Serbest. Nokta.
İclal, küçük bir ofis masasının ardında ellerindeki kahve kupasını bilinçsizce çevirip duruyordu. Gözleri, birbirinin tıpatıp aynısı iş istasyonları boyunca dolaştı; her yerdeki gri, silik duvarların içinden geçerken nihayet karşısında oturan Başakta takılı kaldı.
Başak, buradaki çoğu çalışanla hiç benzeşmiyordu. Berrak gözlerinde dünyaya duyulan tutkulu bir merak parıldıyordu; ince yüz çizgileriyle özenle taranmış saçları ona belirsiz bir zarafet, soylu bir şehirli havası veriyordu. Bu işin alacaklıları arama, monoton numara tuşlama ve kuru kuruya borç konuşmaları yapmanın onun tabiatıyla hiç uyuşmadığı çok açıktı.
Söylesene, bu duvarların arası sana dar gelmiyor mu? Sen böylesine zeki, pırıl pırıl bir kızsın ama gününü borçluları arayarak harcıyorsun, dedi İclal sonunda, fincanından başını kaldırırken. Dikkatle başkalarından sakladığı bir yorgunluk, Başakın cevabındaki en ufak bir mutsuzluk kırıntısını yakalamak ister gibiydi.
Başak, başını hafifçe yana çevirdi. Sanki soru ona yöneltilmiş olamazmış gibi, kısa bir duraklama yaşadıktan sonra yumuşakça gülümsedi; omuzlarını hafiften silkerek cevapladı:
Bu geçici bir şey. Ayağa kalkmam lazım. Bu şehirde ne evim var, ne de bir tanıdığım. Sadece iki valiz ve en çok da her şeyi değiştirebileceğime olan inancımla geldim buraya.
Sesi dümdüzdü, hakarete ya da pişmanlığa yer bırakmamıştı. Buradaki varlığını açıklamak onun için neredeyse bir alışkanlığa dönüşmüş, her defasında aynı soğukkanlılıkla anlatıyordu.
İclal, kupasının kenarını parmağıyla takip etti, bir süre dalgınca. Böyle bir kızı sırf taşradan çıkıp hiç tanımadığı bir şehirde baştan başlamak zorunda bırakan şeyin ne olabileceğini gerçekten merak ediyordu.
Nedir peki, seni burada bambaşka bir hayata atılmaya iten? dedi, sesini istemsizce alçaltarak.
Anında fark etti ki Başakın bakışlarında ince bir gerilim; gülümsemesi ise az çok yapmacıklaşmıştı. Hemen pişman oldu, sorusu fazla doğrudan, hatta biraz hoyratça kaçmıştı.
Kusura bakma, cevap vermek zorunda değilsin. İnsan her kapalı kalbini açmak istemeyebilir yabancıya, dedi, durumu biraz olsun hafifletmek için. Fakat ne zaman ister ya da ihtiyacın olursa, benden çekinme. Desteğim sana açık.
Başak ona minnettarca başını salladı. Kısa, sade sözlerin ardındaki samimiyeti hissetmişti. İclalin bazen kaba görünen ama aniden yumuşayıveren üslubunun altında, özel bir incelik bulunduğunu iş arkadaşlığı boyunca çoktan anlamıştı.
Ne var ki bu yardım teklifi, iyi niyetle söylense de, Başakın yüreğinde karanlık anıları dürttü. Bir anlığına eski tablo günleri sıcak bir ev, tanıdık sokaklar, sevdiklerinin yüzleri Ona üşüşen bu görüntüleri savuşturmak için derin bir nefes aldı ve yeniden bilgisayar ekranına, sıradaki arama numarasına odaklandı
********************
Başak henüz on sekizine girmişti. Daha yeni yeni, gerçek anlamda bir yetişkin olduğu gerçeğini kavrayamadan; sanki lise bitecek, ardından büyük kapılar açılacak ve kendini bambaşka bir hayatın tam ortasında bulacakmış gibi geliyordu. Üniversiteye girmeyi, yeni arkadaşlar edinmeyi, kendi kararlarını bizzat verip kendi yolunu çizmeyi hayal ediyordu. Lakin bir akşam, her şey tuhaf biçimde alt üst oldu.
