-Kapıyı vermem
Farkında mısın, artık başardık? dedim Serkana, bomboş odanın ortasında anahtarı avucumda sımsıkı tutarken. Soğuk metalin ağırlığı elimde kaldı, pürüzlü dişleri avucuma kırmızı izler bıraktı.
Farkındayım, dedi arkamdan sarılıp çenesini başıma yaslayarak. Artık bizim.
Bizim. Kelime ağzıma yabancı geldi, duvarda hala yeni tamirat kokusu varken yüksek sesle tekrarladım. Serkanla beş yıldır kiradan kiraya savrulduk. Önce Baharın Kartaldaki tanıdığının yirmi metrekarelik dairesinde, sonra Fatihte iki odalı eski bir evde, sonra bir başka tek odalı, bu sefer sahibi kimseye haber vermeden gelip tencerelerini, tabaklarını kontrol eden yaşlı bir kadının evinde. Tam beş yıl. Ben kırk iki, Serkan kırk altı yaşında. Hayatını az çok rayına sokmuş insanlarız sözde Ama asıl rayına girmesi, yıllarca dişini sıkmaya, tatile gitmemeye, ek iş yapmaya ve bir annemin ellinci yaş hediyesine bağlıymış. Ancak böyle, başımıza ait bir çatıya sahip olabildik.
Ev büyük sayılmaz. İki oda, üç katlı bir apartmanda, Bahçelievlerde, pencereler avluya bakıyor. Serkan bakıp, Bu izlediklerimizin en iyisi, demişti. Ben de öyle düşündüm ama ilk gün emlakçıyla girince koridorun darlığı beni ürkütmüştü. Gardırop ancak bir tane sığardı, o da hangisi olacağına karar vermek zorundaydık. Ama mutfağı görünce kararım değişti. Doğuya bakıyordu pencere ve sabahları güneş içeri doluyordu. Hemen gözümde canlandı; kahvemi alıp camdan, bahçedeki güvercinlere bakacağım sabahlar O an kararımı verdim.
Eylül ortasında, tam boya kokusu çıkmamışken taşındık. Serkan kutuları taşıdı, ben tabakları yerleştirdim, kanepeyi nereye koyacağımıza tartıştık, ikimiz de cam kenarı istedik, pencere bir tane. Sonunda ortaya koyduk, meğer öyle daha iyiymiş. Alt kattaki yaşlı komşu, Fatma Hanım, kapıyı çalıp lahana böreği getirdi, Artık düzgün insanlar geldi, sevindim, dedi. O an içimde gerçek bir aidiyet dediğim duygu doğdu.
Ama daha ilk akşam, yerde oturup böreği direkt tepsiden yerken Serkan birden ciddileşti.
Annemin araması lazım, yoksa küser. Taşınma yemeğine gelmezse ayıp olur.
Parçayı elimden bıraktım, Serkan
İpek, o annem sonuçta.
Biliyorum ama bir gün Sadece bir gün, ne olur, sadece ikimiz için olsun.
Peki, dedi. Bir gün. Cumartesi ararız, davet ederiz.
Başımı salladım. Bir günümüz oldu; bu bile yeterdi.
Kaynana, Emine Hanım, hakkında çok şey anlatabilirim ama hiçbir laf özü anlatamaz. Asıl mesele ne yaptığında değil, nasıl yaptığı. Hiç bağırmaz, kavga etmez. Odaya girip ağır ağır bakar; sanki yanlış yapan bir şey arar ve mutlaka bulur. Sonra öyle bir üslupla söyler ki, sanki iyilik yapıyor: İpek, şu raf biraz eğri duruyor, sen fark etmedin galiba? Fark ettim tabii Duvar yamuk olduğundan başka türlü olmuyordu ki. Emine Hanıma bir şeyi anlatmak rüzgara havanın niye o yöne gittiğini anlatmak kadar zor.
Yetmiş bir yaşında. Bir ömrü muhasebeci olarak aynı fabrikanın başında geçirmiş. Sözü her zaman son söz. Serkanın babası, Halil, sessiz, güler yüzlü bir adam; balık tutmayı ve Yeşilçam filmlerini sever. Eşine tıpkı işyerindeki çalışanları gibi cevap verir. Kaba değil, sadece kesin. Halil Abi yıllar önce itiraz etmemeyi öğrenmiş. Evin oğlu Serkan da öyle büyümüş.
