Tek Bir Fotoğrafla Kadın
Onu ilk günden gördüm.
Salonun köşesindeki yatağında, duvara yaslanmış oturuyordu. Ellerinde bir şeyi tutuyordu. Kıpırdamıyordu. Arkadaki gürültüye aldırış etmiyordu burada her daim gürültü vardı: Kantinde iki kişi yemek sırasına tartışıyor, köşede birileri öksürüyor, pencere kenarındaki radyodan hava durumu mırıldanıyordu. Bunun ortasında, oturuşuyla salonda yok gibiydi.
Yanımda getirdiğim kitap kutusunu yere bıraktım ve Nerimana yaklaştım.
Kim o? diye fısıldadım.
Neriman arkasını döndürmedi. Çarşaf takımlarını sedyeye dizerken dudaklarını oynatıyor, sayıyordu. Otuz sekiz yaşında, barınağın koordinatörü, daha öğlen olmadan hayata küsmüş haliyle.
Suzan o. Dört aydır bizde. Hiç konuşmadı. Kimseyle.
Hiç mi?
Hiç. Yiyor, yatıyor, banyo yapıyor. Sonra öylece oturuyor. Hep o avucuna sığan şeyle İlk başta ikon sandım. Hayır; fotoğrafmış.
Belgeleri var mı?
Hiç belgesi yok. Ne kimlik, ne sağlık kartı, ne emekli evrakı. Birkaç defa yardımcı olmaya çalıştık, kabul etmedi. Sessizce başını salladı, yüzünü çevirdi.
Suzana baktım. Avucunda küçük bir şey tutuyordu. Kenarları kıvrılmış, su lekeleriyle yanık kahverengiye dönmüş. O şeye öyle bir bakıyordu ki, hani geceye dönen tren penceresine bakarken insan, dışarıda karanlık, içeride sadece kendi yansıması görünüyor gibi.
Yirmi altı yaşındaydım. Açıköğretimde sosyal hizmet okuyor, haftada üç gün, İzmirin bir kenar mahallesindeki Eski Yurtta, Sıcak Yuva barınağında gönüllü çalışıyordum. Klorak ve bulamaç kokusu hâkimdi. Pencereler market otoparkına bakardı. Geceleri marketin tabelasından sarı ışık odayı döver, en yakın yataklardaki kadınların çoğu uyuyamazdı. Burada yaşayanların adresi yoktu. Nerede oturuyorsunuz? diye sorana karşı, boşlukta bir sessizlik sunarlardı.
Ben bunun için gelmiyordum buraya, ödev için değil. Annannem, son üç yılını Tekirdağda, tek başına bir odada geçirdi. Her pazar onu arardım, on dakikalığına; bazen on beş. Yeter sanırdım, kendi başına idare edecek diye düşünürdüm. Cenazesine gittiğimde, komşusu Ayşe Teyze elimi tuttu, Kızım, dedi, Her gün merdiven başında beklerdi. Birileri gelsin diye. Ben girerdim arada sırada, ama ben sen değilim.
Ve bir daha asla geç kalmak istemedim. Kimseye.
Kitapları ortak salonda masaya yaydım. Polisiye, roman, iki tane şiir seçkisi. Zülfü Livaneli, Elif Şafak, Ayşe Kulin raflık değil, gerçekten okunan kitaplar. Birini de ayırdım: Duvarın Arkasındaki Ses adlı, Mert Aydının romanı. Sahaf kutusunda, kapağında kalemle 70 TL yazıyor. Yazarına bakmadan ayırmıştım.
Suzan masaya yaklaşmadı. Kadınlardan hiçbiri yaklaşmadı, çünkü burada kitaplar alınırken kimsenin görmemesi gerekir. Akşam üstü üç kitap eksildi yığından. Duvarın Arkasındaki Ses kaldı.
Ertesi gün de kaldı.
***
Bir hafta sonra çay getirdim.