O gün annesi alışılmadık derecede heyecanlıydı. Sürekli saate bakıyor, saçını düzeltip düzenliyor, mutfaktaki hazırlıkları birkaç kere kontrol ediyordu. Kapı zili çalınca neredeyse koşarak koridora atıldı, sanki o ana yüzyıllardır beklemişti.
Kısa süre sonra, genç bir adamı salona buyur etti. Bu, Halildi. İçeri adımını atarken çenesini hafif yukarıda tutuyor, sanki girdiği alanı ölçüp biçiyordu. Üzerinde lacivert ütülü takım elbise, bembeyaz gömlek ve her hareketinde ışıldayan pahalı bir saat vardı.
İlk başta Halil, Başaka gayet düzgün bir izlenim bırakmıştı. Akıcı konuşuyor, her cümlesini ya bilimsel bir araştırmaya ya da güncel istatistiklere bağlamadan bırakmıyordu. Ekonomiden bahsediyor, felsefe klasiklerinden alıntılar yapıyor, ünlü bilim insanlarından isimler veriyordu. Sanki bu ailede değil, tüm şehirde kendinden zeki, kendince haklı kimse olmadığını ispat peşindeydi.
Ancak sohbet uzadıkça Halilin tavrı Başakı giderek rahatsız etmeye başladı. Sık sık aile dostları hakkında üstten üstten konuşmalar ediyor, onları seçimlerinden, işlerinden, hayat tarzlarından küçümser bir ifadeyle yargılıyordu. Herkes üzerinde tek doğru yolu bilenin kendisi olduğunu göstermekten çekinmiyordu. Başakın içi kabarıyordu bu kadar kolayca başkasını yargılayan birini anlamıyor, hatta affedemiyordu.
Annesi ise ışıl ışıl. Habire Başaka anlamlı bakışlar atıyor, sanki gözleriyle Bak, ne kadar akıllı, ne kadar parlak biri diyordu. Her cümlesini onaylıyor, gülümsüyor ve Halilin söylediklerini kutsal bir sır gibi dinliyordu.
Ve işte o anda Başaka sanki bir tokat gibi çarptı: Halil yalnızca bir misafir değil, annesinin gözünde onun için ideal damat adayıydı. Bu düşünce içini bir panikle doldurdu; boğazı düğümlendi, içinden Nasıl? Neden o? Kim sana benim adıma karar verme hakkı veriyor? soruları geçti.
Annesinin bakışına tutunmak istedi; belki her şey bir yanlış anlaşılmadır, şimdi annesi ona cesaret verici bir tebessümle Sadece sohbet etmek için çağırdık, kızım diyecektir. Fakat karşısında dimdik, tavizsiz bir yüz buldu. Bakışı adeta şöyle diyordu: Ben nasıl istiyorsam öyle olacak!
Başakın içini gitgide büyüyen bir isyan dalgası sardı. O an yerinden fırlayıp, haykırmak istiyordu: Kimlerle konuşacağıma, hayatımı nasıl kuracağıma ben karar veririm! Ama kelimeler boğazında düğümlendi kaldı. Yalnızca ellerini masanın altında yumruk yaptı, duygularını belli etmemeye uğraştı.
Çocukluğundan beri, annesinin hazırladığı ince döşeli bir senaryoda yaşadığını bilirdi. En ufak bir bağımsızlık hamlesi bile hemen bastırılırdı sert, tavizsiz şekilde. Anne hep daha iyi, daha doğru bildiğini iddia ederdi: Neye çalışmalı, hangi yolda yürümeli, nereye gitmeli; hepsinin yanıtı önceden belliydi.
Bir keresinde, daha ilkokuldayken, resim atölyesine gitmek istemişti. Boyaların ahenginde, tuvalde düşsel motifler çizerken, bir gün çok güzel bir tablo yapacağını hayal etti. Korkarak bile olsa annesine açıldı, ama karşılık kesin ve netti:
Resim mi yapacaksın? Kesinlikle olmaz! Sana dans kursu lazım, o sırtını da dikleştirir.
Böylece dansa yazdırılmıştı. Adımlarını düzgün atıyor, omuzlarını düzgün tutuyor, gerektiğinde gülümsüyordu. Ancak hareketler kolayca gelse de içi boş kalıyordu fırçaları ve suluboyalarını hayal ettikçe asıl mutluluğun orada gizli olduğunu hissediyordu.