Daha Serkanı tanıdığım üçüncü ayda anlamıştım. Onlara yemeğe gitmiştik; her şey çok güzeldi. Emine Hanım, Ne iş yapıyorsun? diye sordu. Ben de, Bir reklam ajansında tasarımcıyım, dedim. Kafasını sallayıp, Kolay bir iş olsa gerek, dedi. Kin yoktu, yalnızca belirtiyordu. Ben de sustum, köfteyi yedim. Sonrasında da hep yedim ve sustum.
Sekiz yıl böyle geçti. Evliliğimizin sekizinci yılıydı. Üstelik beş yıl boyunca kirada yaşadığımız süre zarfında Emine Hanım bana hep kırkında evi olmayanların doğru insanlar olamayacağını anımsatıp durdu. Bunu direkt söylemezdi. Komşunun kızı Büşrayı anlatırdı; Bak helal olsun, otuzunda krediyle ev aldı. Ya da yeğeni Muratı, İki odalı aldı, üstelik sizin maaşın altında alıyordu, İpek, biliyorum. O her şeyi bilirdi. Hep.
Şimdi bizim evimiz vardı ve cumartesi misafirleri çağırdık. Serkanın kız kardeşi Elif, eşiyle. Benim yakın dostum Funda. Serkanın iki iş arkadaşı. Ve tabii Emine Hanım ve Halil Abi.
En önce onlar geldiler. Zil çalınca içimde bir şey büzüldü. Çok değil, bildik bir gerginlik, sanki sınava girerken içinizde büyüyen endişe gibi
Serkan kapıyı açtı. Emine Hanım elinde kavanozda turşu ve kutuda pasta ile girdi. Arkasında Halil Abi, bir şişe şampanya ve Bu akşam uzun geçecek ifadesiyle.
İşte geldik, dedi Emine Hanım, dikkatlice bakındı.
O kısacık üç saniyelik bakışı okumayı öğrendim. Koridora göz gezdirdi. Bir gardırop, ayna, anahtarlık, karşıdaki küçük vestiyer. Tüm eşyalar Evkonsept den alınmıştı, yolun karşısındaki o küçük mobilyacıdan.
Giriş biraz dar, dedi sonunda. Ne küçümseyici, ne de övgü.
Olsun, dedi Serkan, Tam bizlik, sıcak atmosfer.
Ee, ya bakalım, diyip odaya geçti.
Arkasından giderken bizim evimizin onun gözünden nasıl göründüğünü düşündüm. Kanepe cam önünde değil, kitaplık biraz yamuk (zemin apartmanda düz mü olur!), perdeler bej-beyaz çizgili; ışık alır, modern olur diye seçmiştim ama şimdi Emine Hanımın ne diyeceğini merak ediyordum.
Açık renk, çabuk kirlenir, dedi.
Yıkanıyorlar, dedim.
Bana bakışı ne sinirliydi, ne de umursamaz Sadece sanki çok belli, küçük bir şeyi yanlış zamanda söylemişim gibi bir ifadedeydi.
Tabii ki, İpek. Söylemiş olayım dedim sadece.
Halil Abi sessizce mutfağa geçti, camdan manzaraya daldı. Minnettardım adama.
Misafirler yedi gibi geldi, aydınlandı ortalık. Funda büyük, turuncu, neredeyse bakır rengi krizantemler getirdi, pencere önünde mutfağa neşe kattı. Elif bana sımsıkı sarıldı, Valla sonunda kendi eviniz, İpeğim! dedi kulağıma. Serkanın iş arkadaşları hemen Halil Abiyle kıyıdaki bir gölde balık konusu açtılar, üçü öyle sohbete daldı ki, masaya çağırmak için iki kez seslenmem gerekti.
Emine Hanım masanın başına geçti. Kimse götürmedi, kendi yeri gibi oturdu. Az yiyip içti, bazen komşularından, bazen evin tadilatından fiyat sordu, başını sallayıp her şeyi bildiğini belli etti.
Bir an Funda, kocasıyla ilk kiralık eve dair komik bir anı anlattı; evdeki şofbeni ancak yumruklayınca çalışıyormuş. Güldüler herkes; Emine Hanım bile gülümsedi. Sonra:
Çünkü gençler herhangi bir yere kiracı oluyor, seçmedikten sonra böyle oluyor, dedi.
Funda gülmesini kesti. Ona daha fazla şarap koydum.