Mutfakta değil, dağıtıma da değil. Evden getirdiğim termosumdan iki bardağa nane çayı doldurdum annannemin yaptığı gibi. Yanına oturdum, bir bardağı önüne bıraktım.
Bakmadı bile.
Ben de sustum. Çayımı içtim. Nane, yaz gibi koktu. On dakika kadar öyle. Sonra kalktım, gittim. Bardağındaki çay aynen duruyordu.
Ertesi gün yine İki bardak, nane kokusu, sessizlik. Üçüncü gün Suzan bardağı aldı. Teşekkür etmedi. Başıyla selam vermedi. Sadece aldı, minicik yudumlarla içti; iki avucuyla tutarak. Bazen insanların ihtiyacı çayın sıcaklığı değil de, ellerinin arasındaki sıcaklıktır ya, öyle.
Elleri dikkatimi çekti. Uzun parmaklı, eklemleri belirgin. Tırnakları kısa ama temiz, muntazam kesilmiş. Burada, otuz yataklı bir salonda çoğu insanın tek derdi kahvaltı saatine yetişmekken o, tırnağını bile düzgün kesiyor.
Neriman demişti: Umut etme. Herkes dönmez. Kimileri içine kapanır, bir daha hiç çıkmaz. Onları çok görmüş. Altı ay sonra evraklarını sosyal hizmete yollarız, huzurevine geçer sonrası bizim alan değil.
Ama ben başka bir şey fark ettim. Ya da Neriman da fark etti ama önemsemedi.
Suzan her sabah yatağını düzenlerdi. Köşelerini sımsıkı, battaniyesini hiç kırışık bırakmadan düzeltirdi. Koyu gri, kalın kumaş ceketini, onarılmış cebini, her gün aynı hareketle sandalyesinin arkasına asardı. Cephesindeki dikiş milimetrik, dümdüz. Sanki ömrü boyunca düzenle, tertiple yaşamış birinin elinden çıkma. Defter kontrol eden, çizelge tutup saat takip eden birinin
Bu teslim olmuş bir insanın hali değildi.
Onuncu gün ona kitabı verdim. İşte o Duvarın Arkasındaki Ses. Nane çayının yanında, komodine bıraktım.
Güzel kitaptı, dedim. On beş yaşında okumuştum.
Suzan kapağına baktı. İlk kez, yüzüne bir hareket geldiği oldu. Gülümseme değil. Gölgesinin bile değil; ama dudak kenarı titredi, parmakları kitaba uzandı, kabartmaya dokundu. İsmin üzerinde, parmakları durdu.
Aldı. Akşam çıkarken kapıdan dönüp baktığımda gördüm: Suzan, yatağında uzanmış okuyor. Yastığının yanında, başucunda yine o fotoğraf. İkisine de ihtiyacı var gibi: Elleri kitapta, yüzünün yanında geçmişi.
Dışarı çıktım, içim içeriden daha sıcak oldu.
İki hafta daha geçti.
Her geldiğimde yine çay, sessizlik, bazen havadan sudan sohbet kitaplardan, yeni gelen romanlardan, barınağın karşısındaki pastanede vişneli poğaçanın başladığından söz ediyordum. Önemsiz detaylar. Güvenli şeyler; kişisel ve acıtıcı hiçbir şey yok. Suzan dinliyordu. Bazen başı ile onaylardı. Bir defasında dış kapıdaki kediden bahsederken hafifçe bana döndü; barınağın bahçesinden beslenmeye gelen, simsiyah kedi.
Sonra konuştu.
Bir Salı günüydü, Martın ondördü. Dışarıda yağmur kar karışığı bir gri bulamaç, radyoda İzmir trafiğinden bahsediyorlar. Suzan, çayını bitirip bardağı bırakıp dedi ki:
Fotoğrafta ne olduğunu merak ediyorsun.
Soru değil; tespit. Sesi derindi, vurguları net sanki her harfi ayrı, heceleri tam çıkıyor. Yirmi yıl sınıf karşısında durup, Çocuklar uzaktaysa da duysun diye konuşmuş insanların sesi gibi.