Ortaokulda, neşeli ve sürekli oyunlar icat eden bir arkadaşı olmuştu. Ders aralarını hep birlikte geçiriyorlar, parkta saatlerce dertleşiyorlardı. İlk defa, başka birine yaranma kaygısı olmadan kendisi olmanın tadına varmıştı. Anne bu dostluğa da kısa sürede el koydu:
Arkadaşını eve çağırmak mı? Olmaz! Seviyene uygun değil o. Onunla tüm iletişimini kes.
Başak açıklamaya, arkadaşının ne kadar akıllı ve iyi olduğunu anlatmaya çalıştı. Annesinin yanıtı ise sadece başını sallamak oldu:
Ben senin için en doğru tercihi bilirim.
Lise yılları, meslek seçiminin zamanı gelmişti. Başak hukuka karşı büyük bir ilgi duymuştu; karmaşık yasal dilleri, adli öyküleri, adalet duygusunu büyüleyici buluyordu. Sınavlara hazırlanıyor, kitaplar alıyor, kurslara gidiyordu. Cevapsa buz gibi geldi:
Hukuk fakültesi mi istiyorsun? Unut gitsin! En iyisi öğretmenlik. O sana çocukların olunca da lazım olur.
Böyle böyle, her defasında Başak uzun süre tartışmamayı öğrendi. Sessizce kabul ediyor, başını sallıyor, söyleneni harfiyen yapıyordu. Onun içinde hapsolmuş hayaller, yutulmuş amalar, gizli belkiler birikti; ancak onları da içine gömdü, aile huzurunu sarsmamak için.
Ama o an geldi ki daha fazla dayanamadı. Halil kapıdan çıkar çıkmaz, bir yerlerinde bir zincir koptu. Elleri titremiş, sesi boğuklaşmıştı ama sessiz kalamadı:
Neden benim adıma karar veriyorsun? diye haykırdı, gözyaşlarını zor tutarak. Hiç sormadan, ne istediğimi sordun mu?
Annesi alışkın olduğu bir soğukkanlılıkla kollarını göğsünde kavuşturdu:
Senin iyiliğin için uğraşıyorum. Henüz neyin doğru olduğunu anlamıyorsun.
Bu sıradan, katlanılmaz sözler Başakın öfkesini daha da körükledi. Bağırdı, ağladı, bağımsız bir insan olduğunu; kendi hayallerinin, kendi hayatının sahibi olduğunu anlatmaya çalıştı. Bir anda bardağı alıp yere fırladı. Porselen paramparça olurken, annesi hiç duraksamadan monoton ses tonuyla devam etti:
Büyüklere inat ediyorsun. Sakinleşince hak vereceksin.
Başak hareketsizce yerdeki kırık parçalara baktı. Her şey boşunaydı. Kelimeler, gözyaşları hatta bu beklenmedik öfke patlaması bile annesiyle arasındaki duvarı yıkmaya yetmemişti.
Bir gün sonra her şey çarpıcı biçimde değişti. Sabah, alışılmadık bir sessizliğe uyanınca telefonu yerinde bulamadı. Dizüstü bilgisayarı da yoktu. Panik içinde koridora çıktı, annesinin ifadesiz yüzüyle karşılaştı.
Eşyalarım nerede? diye sordu, içinde büyüyen bir korkuyla.
Aldım, dedi annesi soğukkanlılıkla. Doğru karar vermedikçe bunlara ihtiyacın yok.
Karşı koymasına fırsat bırakmadan, onu tekrar odaya çekip kapıyı dışarıdan kilitledi. Başak kulpu çevirdi, kapı gerçekten kapalıydı. İlk anda inanamadı; bir çocuk hikayesinde kuleye kapatılan prensese benziyordu ve gerçeklik daha da soğuk ve sıradandı.
Odada yalnızca en temel eşyalar vardı: Yatak, dolap, masa ve sandalye. Ne telefon, ne bilgisayar, ne de ufacık bir radyo Penceresi de kilitliydi. Bağırdı, çağırdı, yanıt olarak annesinin uzaklaşan ayak sesini işitti.
İlk saatlerde kapıyı zorladı, duvara vurdu, belki biri duyar umuduyla. Sonra yatağa oturup düşünmeye çalıştı: Yoksa annesinin amacı sadece gözdağı vermek miydi? Akşama doğru hepsinin gerçek olduğunu anladı.
Yemek, günde iki kez, kapının altından bırakılıyordu. Sadece aç kalmaması için verildiği belliydi. Günleri saymaya uğraştı ama zaman lastik gibi uzuyordu.