Tatlıdan sonra Elifler, ardından iş arkadaşları, en son Funda kalktı. Kapıda bana sarılıp, Dayan, diye fısıldadı öyle bir tonda, bütün gece olanı sandığımdan çok daha dikkatli izlemiş olduğunu anladım.
Geriye dördümüz kaldık. Serkan sofrayı topladı, ben bulaşık yıkadım, Halil Abi koltukta televizyon kumandasıyla sızdı. Emine Hanım mutfağa geldi.
Yardım edeyim mi? dedi.
Gerek yok, ben hallederim.
Peki, öyle olsun. Camda durdu, bahçeye baktı. Sonra: Yani, eviniz kötü değil. Küçük ama ne yapalım idare eder.
Tabağı kurularken, Ben seviyorum, dedim.
Sen elindekine razı olmayı bilirsin İpek. Bu da meziyet. Serkanın işi kolay.
Ne iltifat mıydı, iğneleme mi, anlayamadım.
İpek, sana bir şey soracağım. Camdan döndü, sesi farklıydı; ne daha sert, ne daha yumuşak, iş yerindeki gibi: Bana anahtarı verir misin?
Tabağı elimden bıraktım.
Ne?
Yani yedek anahtar. Yardımcı olurum, Serkan geç geliyor, sen de çalışıyorsun. Gündüz gelir, çiçeklere su veririm, evi havalandırırım. Benim için zor değil, emekli oldum, bol bol vaktim var.
İki-üç saniye sustum.
Emine Hanım, düşünceniz iyi ama biz yardım istemiyoruz.
Nasıl istemezsiniz? Ben beceremezsin demiyorum ki. Yardım, başka bir şey.
Yapabiliriz biz.
İnat etme, İpek. Anahtar dediğin bir anahtar işte. Yabancı mıyım? Serkanın annesiyim.
Serkan mutfağa girdi, bakışı annesiyle bende gidip geldi. Tabağı tezgaha bıraktı, kaldı.
Ne oluyor?
Hiç, dedi Emine Hanım. Yedek anahtar istedim, yardıma geleceğim, normal yani. Senin Amca Sadıkın evinde de Yenge Nurtenin anahtarı vardı, kimse bir şey demedi.
Serkan bana baktı.
İpek?
Tam bu anda karar verildiğini hissettim. Sekiz yıl yutkundum, sustum. Ne uğraşayım, boşver, germe ortamı dedim her seferinde ve her defa içimde bir şeyler ufak ufak eksildi. Sekiz yıl küçük küçük eksilmişim.
Hayır, dedim.
Emine Hanım kaşını kaldırdı.
Ne, hayır?
Ellerimi havluya sildim yavaşça. Zaman kazanmak için değil, sapasağlam yerde olduğumu hissetmem gerekiyordu. Kendi mutfağımızda.
Anahtar veremem size. Bu bizim evimiz. Gelmek isteyen önceden haber verir, arar. Bunu herkese söylüyoruz, sadece size değil.
İpek, dedi Emine Hanım, adımı birini azarlarkenki gibi söyledi. Lüzumundan fazla büyütüyorsun. Ben yardım diyorum.
Niyetinize inanıyorum. Yardım etmek istiyorsunuz, ama anahtar olmayacak.
Serkan? dedi oğluna dönerek.
İşte o anı unutmayacağım. Serkan buzdolabında durdu, sırayla annesine, bana baktı. İçindeki çocuk alışkanlıklarıyla savaşıyordu, biliyorum. Ama o beş yıl yapılan birikimi, üç sene üst üste Antalyaya gitmemeyi, benim hafta sonları başkasının logolarını çizip para kazanmamı, o Mülk Ofisinde evrak imzalamamızın heyecanını hatırladığını da çok iyi biliyorum. Anahtarın elimde ağır ve soğuk olduğunu unutmamıştı.
Anne, dedi. İpek haklı. Anahtar olmayacak.
Böyle bir sessizlik kapladı ki, sanki dokunsan, elle tutulacak
Ciddi misin? dedi Emine Hanım, soru gibi değil, basitçe.
Ciddiyim. Gelmek istersen ararsın, her zaman bekleriz. Ama önceden haber vermeden ya da anahtarınla girmeni istemiyoruz.
Uzun uzun oğluna baktı. Sonra bana. O bakışı karşılamam kolay değildi; içimde bir şey titriyor, umarım belli olmuyordu.