Sadece siz göstermek isterseniz, dedim.
Suzan sustu. Beş saniye kadar, bana sonsuz geldi. Sonra o tamirli cebinden çıkarıp bana uzattı. Titizce, iki parmağıyla: Çok hassasmış gibi.
Kırış kırış, kenarları su iziyle kararmış. Fotoğrafta tahta önünde bir kadın, etrafında çocuklar. Kadın, açık renkli bluz, saçlar toplanmış, ön sıradaki iki öğrencisinin omzunda elleri. Gülümsüyor; açık, samimi bir ifadeyle fotoğraf çekildiğini bilmeyen, ya da bildiği halde umursamayan insanların gülümsemesi. Çocuklar da öyle. 15 kişi kadar, altıncı sınıf. Bir erkek çocuğunun bağı çözülmüş. Bir kız çocuğunun saçında beyaz kurdele.
O benim, dedi Suzan. Yirmi iki yıl önce.
Fotoğrafa, ona, sonra bir daha fotoğrafa baktım. Fotoğraftaki kadın, kırklı yaşlarda Kendinden emin, dik duruşlu. Elleri tebeşir tutmaya alışık. Karşımda ise altmışını geçmiş biri. Aynı ses, aynı bakış. Yalnızca daha ince bir beden, koyu gri ceket üzerinde. Ve gözlerinde aynı bakış gören ve gerçekten gören biri.
Yirmi yıl edebiyat öğretmenliği yaptım. Kırk yedi nolu okul, İzmir.
Edebiyat?
Evet. Seksen altıdan iki bin yirmiye. Otuz dört yıl. Sonra okul kapandı. Yeniden yapılandırma dediler, öyle anlattılar. Bir yıl sonra Veli öldü. Eşim. Felç. Kredinin taksidini ödeyemedim. Evi de aldılar elimizden.
Kısa, duraksız, detay vermeden bir doktorun hasta geçmişini raporlaması gibi: Duygu yok, aralık yok; çünkü durursa çözülecek gibi.
Önce tanıdıklara sığındım. Bir yıl bir arkadaşımda, sonra başka üniversiteden dostta. Sonra herkes için zor oldu Kendim ayrıldım.
Peki fotoğraf?
Benden aldı, köşelerini tek tek düzelterek, minik buruşuklukları parmaklarıyla düzeltti.
Kim olduğumu unutmamak için. Bir gün geri dönebileyim diye. Hatırlamak için.
Boğazım kurudu. Acımadan değil, başka bir şeyden. Söyleyişindeki güvenden, o sarsılmaz dinginlikten. Sanki umut değil; tespitti, kanıtı ispatlanmış bir matematik teoremi gibi.
Suzan Hanım, dedim. Peki fotoğraftaki çocuklar?
Benim öğrencilerim. 6/B, iki bin dört. Kimi gitti başka şehre. Kimisi çok değişti, bambaşka insan oldu. Bir oğlan yazar oldum diyorlar radyoda duydum. Adı aklımda değil, ama sesi tanıdım.
Sesi mi?
Onun sesi küçüklüğünde de farklıydı. Sessiz ama şiir okurken tüm sınıf susardı, ön sırada kağıt atan Kerim bile. Radyoda aynen o ses; minibüste giderken duydum, tutundum demire zorla.
Fotoğrafı cebine koydu, parmaklarıyla dikişe dokundu hep yaptığı şeydi, cep tutuyor mu, fotoğraf orada mı diye kontrol.
Sessiz, içine kapanık bir çocuktu. Babası erken gitti, annesi şeker fabrikasında iki iş birden. Ders sonrası bana gelirdi, sınıfta otururdu. Tarih kitabı okur gibi yapardı, aslında boş eve gitmemek isterdi. Ben de kovmazdım. Masaya elma bırakırdım ona Kitaplardan, kahramanlardan konuşurduk neden Raskolnikov Sonaya gitti, niyeydi? Sıkça şunu sorardı: Suzan Öğretmenim, ya kahraman dönmezse, ne olur? Ben de cevaplardım: Asıl kahraman, dönmeyi bilir. Uzun sürse bile.