Hafta sonunda gücü tükenmek üzereydi. Aslında fiziksel değil, içindeki çaresizlikten yorgundu. Artık bağırmıyor, kapıya vurmuyor, yalnızca camdan geçen bulutları izliyordu. Her şey farklı olabilirdi diye düşünüyordu.
Annesi nihayet kapıyı açtığında, Başak başını bile kaldırmadı.
Doğru olanı seçmeye hazır mısın?, dedi annesi eşikte.
Başak yavaşça başını salladı. Tek bir söz çıkmadı; artık bitmesini istiyordu sadece.
Psikologlara defalarca bu anı anlatırken kendine sorup duracaktı sonra: Neden kaçmadım? Neden pencereyi kırmayı ya da yardım istemeyi göze almadım? Yanıtı yoktu. Belki yıllarca süren itaat alışkanlığı, belki de alışılmış dünyanın yıkılacağından korku; o görünmez zincirler hareketini engelliyordu.
Hayat artık tamamen dayatılan bir rotaya girmişti. Düğün hazırlıkları başlamıştı: gelinlik provaları, menü konuşmaları, misafir listeleri. Başak her şeyi uyuşuk halde yürütüyordu; sanki bir rüyanın içindeydi. Elinden geldiğince geciktirmeye uğraştı, stajı, kursları, mevsimleri bahane etti.
Ama ailesinin ve Halilin sabrı tükeniyordu.
Yeterince düşündünüz, dedi annesi kesin bir ifadeyle. Şimdi harekete geçme vakti.
Ve böylece Başakı ve Halili, birbirlerine alışmaları için aynı eve yerleştirdiler. Nikâh sadece bir formalite olacak, birkaç ay içinde bitecekti.
Tam o anda Başak hamile olduğunu öğrendi. Haber bir soğuk duş gibi üstüne düştü. Banyoda küvetin ucunda, gebelik testindeki pembe çizgiye bakıyordu; Nasıl? Ne zaman? Neden şimdi? diye çalkalanıyordu kafası.
Bu hamilelik onun için kâbus olmuştu. Halile karşı bir türlü ısınamıyor, zerre yakınlık hissedemiyordu. Tutumu, hareketleri, hatta kokusu bile içini daraltıyordu. Bir ömür onunla yaşamak, çocuk büyütmek, aynı evi paylaşmak Dayanılmaz bir fikirdi!
Çok sonra söylemeye cesaret etti. Bir akşam, sofrada söyledi. Halil başını kaldırdı, sanki sıradan bir havadis dinliyormuş gibi, Tamam, dedi.
Başak sessizce gözlerini tabağına indirdi. Her şey, düşleyebileceği en kötü senaryoya dönüşmüştü.
O yine de vazgeçmedi. Günlerce, haftalarca yumuşak, dolaylı bir üslupla, annesine Halilin kendisi için doğru adam olmadığını anlatmaya çabaladı. Doğrudan üzerine gitmiyor, olay çıkarmıyordu; taşların arasından yavaşça bir patika açmaya uğraşıyordu.
Bir akşam, sanki laf arasında dedi ki:
Anneciğim, üniversiteden Elifin kocası büyük bir inşaat firmasının sahibi. Daha yeni evlendiler, şehir merkezinden daire satın aldılar. Melek ise özel bir klinikte doktor evlendi, maaşı harika
Annesi onu süzerek dinliyor, lafını kesmiyordu. Başak bu ilgiyi yakaladı ve sürdü:
Yani evlilik aceleye getirilecek bir şey değil Her detayı düşünmek, kimin gerçekten güvenli bir gelecek sunabileceğini görmek gerek
Cümlesini bitirmedi ama ima açıktı. Annesinin bakışındaki eski kesinlik eriyordu.
Bir başka gün, hayali bir talip hikâyesi anlattı başarılı bir girişimci, sabırlı, aceleci olmayan, ciddi Annede yavaş yavaş bir yumuşama oluştu. Düğünü, en azından üniversite bitimine kadar ertelemek mümkün göründü. Başak annesinin fikrini değiştirebileceğine, bunu barışçılca başarabileceğine neredeyse inandı.
Ama hamilelik gerçeği her şeyi alt üst etti! Annesinin daha fazla beklemeyeceğini, gecikmeyi asla affetmeyeceğini biliyordu düğün anında olacaktı.