Peki, dedi sonunda. Demek böyle.
Mutfaktan çıktı, Halil Abiyi hafifçe uyandırdı, bir şeyler fısıldadı. Bir dakika sonra ikisi de koridordaydı. Halil Abi ayakkabılarına öyle bir baktı ki, sanki ilk kez görüyordu.
Teşekkürler, elinize sağlık, dedi Emine Hanım. Düzgün, nazik. Yeni eviniz hayırlı olsun.
Anne dedi Serkan.
Tamam Serkan. Geç oldu zaten. Biz çıkalım.
Gittiler. Kapıyı kapattım, arkama yaslandım. Serkan yanımda sustu.
İyi misin? dedi.
Emin değilim, dedim dürüstçe. Ya sen?
O da belli değil.
Mutfağa döndük, ben çay demledim. Serkan masada oturdu, su kaynarken beni izledi. Sonra:
Bunu çok önce yapmalıydım. Şimdi değil, yıllar önce.
Bugün yaptın. O da bir şey.
Kırılır annem.
Biliyorum.
Uzun sürer.
Biliyorum, Serkan.
Bardağı eline aldı, pencereden dışarı baktı. Bahçe karanlıktı, şehir arkada sessizdi. Çok uzakta bir tren geçti.
İyi ki, dedi, sen ilk söyledin.
Cevap vermedim. Sadece sustum ve kaburgam altındaki titremenin gittikçe azaldığını hissettim. Tam geçmiyordu. Ama hafifliyordu.
Ondan sonraki günler tuhaftı. Kötü değil, alışılmadık. Emine Hanım aramadı. Eskiden Serkanı her iki üç güne bir arardı, komşudan bir haber, doğum günü hatırlatması için Şimdi sessizlik. Serkan ilk hafta sürekli telefona baktı.
Sen ara istersen, dedim bir akşam.
Hayır, dedi. Önce o arasın bakalım.
Onun kararıydı, daha fazla bir şey demedim.
Ama Elif aradı. Taşınmadan üç gün sonra.
İpek, annem seni aramadı mı?
Hayır, aramadı.
Bizi de aramıyor. Babam mesaj attı, üzülüyor dedi. Ne oldu ki?
Durumu kısa sürede, ayrıntısız anlattım. Elif sessizce dinledi.
Peki, dedi sonunda. Sen cesurmuşsun.
Gerçekten mi?
Gerçekten, İpek. Biz eve taşınırken anahtarı verdim ben. Haftada üç günü gelirdi. Kocam delirmeye ramak kaldı. Sonra bir bahaneyle anahtarı kaybettim, yenisini vermedim. Dört ay kadar küs kaldı. Sonra düzeldi.
Yani uzun sürer.
Sürer. Ama geçer.
Geçer kelimesini aklımda tuttum. Karanlık bir tünelde küçük bir fener gibi.
Ev bu arada günbegün bizim oldu. Pazardan aldığım büyük terakota saksıda bir kaktüs mutfakta pencere önünde yer buldu. Yanında, bana senelerce Fundanın aldığı ve hep kutuda sakladığım sincaplı küçük fincan artık açıkta; çünkü bu evde güzel şeyleri saklama gereği yoktu artık. En önde hepsi.
Serkan nihayet banyoya istediği rafı yerleştirdi, üstüne ışık taktı. Yakındaki Aydınlatma Dünyasındaki küçük turuncu abajuru aldık, akşamları yandıkça oda sanki değişiyordu, sıcak, gerçeküstü ama güzel bir boyuta geçiyordu.
Haftada üç gün evden çalışıyordum; o günler ev bana tamamen aitti. Kahvemi demlerdim, istediğimi dinlerdim, birisinin habersiz dalacağı korkusu olmadan Bu yeni bir his, meğer adı: güvende olmakmış. Kendi evinde güvenlik. Belki tuhaf geliyor kulağa, ama bildik bir şey değildi.
Emine Hanım susuyordu.
Bir hafta böyle, sonra bir hafta daha. Serkan bir pazar ailesine sessizce gitti, geldiğinde anlattı: Anne soğuktu, çok konuşmadı. Babam yine balık avından bahsetti, konu başka yere sapmadı.
Nasıl görünüyordu?
Küsmüş, ama kendini tutuyor. Sen de biliyorsun, ağlamaz, bağırmaz. Sadece o yüzünü takar.