Sustu. Duvara baktı, bana, salona değil; başka bir yere. Eskiden kalan, burada olmayan bir sınıfa.
Ben de sustum. Çünkü bazen, birinin yanında sessizce oturabilmek gerçek destekti.
***
Akşam, karşıdaki pastanedeydim. Beş masalık, kahve ve tarçın kokusu. Dizüstü bilgisayarım, yanımda soğuyan bir sütlü kahve. Araştırmaya başladım.
Kırk yedi nolu ilköğretim okulu, İzmir. Mezunlar, belki isim bulurum diye.
Hiçbir şey. Okul iki yıl önce kapanmış, binası il merkezine devrolmuş, web sayfası duruyor ama ölü. Arşiv sitesinden geriye dönüp Mezunlar kısmına baktım üç isim. Akademisyen, fabrika müdürü ve Mert Aydın, yazar.
Arama kutusuna Mert Aydın yazar diye yazdım.
Donup kaldım.
Mert Aydın otuz dört yaşında. Üç romanın yazarı. Büyük Kitap ödülünü kazanmış. İlk romanı Duvarın Arkasındaki Ses, iki bin on beş.
Duvarın Arkasındaki Ses.
Suzanın komodinine bıraktığım kitap. On beş yaşında okuduğum kitap.
Sandalyede geriye yaslandım. Garson bir şey olup olmadığını sordu; Her şey yolunda dedim. Aslında hiçbir şey yolunda değildi.
Kitabı hatırlıyordum. Çok iyi hatırlıyordum. Küçük bir kasabada tek başına büyüyen bir çocuğu, onu görebilen tek öğretmeni anlatıyordu. Bir doğru sözcüğün tam vaktinde insanı tam tutabildiğini, kurtarmasa bile en azından dağıtmadığını anlatan bir kitaptı.
O kitabı, Tekirdağda baklava desenli yastık üstünde okumuştum. Dışarıda yağmur, annannem elma kompostosu kaynatıyor, ben dalıp gitmiştim. O an Ben de böyle olmalıyım, diye düşündüm. Yangın çıktığında, yanında bulunmak için, insanı duymak için.
O yüzden sosyal hizmet okudum. Ne ders kitapları, ne müfredat için. O çocukla öğretmeni anlatan kitap sebebiyle. Masaya bırakılan, soğuyup giden bir elma gibi.
İki yıl önceki bir röportajını açtım; Mert Aydının. Okuldan, İzmirden, tebeşir kokusundan, boş sınıfta sandalyeden, ve öğretmeninden bahsediyor.
Edebiyat öğretmenim Suzan Hanım. Ben kendime inanmamışken, o bana inandı. İlk kitabımda onun ne yaptığını yazmaya çalıştım kalmak, dinlemek. Mecbur olduğu için değil; umurunda olduğu için.
Aşağı indim, kitabın elektronik baskısını açtım yayınevinin sitesinde 10. yıl özel baskısıydı. İlk sayfası. Ve on beş yaşında hiç fark etmediğim, o zamanlarda kimsenin okumadığı ithaf:
S.Y.K. sesi duyan öğretmenime.
S.Y.K., Suzan Yıldız Karaca.
Uzun süre ekrana baktım. Kahve iyice soğumuştu. Pastane yarım saate kapanacaktı.
Vitrinde yazarın hikayesi onun sayesinde yazılmış, bana yolu açmış kadındı. Şimdi bir barınak yatakhanesinde, köhne ceketinin cebinde buruşuk bir fotoğrafla, tek malı o kalan kadın
Yayınevinin sitesine girdim. İletişim, iş için e-posta.
Yazmaya başladım:
Merhaba, ben Elif. İzmirde bir barınakta gönüllüyüm. Bu mesaj, Mert Aydın için. Duvarın Arkasındaki Ses kitabının kime ithaf edildiğini biliyorum. Suzan Yıldız Karaca hayatta ve burada. Elinde altıncı sınıf fotoğrafınız var. Siz şiir okuyan, evine gitmek istemeyen çocuktunuz. Lütfen ulaşın.
