10 yaşındayken adım Doruk’tu.
Beni bulan kişi, yaşlı ve kimsesiz biri olan Mehmet Amcaydı. Bir sonbahar gecesi, Kocaelideki Sekapark yakınlarındaki bir köprünün altında, bardaktan boşanır gibi yağan yağmurun hemen ardından, plastik bir leğenin içinde yatarken bulmuştu beni. Bileğimde eski, solgun bir kırmızı bileklik vardı. Yanı başımda, sırılsıklam olmuş bir not: Ne olur, ona sahip çıkın. Adı Doruk.
Mehmet Amcanın kendisi de banklarda, sokakta yaşıyordu; ama beni yanına aldı. Karnımı doyurduğu şeyler bazen üç günlük simit, bazen bir avuç ceviz olurdu. Kışın üstüme karton sererdi. Hep derdi ki: Eğer bir gün anneni bulursan, ona kızma. Hiçbir anne evladını acı çekmeden bırakmaz.
Yıllar sonra Mehmet Amca ağır hastalandı. O zamanlar dilenerek hayatımı sürdürüyordum, bir gün Bursadaki Merinos Parkında ihtişamlı bir düğüne denk geldim. Oradakiler bana bir tabak pilav ve et uzattı.
Sonra gelin ortaya çıktı. Olduğum yerde kaldım. Elinde, bana bırakılanla tıpatıp aynı, eski kırmızı bileklik vardı.
Yanına yaklaşıp kısıklıkla sordum: Sen… annem misin?
Kızıla çalan teni bir anda bembeyaz oldu. O da on yedi yaşında zorla bir kız çocuğu doğurmuş, aile baskısından korkup beni kanalın kenarına bırakmış, sonra yıllarca arayıp bulamamış.
Damat töreni durdurdu. Herkese, Sadece onu değil, geçmişini de kabul ediyorum, dedi. Eğer Doruk onun oğluysa, benim de oğlumdur.
Ve bir şey daha söyledi: Meğer Mehmet Amca da damadın öz babasıymış, yıllardır kayıpmış. Yani, beni kurtaran adam onun babasıydı.
O gün düğün yine de olduama önce hepimiz özel ambulansla Mehmet Amcanın kaldığı devlet hastanesine gittik.
Mehmet Amca bizi bir arada görünce güçlükle fısıldadı: Kalp, sevdiğini her zaman geri getirir, dedi.
Hayatımda ilk kez ailem olduğunu hissettim. Hem de birden fazla…