Nasıl yüz?
Bak böyle Çenesini hafif kaldırdı, dudak aşağıda Gülmek geldi ama sustum.
Bunu yapmak zor muydu Serkan?
Evet, dedi. Ama iyi ki yaptım. O anda tamam anne, al anahtar desem, kendimden utanırdım.
O kadar net söyledi ki inandım, hiç süssüz, abartısız.
Aylar geçti, yine arada bir aradı annesi; kısa, soğuk, lafı uzatmadan. Kira, anahtar kelimesi asla geçmedi. Serkan da kısa cevap veriyordu, telefonu kapadıktan sonra içinden bir yük kalkmış gibiydi ama yine de bir daralma geçirmiş gibi ifadesizleşiyordu.
Emine Hanımı beklediğimden fazla düşündüm. Kızgınlıkla değil, anlamaya çalışarak. Hayat boyu hep yönetti o evi. Önce işte, sonra ailede. Serkan ve Elifi tek başına büyüttü neredeyse; Halil Abi iyi biriydi ama lider değil. İzmirdeki evi dişini tırnağına takıp kazandı. Kontrol etmek, onun sevmek biçimiydi. Başka türlüsünü bilmezdi.
Affetmiyordum; yalnızca anlıyordum ki, bu daha başka bir şey.
Funda, her buluşmamızda mutlaka sorardı: Yine küs mü?
Evet.
Uzun.
Elif, belki dört ay sürebilir, dedi.
Sence?
Dürüstçe düşündüm bir an.
Canım sıkılıyor. Pişman değilim dediklerimden, ama bu sessizlik yorucu. Belki daha nazik, başka dille söyleseydim
Daha yumuşak olsan anlamazdı zaten
Evet.
Bak, kötü bir şey yapmadın. Sadece hayır dedin.
Hayır, bazen çok şey demektir Funda.
Bir zamanlar ev sahibimiz habersiz girince nasıl hissediyorsam, şimdi geriye baktım ve berbat hissediyordum, dedim. Artık evimdeyim. dedim Fundaya.
Çok doğruydu; artık gerçekten evim vardı.
Kış geldi, güneş erken battı. Serkanla küçük, mis gibi kokan, pazardan yaş bir çam aldık, süsledik. En önce, ilk maaşımla aldığım camdan bir Nasrettin Hoca süsü astım; her evde olduğu gibi koliden koliden taşınmış, yüzü çizik. En sevdiklerim.
Kimseyi çağırmadık yılbaşında. Film izledik, mandalina yedik, benim sabahtan hazırladığım yemeklerle evi yemyeşil yaptık. Saat on ikide camı açıp kadeh tokuşturduk. Sekiz derece soğuk, hemen içeri kapandık, gülüştük.
Fena yıl değildi, dedi Serkan.
Tüm olanlara rağmen mi?
Hepsiyle rağmen.
Ne dediğini anladım. İyi, çünkü zoru beraber geçtik ve yıl güzelleşti.
Emine Hanım 8 Ocakta aradı. Serkan’ı değil, beni.
Ismini ekranda görüp birkaç saniye öylece baktım. Sonra açtım.
İpek, dedi. Ciddi konuşacaksa adımı tam söylerdi.
Emine Hanım.
Yeni yılınız kutlu olsun. Biraz geç oldu tabii.
Teşekkürler, size de.
Sessizlik.
Nasılsınız?
İyiyiz. Yerleştik.
Ağaç kurdunuz mu?
Kurduğumuz ağaç canlı.
İyi. Canlısı başkadır.
Yine bir duraklama. Ben mutfakta kaktüse bakıyordum. Hayli canlanmıştı.
İpek, dedi ve bu sefer sesinde hafif bir iç mücadele, pek alışık olmadığım, sanki ağır bir şeyi taşırken başkasına göstermemeye çalışan birinin tavrı vardı. Gelmek isterim. Mümkünse. Sakıncası yoksa.
Bizim için uygun. Yalnızca önceden haber verin, konuşuruz.
Elbette. Arayacağım.
Peki.
O zaman. Selam söyleyin Serkana.
Söylerim.
Kapattı. On beş yirmi saniye yerimden kıpırdamadım. Sonra yavaşça bir bardak su aldım ve hepsini bir dikişte içtim.
Serkana akşam anlattım.
Aradı mı? dedi, oturup gözlerini kıstı, müjdeli haber mi, tuzak mı karar veremeyen haliyle.