Gündüz fotoğraf çekmiştim, bulanık ama yüzler netti, onu iliştirdim.
Yolladım.
Bilgisayarı kapadım, çantamı aldım, pastaneden çıktım. Dışarıda mart rüzgarı, kaldırımlar ıslak. Otobüs durağında ulaşım kartımı ararken ellerimin titrediğini fark ettim.
Üç gün cevap gelmedi.
Her iki saatte bir e-posta kutumu kontrol ettim. Belki spame düştü, belki yayınevi özel mesaj iletmiyor, belki inanmamıştır diyordum.
Barınağa gidiyor, Suzanla eskisi gibi çay içiyordum. Artık biraz daha konuşuyordu; hep okul anılarını, öğrencilerinden bahsederek: Bir kız şiir yazar, masasına saklardı. Ben bulup yanına bir şeker bırakırdım. Bir sene sonra, okul gecesinde çıktı, elleri titreyerek okudu. Ya da: Bir oğlan dava adamı, her gün kavga. Sonra ben ona Küçük Prensi verdim. Aylık kavga durdu. Geldi dedi ki: Suzan Öğretmenim, Tilki de yalnızdı değil mi?
Öyle anlatıyordu ki sanki hepsi yanı başındaydı, dün olmuştu.
Dördüncü gün, mesaj geldi.
Minibüsteydim. Telefon titreşti, yeni bir e-posta. Yayınevinden değil, bizzat kendisinden! Gönderen: Mert Aydın. Üç kısa cümle:
Elif Hanım, mesajınızı aldım. Geliyorum. Ne zaman uygun olursa yazın. Suzan Hanımı dört yıldır arıyorum. Okul kapandı demişlerdi, telefonu yanıt vermiyordu. Adreste yeni insanlar vardı. Yolum kesildi. Sağolun.
Dört yıl! Aramış, bulamamış. Çünkü Suzanın yolu tanıdıklardan, barınağa, adrese düşmeyen sokaklara dönmüştü.
Cevabı okudum. Yer ve zamanı yazıp gönderdim.
Bir tek zor iş kalmıştı: Suzana söylemek.
***
Cuma sabahı gittim. Suzan her zamanki gibi yatağındaydı. Fotoğraf elinde. Ceketi sandalyede. Bahar güneşi ilk defa pencere camından beton zemine sarı ışıklar bırakmış. Uzakta yine birileri radyo açmış, kadın sesi Beyaz güller diye şarkı söylüyor.
Yanına oturdum. İki bardak çay. Suzan usulca aldı.
Suzan Hanım, söylemem gereken bir şey var, dedim.
Bakıyordu; dinliyordu.
Size kitap yazan öğrencinizi buldum. Mert Aydın. Duvarın Arkasındaki Ses romanını O yazdı. Sizi görmek, buraya gelmek istiyor.
Hareketsiz kaldı. Bardak ağzında bekledi. Birkaç saniye salonda tüm sesler durmuş gibi.
Sonra kısık sesle:
Hayır.
Lütfen, bir dinleyin
Hayır, böyle görünmek istemem. Onun karşısında burada, bu ceketin içinde olmak istemem. Hayır.
Başını öne eğdi. Haftalarca görmediğim bir şey oldu: Elleri bembeyaz sımsıkı kenetlenmişti. Bardak elinden düşüyordu; tuttum.
Yirmi altı yaşındaydım. Yirmi yıl çocuklara doğru kelimeleri bulmayı öğreten bir kadının karşısında, kelime bulamıyordum. Söyleyebilecek her kelime bu an için yetersizdi.
Ama aklıma onun bir lafı geldi.
Hatırlamak için, insan dönebilir. demiştiniz bana.
Başını kaldırdı.
