Benim Dairem Kiralık
Şule Yıldırım Akıncı şimdi evlendikten sonra Yıldırım hayatı boyunca en çok şundan korkardı: güzellikler bazen sessizce, fark edilmeden başlar, yine öyle sessizce, kaçınılmazca biter. Mesela cam kenarındaki sardunya gibi: suluyorsun, saksıda duruyor, bir bakmışsın yapraklar sapsarı olmuş, kurtaramıyorsun artık.
O kokuyu daha apartman boşluğundayken aldı.
Yoğun, ağır, tatlımsı, hafif pudralı bir parfüm. “Sevgi” annesinin zamanında meşhur ettiği bir koku, Şule’nin hiçbir şeye karıştırmayacağı bir rayiha. Çünkü eşi Yusufun annesi Şefika Hanımın evinde her zaman böyle kokardı. O koku, kıyafetine, saçlarına, anılarına sinerdi.
Şule anahtarını eline aldı, kendi kapısının önünde durdu.
Saat dört. İşten erken çıkmıştı. Muhasebede Nergis Hanım “yüzün bembeyaz olmuş” dedi, eve gönderdi. Sabah beri başı feci ağrıyordu, sanki biri kafasına bir halka geçirip yavaşça sıkıyordu. İlacı içip uzanıp bir battaniyenin altına kıvrılmak istiyordu.
Ama eve o koku yayıyordu başka bir şeyi.
Kapıyı açtı.
Antrede, üç devasa beyaz eşya kutusu duruyordu. Birinin üzerinde “ARÇELİK” yazıyordu. Birinin ağzı bantla kapanmıştı, diğerlerinin üstü gazeteyle örtülü eşyalar doluydu.
Mutfaktan tabak çanağın tıngırtısı ve kendi kendine mırıldanma geliyordu.
*
Şefika Hanım, dedi Şule, birden bire, içeri adım atmadan. Bu ne şimdi?
Tıngırtı durdu. Sonra mutfak kapısında kayınvalidesi belirdi. Elli yedi yaşında, giyimine pek meraklı, heybetli biri. Üzerinde gri bir takımın üstüne pembe mutfak önlüğü. Saçları muntazam toplanmış, ellerinde sarı eldivenler. Tertipli, ciddi bir hali vardı.
Şuleciğim! dedi Şefika Hanım, hemşirelere özgü, tatsız bir durumu sükûnetle açıklayan bir sesle. Erken gelmişsin. Rahatsız mısın?
Burada ne oluyor? Şule hâlâ yerinden kıpırdamamıştı.
Telaş etme, dedi Şefika eldivenin birini, sonra ötekini usulca çıkardı, katladı. Sizin için uğraşıyorum. Senin ve Yusufun rahatı için. Gel otur anlatayım.
Ayakta dinliyorum, anlatın.
Şefika Hanım bir an gözlerini sıktı. Her dediğinin can kulağıyla dinlenmesine alışkın bir insanın hareketi bu. Eski başhemşire. Yirmi üç yıl sağlık ocağında, Bakırköyde çalıştı. Herkes onu dinlerdi.
Peki, dedi eliyle mutfağa geç işareti yaptı. Ne olur içeri gir, çay demledim.
Çay istemem. Kutularda ne var?
Şefika Hanım başkasının mızmızlıklarından yorulan birinin iç çekişiyle konuştu.
Tabak çanak, tencere tava. Kristalleri ayrı balonluya sardım, merak etme. Yemek tabaklarını bırakıyoruz, kalanlara lazım olur.
Şule tam cümleyi duydu: “Kalanlara bırakıyoruz.” O kelime, bir hamlede, karnının ortasında bir yere saplandı.
Kalanlar kim?
Kiracı buldum, dedi Şefika Hanım, iyi haber verir gibi. Genç bir aile. Kız evde çocukla, adam inşaatta çalışıyor. Yüz yüze konuştum, içim rahat. Cuma günü taşınacaklar.
Cuma dediğin, üç gün sonra.
Üç gün, evet. Ön ödemeyi aldım zaten. İlk ve son ayı peşin verdiler.