Aradı. Gelmek istiyormuş. Önceden arayacak.
Bu mu?
Bu.
İç çekti. Ne ferahlamış, ne de endişeli Yalnızca uzun bir şey biraz hareketlenmiş gibi.
Sevindin mi?
Bilmem. Bakalım nasıl gelecek, neler olacak. Bu hikâyenin sonu değil Serkan. Sadece bir sonraki adım.
Evet, dedi. Bir sonraki adım.
Ocak sonunda aradı bu kez. Cuma akşamı, evdeydik.
Serkan, dedi, Pazar günü uygun musunuz?
Dur, İpeke sorayım.
Bana döndü, başımı salladım.
Olur anne. Saat birde gelin.
Pekâlâ. Elmalı yaparım sana, seversin.
Severim.
Pazar günü tam birde geldiler. Emine Hanım aynı mavi atkılı pardesüyle, Halil Abi elmalı böreği kalıpta getirmiş, üstüne havlu sarmıştı.
Kapıda hafif bir gerginlik vardı. Emine Hanım etrafı kolaçan etti, ama girişe laf etmedi. Sadece soyundu, odaya geçti.
Çam ağacını kaldırmışsınız, dedi, ağacın köşedeki yerini görüp.
Kaldırdık.
Yazık olmuş. Canlı uzun durur.
Böyle içeri oturtulduk. Çay içtik, Halil Abi yaştan dem vurdu, balıkçılıktan konuştu. Emine Hanım bana işimi sordu. Yeni bir fırın için logo yaptım, dedim; müşteri üç öneriden en acayip olanı seçti ama bir şekilde en doğrusu oydu. Dikkatle dinledi.
Demek ki senin işte de bir şey var dedi, İnsan kendi seçerse
Var, evet.
İyi bari.
Çaydan sonraki sessizlikte Halil Abi camdan manzarayı görmek istedi, Serkanla mutfağa geçtiler, balık muhabbetine daldılar.
Emine Hanım salonda, abajurun yanındaki koltuğa oturdu.
Işık güzel, sıcak.
Bizim hoşumuza gidiyor.
Bir müddet sustu. Sonra:
İpek, her gün gidecek değildim, biliyorsun.
Ben ona baktım. O bakmadı; ışığa baktı.
Belki her gün değil dedim.
Köşesi hafif aşağı indi; gönül koymuş gibi değil, herkesin bir noktadan sonra olduğu gibi görüleceğini anlamış, usulca kabullenmiş gibi.
Anahtar istemiyorum, dedi. Bil istedim.
Biliyorum.
İyi o zaman Çayın çok güzelmiş. Ne bu?
Dağ Baharı, küçük bir atölye, tesadüfen aldım, sevdik.
Not et bana da sonra.
Yazarım.
Camdan dışarısı bulutlu; kış ışığı bembeyaz, her şey biraz sulu boya gibi flu. Pencere önünde kaktüs. Yanında sincaplı fincan. Emine Hanım bizim koltukta, bizim çayımızı içiyor. Ne iyi, ne kötü. Olduğu kadar.
Şubatta tekrar aradı. Cumartesi için izin istedi. Eline yazdan yaptığı erik reçeli, Halil Abi eski balıktan getirdi.
Serkan sonra, şaşırdığını söyledi. Daha uzun sürer sanmıştım. Belki başka bir yol dener diye düşünmüştüm.
Yine dener mi?
Kim bilir Ama şimdilik hayır.
Şimdilik hayır.
Misafiri uğurladıktan sonra bulaşıkları beraber yıkadık. Ben kuruluyordum. Dışarıda akşam olmuştu, lambalar yanıyordu. Komşunun köpeği karı eşeliyordu, burnunu sokup hapşırdı.
Ne dersin, bundan sonra nasıl olur? dedi Serkan.
Elimde sade beyaz-küçük mavi çizgili, ilk taşındığımızda aldığımız tabak vardı.
Bilmiyorum, dedim. Göreceğiz.
Köpek kar üstünde kuyruğunu salladı. Sahibi başını okşadı. Onlar uzaklaştı, ışık dağılmadan kar üstünde kaldı.
Serkan
Efendim?
Bir şey yok. Sadece öyle
Gülümsedi. Tabağı rafa koydum. Kendi rafımıza. Kendi mutfağımıza. Kendi evimizin içinde.