Onu siz söylediniz, dedim. Her gün bu fotoğrafa bakıyorsunuz ya, dönmeye inanıyorsunuz. Bakın, o gelmek istiyor. Dört yıl sizi aradı. Dört yıl!
Sonunda fotoğraftaki bir çocuğa bakıp, parmağıyla yüzüne dokundu: Aha bu Mert, üçüncü sırada cam kenarında otururdu. Devamlı cama bakardı, ama ben tahtaya kaldırınca öyle güzel okurdu ki, ben bile nefes almayı unuturdum.
Fotoğrafı katladı, cebine koydu.
Tamam, dedi.
Mert, cumartesi günü geldi.
Kapının önünde bekledim. Taksiyle geldi uzun boylu, lacivert palto, yüzünde dışarıda çok çalışanların ten rengi. Elinde kare ince bir kâğıt çanta.
Elif mi? dedi.
Evet.
Sağolun, dedi. Konuşmakta güçlük çekiyordu. Utanç değil; dört yılın yükü, vefa.
Büyük salona geçtik. Suzan ayağa kalktı, palto omuzunda, fotoğraf cebinde. Duruşu tıpkı eski fotoğraftaki gibi dümdüz. Dersi başlatır gibi hazırlamıştı kendini.
Mert üç adım kala durdu.
Suzan Hanım?
Başını salladı.
Mert bir adım daha attı.
Gerçekten sizsiniz, dedi. O tamam deyince, sesinizden tanıdım. Bir şey anlayınca hep tamam derdiniz, bir köşeden gülümserdiniz.
Suzan baktı. Çenesinde hafif bir kıpırtı daha önce hiç görmediğim bir titreme.
Büyümüşsün Mert.
Evet, büyüdüm ve kitap yazdım. Hakkınızda Siz bana bir dil, bir hayat sundunuz. Yalnız olmadığımı anladım, sayenizde.
Çantadan kalın, ciltli o kitabı çıkardı. İlk sayfası:
S.Y.K. sesi duyan öğretmenime.
Sizin, dedi. Hep sizin oldu.
Suzan iki eliyle aldı göğsüne bastı. Gözünü kapadı.
Yavaşça salonun çıkışına geçtim. O an bana ait değildi. Onların anıydı.
Mert, Suzanın yanında yatağa oturdu. Uzun süre konuştular; belki saat, belki daha fazla. Dinleyemiyordum; salonda yine radyo gürültüsü vardı. Ama Suzanın ilk defa güldüğünü gördüm, ağzını bir eliyle kapayarak O kadar uzaklaşmıştı ki gülmekten. Mert de güldü. Sonra sustular; o ise elini Suzanın onarılmış cebinin üstüne koydu fotoğrafın olduğu yere.
Sonra bana dönüp:
Elif, dedi. Gelir misin?
Yanaştım.
Suzan Hanım diyor ki, kitabımı hiç bilmeden getirmişsiniz.
Evet, dedim; sahaf kutusundaydı. Tesadüf.
Ve on beşinde okuduğunuzu
Evet.
Baktı. Koyu gözlerinde, tek bir kelimeyle anlatamayacağım bir anlam vardı. Şaşkınlık değil, sevinç değil, daha büyük bir şey.
Olanı fark ediyorsunuz, değil mi?
Evet, dedim içimden. Suzan ona bir yol açtı, Mert yazar oldu; kitabı ben okudum, yolum barınakta Suzana çıktı.
Bir daire.
Fark ediyorum, dedim.
Mert ayağa kalktı.
Suzan Hanım, dedi. Burada kalmayacaksınız. Yardım etmek istiyorum; evraklar, bir oda, isterseniz bir iş.
Yardım istemem, dedi Suzan ve sesi tekrar öğretmen ciddiyetine döndü.
Bu yardım değil, dedi Mert. Vefa. Hayat, dil verdiniz. Masaya hep elma bıraktınız, yalnız hissetmeyeyim diye. Benim üç kitabım, bir ödülüm, bir evim var; siz burada uyuyorsunuz. Bu doğru değil. Düzeltmek istiyorum.