Apar topar bir şeyler yapılmalıydı. Sessizce, annesi anlamadan. Başak, evlerinden uzakta, başka bir semtte özel bir klinik buldu. Orada onu kimse tanımaz, ailesiyle ilişkilendirmez diye umuyordu.
Doktorun karşısında müthiş bir iradeyle konuşmaya başladı. Kadın doktor sakin ve mesafeli; Başak içini çekip doğrudan konuştu:
Gebeliği sonlandırmak istiyorum. Kararım kesin.
Doktor başını eğip hiçbir yargı belirtmeden gerekli soruları sordu, evrakları doldurup tarih verdi. Her şey beklendiği gibi sade, kişisiz geçti Başakın tam da istediği gibi.
Klinikten çıkınca, bir hayal gibi, otobüs durağına yürüdü. Zihni boştur, bedeni gerginlikten kilitlenmişti. Elleri eldeki randevu kâğıtlarını evirip çeviriyordu, kimse duymasın diye plan yapıyordu.
Birden, bir çarpıntı başını döndürdü. Doktorun yüzünü anımsadı evet, kesin! Bu kadın, annesinin bazen parkta selamlaştığı, mahallede sık sık karşılaştığı komşusuydu. Sesi, konuşma tarzı, hatta o özel tebessümü
Soğuk bir panik dalgası Başakı sarmaladı. Ya doktor hemen annesini ararsa? Ya bu sırada her şey öğrenilirse? Doktor sırrı iyi güzel de, ya tanıdık diye haber vermek dostluktur diye düşünürse?
Vakit kaybedemezdi! Her saniye değerliydi! Tek bir düşünceyle hareket etti evden annesi anlamadan çıkmalıydı.
Odasına koştu, elleri titreyerek dolabını çekti. Eşyaları neredeyse bakmadan aldı bir kot, birkaç tişört, bir kazak, çorap ve iç çamaşırı. Eski seyahat çantasına ne bulduysa doldurdu. Sonra diş fırçası, macun, tarak ve biriken birikim kutusundaki tüm paraları da aldı toplamda birkaç bin TL vardı.
Çantasının şifresini açan kodu girdi. Etrafta unuttuğu bir şey var mı diye bakındı. Gözü, çerçevede duran mezuniyet fotoğrafına kaydı. Bir an durakladı, sonra bir kenara itti: Şimdi hatıraların sırası değil. Çantayı kaptı, parmak uçlarında kapıya süzüldü.
Kalbi sanki göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Sessizce anahtarı çevirdi, kapıyı açtı, koridora çıktı, ardından merdivenlerden koşarak indi.
Taksiye biner binmez, durmadan arkaya baktı. En yakın havaalanının adresini verdi. Tek derdi, annesi anlamadan mümkün olduğunca uzağa gitmekti. Çantasının sapını avucunda bembeyaz olmuş parmaklarla tutuyor, sürekli cep telefonunu kontrol ediyordu.
Havalimanında adeta otomatik pilotta hareket etti. Gidiş ekranında uçuşlara bakarken en yakın sefere mesela Trabzona, bir buçuk saat sonra göz attı. Gecikmeden bilet gişesine yürüdü. Elleri titreyerek para uzattı; sesi şaşırtıcı derecede kararlıydı:
Bir bilet Trabzona lütfen.
Uçağı beklerken soğuk bir sırada oturdu; çantasına sımsıkı sarıldı. Etrafta, valizli insanlar, kahkaha atan çocuklar, telefonda konuşan kadınlar Bütün bu görüntüler birbiriyle uyumsuzca akıp gidiyordu. Başak, Her şey yoluna girecek. Yeter ki uzaklaş, diye kendini telkin ediyordu.
Uçak havalanınca kafasını pencereye yasladı. Aşağıda şehir birer nokta gibi sönüp giderken; kendini de yavaşça çözülüp giden eski hayatının bir hayali olarak hayal etti. Titremesini bastırmaya çalıştı.
Uçaktan iner inmez ilk işi telefonunu kontrol etmek oldu. Ekranda onlarca bildirim: Çağrılar hep annesindendi. Mesajlar sırayla endişeden (Neredesin?!) öfkeye (Çabucak dön! Neler yaptığının farkında mısın?!), son satırlarda ise hakaret ve tehdit yerini aldı.
