Kırk bir yaşında, boşanmış bir kadınla, onun sekiz yaşındaki kızıyla evlendim. Babam bana, “Kendine gel, Murat,” dedi. İki yıl sonra anladım ki, haklıymış. Başımdan geçenleri anlatmak istiyorum…
Otuz dört yaşındayım. İki yıl önce Gülşahla evlendim; Gülşah kırk birinde, bir boşanma geçmişi ve sekiz yaşında bir kızı var: Berfin. O zaman babam beni mutfağa çekip, lafı dolandırmadan şöyle demişti:
Murat, bir daha düşün. Başkasının çocuğu olan bir kadınla evlenmek, sadece yeni bir aile kurmak değildir. Sen, yarım kalmış bir hikâyeye ortasından dalıyorsun. Ve burada seni kimsenin beklediği garantisi yok.
Ben ise el sallayıp geçiştirdim:
Baba, yeter. Biz birbirimizi seviyoruz. Berfin gayet aklı başında bir kız, mutlaka anlaşırız. Merak etme, her şey yoluna girecek.
Babam başını salladı:
Sen bilirsin. Ama sonra bana kızma, uyarmadın deme.
Babamı dinlemedim. Gülşahla aramızda gerçek bir bağ olduğuna, aile kurabileceğimize, kızının beni kabulleneceğine, filmlerdeki gibi olmasa da dürüst ve sıcak bir aile olacağımıza inandım.
Ama yanılmışım.
İlk ay Hayallerin sürdüğü dönem
Düğünü Haziranda yaptık. Ben Gülşahın evine, İstanbulun kenar semtlerindeki küçük bir apartmana taşındım. Lüks yok ama yuva hissi vardı. Berfin bizimle yaşıyordu. Kızın babası ise düzenli olarak nafaka ödüyor, ayda bir hafta sonu gelip Berfini alıyordu.
Başından itibaren Berfinle iletişim kurmaya çok uğraştım. Kutu oyunları oynayalım, derslerinde yardımcı olayım, birlikte sinemaya gidelim diye teklifler sundum. Berfin ise bazen kabul etti, genelde kısa cevaplar verdi, süreklice mesafesini korudu.
Gülşah teselli ediyordu:
Zaman tanı Murat, alışıyor. Sadece biraz sabır lazım.
Bekledim. Haftalar geçti ama “alışma dönemi” dediği şey bir türlü başlamadı. Tam tersine, gerginlik arttı.
Mesela ben yemek hazırladığımda, Berfin yüzünü ekşitiyordu: Ben bunu yemem. Televizyonu açsam Kapatır mısın, beni rahatsız ediyor diye hemen sesini çıkarıyordu. Gülşaha mutfakta sarılsam, Anne, kalk gidelim buradan, diye çıkışıyordu.
Ve Gülşah her defasında kızının tarafındaydı:
Kızma Murat, sonuçta o bir çocuk.
Kızmadım ama bu evde kendimi fazlalık gibi hissetmeye başladım. Ne ailenin reisi, ne de bir eşit; tam anlamıyla ikinci plandayım.
Fark ediş anı Başkasının çocuğu için öderken suçlu olmak
Üç ay sonra para mevzuları su yüzüne çıktı. Gülşah bir klinikte yönetici olarak çalışıyordu; maaşı yaklaşık on beş bin lira. Ben, bir fabrikada mühendis olarak elli bin lira kazanıyordum. Bir de üzerine eski eşin gönderdiği nafaka ekleniyordu.
Ama masraflar sürekli arttı. Berfinin okul forması, ardından dans kursu, İngilizce özel dersi, sonra yeni cep telefonu derken, giderler aldı başını gitti.
Gülşah yumuşak bir tavırla:
Murat, biliyorsun ki çocuk için lazım bütün bunlar. Yardımcı olacağına eminim?
Her seferinde destek oldum. Aylar geçti. Maaşımın yarısı Berfine gidiyordu. Kalanla mutfak alışverişi, faturalar, ev tamiratı gibi şeyleri idare etmeye çalışıyordum. Nihayetinde elime hiç para kalmaz oldu.
Bir gün nazikçe sordum:
Gülşah, masrafları biraz daha eşit şekilde paylaşsak? Sen de katkıda bulunsan?
Gülşah kaşlarını çattı, belli ki soruma bozulmuştu:
Murat, benim maaşım düşük. Üstelik Berfini sekiz yıl yalnız büyüttüm. Evlenirken bunları biliyordun.
Evet, ama her şeyin yükünü tek başıma çekeceğimi düşünmemiştim.
Peki kim çekecek? Babası mı? O sadece nafakasını öder, başka da bir şey yok. Sen artık üvey babasısın, çocuk için sorumluluğun var.