Suzan tek kelime etmeden baktı.
Bir günde değil; ne kadar sürerse. Belge, oda, toparlanmak için zaman. Bir daha kaybolmam kayboldum zaten, ulaşamayıp. Artık kaybolmak yok.
Gözlerinin içini yokladı, sanki karşısındaki öğrencisinin ezber mi, gerçek mi konuştuğunu tartıyor gibi.
Tamam, dedi Suzan.
Ve hafifçe gülümsedi. Tek bir dudak kenarıyla.
***
Bir ay geçti.
Kırmızı tuğlalı eski bir apartmanın ikinci katı, Yeşildere Mahallesi. Barınağa on dakika mesafede. Üç odalı bir ev, ortak hol, mutfaktan gelen soğan kokusu, duvarda bir bisiklet. Suzanın odası en köşedeki, pencere, arka bahçeye bakıyor.
Kapı açıktı.
Küçük tuvalet masa, sandalye, bir kitaplık. Tertemiz. Pencere önünde üst üste üç kitap. Askıda aynı lacivert ceket. Cebi artık boş; çünkü fotoğraf komodinin üstünde, çerçevede. Sade bir ahşap çerçeve. Artık buruşuk değil; camın arkasında, geleceği saklayan bir geçmiş gibi.
Suzan pencere kenarında kitap okuyordu. Başını kaldırdı.
Çay içer misin? dedi.
Evet, dedim.
Mutfakta suyu koyarken koridorda yan komşuya Günaydın Şerife Hanım, çaydanlıkta sıra var mı? diye nazikçe sordu. Sesi hâlâ tok, net ama daha hafifti. Sanki o yorgun yük gitmiş.
Fotoğrafa baktım. Tahtada kadın, etrafında çocuklar. İkinci sıradaki, ince, kısa çocuk; kitaba ismini veren yazar. Öğretmeni ise buralardan geçmiş bir kadın ve artık buralarda değil.
Mert sözünü tuttu. Tüm belgeleri üç hafta içinde halletti özel bir avukat tuttu. Kimlik, sigorta, sağlık. Odayı Neriman sayesinde belediyeden buldular. Kirasını Mert ödedi. Suzan şimdi Volkan Caddesindeki kütüphaneye başvuru yaptı Neriman belge ve referans işlerinde yardımcı oldu.
Suzan çayı getirdi. İki bardak. Yine nane. Şimdi tersine: O bana çay bırakıyor.
Sağolun, dedim.
Çay için mi?
Dönebilir insan dediğiniz için.
Karşıma oturdu. Üzerinde açık renkli, küçük yakalı bir bluz vardı tıpkı fotoğraftaki gibi.
Biliyor musun, dedi, dönmek, eskisi gibi olmaya çalışmak değil. Tekrar 47 numaralı okula veya iki bin dört yılına da değil. Dönmek, en gerçek olduğun yere Ben, fotoğraftaki eskiye diye sanıyordum. Meğer o, geleceğe imiş. Dışarımda her şey dağılmışken içimde sağlam kalan kısmı çıkarabilmek içinmiş.
Çerçevedeki fotoğrafa ve bana baktı. Artık insanlara bakıyordu, fotoğrafa değil. Gerçekten dönmüştü.
Çayımı bitirdim, kalktım.
Perşembe yine gelirim, dedim.
Gel, dedi Suzan. Buradayım.
İki kelime: Buradayım. Altı ay önce hiçbir adresi olmayan birisi için, bütün anlam buydu.
Sokağa çıktım. Nisan; toprakla karışık taze bir koku, yeşilin ilk gölgeleri pıtır pıtır yayılıyor. Düşündüm: On beş yaşındayken bu kitabı okudum ve önemli anda yanında olmayı istedim.
Şimdi buradayım. Yanında.
Fotoğraf komodinde, çerçevede. Elde, cebinde değil. Gülen kadın; içten, apaçık tıpkı az önce bana çay dökerken ki gibi.
İnsan dönebilir. O bunu kanıtladı.