Ve nihayet, kısa süre önce atılmış bir mesaj:
Senin adına nikâh başvurusu yaptım, orada tanıdıklarım var. Halil kabul etti. Düğün iki hafta sonra. Sakın kaçma düğünde bulunmak zorundasın.
Başak okudu, istemsizce gülümsedi. O gülümsemede eski türden bir sevinç yoktu. Onun yerine, belki de ilk defa, zincirlerinden sıyrılmanın hafifliği vardı. Cevabı yazdı:
Asla! Artık serbestim.
Gönderdi, telefonu kapattı ve derin derin nefes aldı. Bilmediği bir şehir uğuldayıp duruyordu; havada yağmur ve simit kokusu asılıydı. Kararında netlik, planında hiçbir kesinlik yoktu. Ama nihayet, kendi kararı olarak burnunda yankılandı.
Kapatılmış telefonuna bir süre baktı; sonra kararlı bir şekilde SIM kartı çıkardı. Elinde çevirdi, sonra havalimanının çıkışındaki çöp kutusuna attı. Bu küçük hareket kopan bir zincir kadar güçlüydü dönüş yolu kapandı artık.
Çevresine bakındı. Valizli insanlar, müşteri için yarışan taksiciler, hoparlörden yapılan anonslar arasında kaybolmuştu. Kısa bir tereddüt; nereye gitsem, nerede kalırım? Ama annesinin yanına dönme korkusu, kararsızlığından baskın geldi. Bilgi danışmaya girip, yakındaki uygun bir pansiyon sordu; görevli yol tarif etti.
Pansiyonda üç günlük peşin ödeme yaptı, resepsiyondaki soru dolu bakışlardan sakındı. Küçük ve sade bir oda: yatak, komodin, gardırop ve otoparka bakan bir pencere. Onca gün sonra ilk kez derinlemesine nefes alabildi. En azından şimdilik güvendeydi.
Ertesi gün kararlıydı: Şehirde birkaç emlakçıyı gezdi, sonunda yaşlı bir kadının işlettiği küçük bir stüdyo daire buldu. Kadın fazla formaliteyle uğraşmadı, bir aylık kira yeterli oldu: Yeter ki düzenli ol kızım, dedi ve anahtarı verdi.
Evim de oldu ama sırada para vardı. Birkaç market ve kafeye iş sordu. İlkinde kimlik istedi, ikincisindeki maaş azdı. Sonunda bir telefon çağrı merkezinde iş buldu. Pek hoş bir iş değildi ama aldığı maaş fena sayılmazdı.
Bir hafta sonra, biraz nefes alabilince, Başak durumunu resmen bildirmeye karar verdi. Gittiği en yakın karakolda, penceredeki genç polise hikâyesini anlattı:
Annem beni aramaya başlatacak diye korkuyorum. Kaybolmadım. Sadece ondan ve baskısından kaçtım. Bana zorla sevdirmeye çalıştıkları biri vardı. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum.
Polis dikkatle dinledi, birkaç soru sordu, kimliğine ve işyerine baktı, not aldı.
Merak etme, dedi sonunda. Eğer annen kayboldu diye başvuru yaparsa, senin burada, güvende olduğunu bildiririz. Yine de, bizzat arasan daha iyi olur.
Başak başını salladı, annesini asla aramayacağını bilerek.
Hayatı böyle başladı. Her sabah altıda kalkıyor, basit bir kahvaltı yapıp işine gidiyordu. Akşam yine evine geliyor, yemek yapıyor, bazen televizyonda bir dizi izliyor, bazen de raftaki ikinci el kitaplara göz atıyordu. Hafta sonları şehri keşfe çıkıyordu; caddeler, parklar, minik kafeler
Günler geçtikçe yeni ritme alıştı. Artık her hareketini onaylatmak, geç kalınca özür dilemek ya da sürekli doğru olanı dinlemek yoktu. Ne giyeceğine, ne yiyeceğine, nereye gideceğine kendisi karar veriyordu. Arada eski arkadaşlarını, bildik düzeni özler gibi oluyordu; böyle anlarda cam kenarında çayını yudumlayıp sokaktan geçenleri izliyor; kendine sessizce hatırlatıyordu: Bu onun hayatı az bütçeli, küçük bir hayat belki, ama nihayetinde kendi seçtiği hayat.
Serbest. Nokta.




