mantarla doluydu: kanlıca, karakulak, çintar… Şimdi şöyle bir sepetle ormana koşup mantar toplamayı ne çok isterdi!

Kapıdan gölge gibi süzüldü, gizli taşın altından anahtarı buldu. Evin içine adım atarken rutubet kokusu bekliyordu, ama hiçbir şey yoktu. Işığı açtı, mutfağa sıcak bir sarı ışık yayıldı. Her yer derli toplu, pencerenin önünde ise salkım salkım açmış sardunya… Yasemin uzun uzun saksıya baktı, bir şey anlayamadı. Odaları gezdi, hiçbir şey bozulmamıştı. Demek ki birileri evine göz kulak olmuştu.

“Yasemin, Yaaasemiiin!” diye bir sesle irkildi, içeri komşusu İkbal girdi telaşla. “Hani selam sabah yok! Ama ne değişmişsin…” dedi şaşkınlıkla. “Işığın yandığını gördüm, hemen geldim. Sana yol üstü bir şeyler getirdim, aç karnına bırakmam.” Masaya bir şişe taze sütle, özenle sarılmış bir parça ekmek bıraktı. “Sağ ol abla,” dedi Yasemin gülümseyerek. “Bunu siz mi yaptınız, evi kolladınız?” “Ee, takip etmeyek de ev batıp gitsin mi?” dedi İkbal hemencecik, “Sahipsiz ev dağılır. Senin evin başım gözüm üstüne.” Yaseminin gözleri doldu, “Çok teşekkür ederim! Allah razı olsun!” İkbal hemen kalktı, “Ben artık gideyim, kocalar hâlâ sana kızgın. Evdekiler duymasın ki ziyarete geldiğimi.”

Yaseminin içi biraz olsun rahatladı, en azından bir insan onu anladı. Yeni sağıldığı belli sütün yarısını bardağa koydu, tam yudumlayacakken utangaç bir kapı tıklaması işitti. Kapıda 12-13 yaşlarında bir oğlan, elinde poşet, “Aaannem gönderdi,” deyip paketi Yaseminin eline tutuşturdu. Yasemin kime teşekkür edeceğini bilemeden baktı; köylünün çocukları altı senede bambaşka olmuştu. Kaymak kokulu, mis gibi bir parça peynir ve çökelek vardı poşette.

Tam o sırada Zeynep, kapıyı çalmadan içeri daldı, hemen Yasemin’e sarıldı. Vaktiyle Arif’ten önce en yakın dostuydu. Yaseminin gözleri yaş doldu; o, “Kimse benimle konuşmaz artık sanıyordum,” dedi. Zeynep gülümsedi: “Olur mu öyle şey Yasemin! Kadın kadının yurdudur, ne olursa olsun dayanışmamız var. Olan, hepimizin başına gelebilir. Sen o adamı başından savmasaydın, kim bilir şimdi ne halde olurdun! Öyle dedikodulara kulak asma. Ben hemen uğradım, sana tarladan sebzeler getirdim. Dinlen, yarın konuşur bol bol dertleşiriz!”

Yaseminin boğazı düğümlendi, bir parça lokma geçmedi. Meğer halkına önyargılı yaklaşmakla hata etmişti. Kadınlar onu anlamış, sahip çıkmıştı. O gece yıkanmış yatağa uzanırken bir daha gözlerini kapamadan pencereye ısrarla vuran bir ses duydu. Karanlıkta bile köyün sözü geçen ağabeyi, Mahiri tanıdı.

“Çıkma, Yasemin,” dedi Mahir, “Şuradan konuşalım. Biz erkekler olarak oturup düşündük, sana kızgın kalmak abes. Kadınların neler yaşadığını biz bilemeyiz, başına gelenlerde senin suçun yok. Evet, işimiz zorlaştı ama Cemilin de huyunu biliriz Neyse, ağzımı bozmayayım. Biz aramızda topladık, sana biraz para getirdim, ilk günlerinde lazım olur. Al da sakın geri çekinme!” diye cebinden bir tomar Türk Lirası çıkarıp pencereye bıraktı, sonra gecede kayboldu.

Yazan: Defne DemirtaşYasemin uzun süre pencerenin önünde oturdu. Mahirin bıraktığı desteği elinde evirip çevirirken, parmaklarından para değil, bir köyün affı ve yeni bir hayatın umudu kayıyordu sanki. Bir zamanlar bu evde korkularla başını yastığa koyardı; şimdi ise, korkuların yerini minnet ve yepyeni bir sorumluluk kapladı.

Sabah, güneşin ince yolu odasına düştüğünde Yasemin ilk iş, çiçeklerin toprağını değiştirdi, pencereleri sonuna kadar açtı, aldığı ekmeği bölüp köyün çocuklarını çağırdı. Çaydanlıkta sıcak dem kaynamaya başlayınca, köyün kadınları birer birer sokağa çıktı, kapıya uğradı. Yasemin her gelenle gülümsedi, isimlerini bir kez daha belleğinde tekrarladı; içlerinden birinin, masaya bıraktığı sofrada yalnız kalmamış olduğunu anladı. O masa, yeniden hayatın, yeniden güvenin bir simgesi oluyordu şimdi.

Aradan günler geçti. Yasemin artık öğleden sonraları dere kıyısına iniyor, kavakların gölgesinde oturup suyun sesiyle soluklanıyordu. Bir akşam üzeri, tarladan dönen kadınlar gülerek yanına uğradı, elbirliğiyle bahçenin çapalamasına yardım ettiler. Hiçbiri, dünün dedikodularını ağzına almadı; eski yaralar konuşmadan sarıldı, isimler yeni bir yaza yazıldı.

Ve Yasemin, ne köyün işinin ne de kalbinin eksik kaldığını o zaman anladı. O günlerde, köyün çocukları tekrar bahçeye üşüştüğünde, içlerinden biri eski bir keman getirip tutturdu: Yasemin Teyze, hadi hem oynayalım, hem şarkı söyle! O eski cıvıltılı Yasemin, o an bir nebze geri döndü. Gülüşler dalga dalga yayıldı, serinlikte umut yeşerdi.

O gece, tek başına odasına çekildiğinde, cezaevinde geçirdiği zamanları düşündüğü gibi bir ağırlık hissetmedi içinde. Pencereden ay ışığı giriyor, evin duvarında geçmişin gölgeleri değil, geleceğin hafif dokunuşları vardı. Belki de, diye geçirdi içinden, insanın yeniden başlaması için bazen her şeyini kaybetmesi gerekir. Gözlerini kapadığında, köyün sesi, derenin şırıltısı ve çocukların kahkahalarıyla dolup taştı odası. Bir zamanlar esir olduğuna inandığı hayatı, şimdi ona yaraşır bir özgürlük sunuyordu. Ve Yasemin o gece, ilk kez huzur içinde uyudu.

Rate article
Lifequest
Mahkûm Kız