Yükümlülüğün var cümlesi yüzüme soğuk bir tokat gibi çarptı. O an anladım ki; burada, duygulardan dolayı değil, bir işlevden dolayı tutuluyordum. Ben, bir tür maddi güvenceydim.
Eski koca sahneye çıktığında Kim ailede gerçekten önemli?
Evliliğin altıncı ayıydı, Gülşahın eski eşi, Tolga, ortaya çıktı. Kırk beş yaşında, işadamı, lüks arabasıyla geldi. Berfine yeni bir bisiklet ve bir yığın oyuncak getirmişti.
Berfin sevinç çığlıkları atıyor, Tolga’nın boynuna sarılıp öpüyordu. Gülşah onu yumuşak bir gülümsemeyle, neredeyse şefkatle izliyordu. Ben ise kenarda, misafir gibi bekliyordum.
Tolga yaklaştı, omzuma dostça vurdu:
Murat, işin hakkını veriyorsun ha! Sorumluluğu üstlenmen güzel.
Sadece başımı sallayabildim; ne diyeceğimi bilemedim.
Aileye iyi bak, dedi. Vaktim yok işten güçten, biliyorsun. Ama sen iyi idare ediyorsun. Görüyorum ben.
Gittiğinde Gülşah bütün gece çok keyifliydi. Ben ise mutfağa kapanıp kendime ilk defa şunu sordum: Ben burada neden varım?
Bir süre sonra dayanamayıp sordum:
Gülşah, Tolganın nafakası iki aydır yatmıyor. Sebebi ne?
Elini salladı:
İşleri bozuldu, toparlayınca yatırır.
Ama bisiklet almaya para buldu mu?
Soğuk bir bakışla cevap verdi:
Murat, konuyu uzatma. O babası, oğluna hediye getirmesi doğal.
Peki ama nafaka ödemek? Onu doğal görmüyor musun?
Tartışma büyüdü. Berfin tartışmamızı duydu, ağlamaya başladı. Sonuçta beni suçlu çıkardılar çocuğu üzdüğüm iddiasıyla.
Sonsuz yükümlülük “Yükümlü” sıfatını boynuma asınca…
Bahar ayındaydık, final yaşandı. Gülşahın annesinin doğum günüydü. Kayınvalidem içkiliydi, elinde kadehle yanıma geldi:
Murat, erkeksin, anlamalısın. Gülşaha destek, Berfine baba gerek. Yolun sonuna kadar sorumluluğunu taşıman lazım.
Dayanamadım; herkesin önünde patladım:
Ben kimseye borçlu değilim! Berfinin babası var: Tolga! Asıl sorumluluğu o versin, ben değil!
Oda buz kesildi. Gülşahın rengi attı, Berfin hüngür hüngür ağladı, kayınvalide ise dudaklarını büktü:
Yazık, seni ailemize kabul etmişiz Murat Bey.
Gülşah kalkıp Berfinin elinden tuttu:
Biz anneme gidiyoruz. Düşünmemiz lazım.
Bir hafta sonra dava evrakı geldi. Gülşah boşanma davası açmış. Ortak alınan arabadan hak ve Berfin için on sekizine kadar nafaka talep ediyor üvey baba olarak.
Avukatım açık konuştu:
Murat, mahkeme, çocuğu geçindirdiğini tespit ederse, sana nafaka yükleyebilir.
Arabayı satıyorum, Gülşaha hissesini ödeyeceğim. Belki de nafaka da gündeme gelecek.
Pişman mıyım? Evet. Ama evliliğe değil. Babamı dinlemediğime pişmanım. Başkalarının yarım kalan hikâyesini düzeltmeye kalktım, kendi hayatımı batırdım.
Her boşanmış kadın sorun değildir. Ama sana partner değil, sadece banka gibi bakıyorsa ve çocuğu senden baştan hoşlanmıyorsa, hemen uzaklaş. Düzeldiğini bekleme, o süreç hiç başlamayabilir.
Ben bekledim, bedelini de ödedim: İki yılımı ve malımın yarısını.
Bazen insan gözü kapalı bir hikâyenin içine dalıyor. Ama oradaki rolün zorunlu ödeyici olmaktan öteye geçmiyorsa, sorumluluğun sendeymiş gibi hissetme hakkın yok. Boşanmış bir kadına âşık olup çocuğuyla beraber aile olmayı denemek, evet, bir seçimdir. Ama bunun zorunluluk olduğunu kimse dayatmamalı insan ancak kendini ait hissettiğinde sorumluluğu üstlenir.
Sonunda öğrendiğim şey; kimsenin eksik hikâyesini tamamlamak için hayatımı ateşe atmamam gerektiğiydi. Herkesin yolu ayrı, insan en çok kendine sadık kalmalı.