Şule yavaşça çantasını antredeki küçük konsola bıraktı. Montunu çıkardı, askıya astı. Her hareketi güç bela. Baş ağrısı yine aynı, elleri üşüyor, oysa içerisi sıcak.
Şefika Hanım, diye sonunda konuştu. Yusufla bunu konuştunuz mu?
Tabi ki konuştuk. Zaten üç ay önce siz sıkışınca ben önerdim: Kiraya verelim, siz bana gelin, para biriktirin. Makul bir çözüm.
Ama o zaman anlaşmamıştık, dedi Şule, başını iki yana sallıyordu. Ben istemiyorum demiştim.
Sen bir düşüneyim dedin, diye düzeltti kayınvalidesi.
Hayır, istemiyorum dedim. Yusuf ortamı germeyelim deyince ses etmedim. Sessizlik onay demek değil.
Şefika Hanım kollarını göğsünde kavuşturdu. O kadar tanıdıktı ki o hareket. Kararı kafasında tarttıysa, başkasına danışmaya bile gerek görmezdi.
Şule, sen akıllı kızsın. Muhasebecisin, hesap kitap işi sende. Hesaplayalım. Sizin kredi, aylık ne kadar çıkıyor?
O size kalmadı.
Şule…
Hayır, dedi Şule, sesi şaşırtıcı biçimde sakin. Ailemin parası, ailemin işi.
Uzun bir sessizlik. Bir tek mutfak penceresinden, Bağcılardan gelen hafif tramvay sesi dolduruyor evi.
Elbette fikrin olabilir, dedi Şefika Hanım, sesi iyiden iyiye sertleşmişti. Ama aile demek sadece sen değilsin. Yusuf da dahil ve o kabul etti.
Ben Yusufu arayacağım, dedi Şule ve telefonunu çıkardı.
**
Yusuf üçüncü çağrıda açtı telefonu. Fabrika sesi, arka planda uğultılar vardı.
Şule, hayırdır, erken geldin?
Yusuf, annen bizim evi topluyor. Kiracı bulmuş. Cuma günü taşınıyorlarmış.
Kısa bir duraksama. Bir, iki kalp atışı süresi.
Şule, kendim söyleyecektim…
Biliyor muydun?
Dün akşam aradı, buldum dedi. Sizin konuşmanızı beklemiştim…
Yusuf. Ben eve dönüyorum, kutular dolu. Haberim yok! Bu normal mi?
Şule, üzgünsün biliyorum ama…
Eve gel.
Altıda toplantım var…
Yusuf. Eve, şimdi.
Saat beş buçukta geldi. Şule o arada soğuk bir çayla mutfakta oturuyordu. Şefika Hanım salonda, sedefli tabaklarını yeni vitrinin içine diziyordu. Onları geçen yıl Bakırköyden getirdiğiyle övünerek. “Sıcacık olsun diye”.
Yusuf uzun boylu, sarışın, eskiden çok gülümseyen yüzünde artık yorgun ve biraz suçlu bir ifade var. O da bir fabrikada, işinde proje mühendisi. Metrobüs trafiğinde, Akşemsettinden gidip geliyor. Şule bunu biliyordu, yorgunluk payı verirdi hep. Bugün vermiyordu.
Şule, dedi kapıdan girince.
Otur.
Karşısına geçti. Şule bardağını aldı, geri bıraktı.
Açıkla bana. Evin sahibi olmadan nasıl kararlar alınır?
Hayır, karar alınmadı, araya girerken biraz umutlandı gibi. Annem sadece önerdi, ben siz konuşur musunuz diye düşünmüştüm…
Konuştuk. Tencerelerimizi topluyor. Bu mudur “sadece”?
Şule, içinde olduğumuz durumu biliyorsun…
Açıkla.
Ben yemekhane primi kaybettim, bir buçuk ay önce. O günden beri eksideyiz. Kredisi, faturası, marketi… Araba kredim var. Geçinemiyoruz, Şule.
Şule dinliyordu. Doğruydu, maddi olarak kemeri sıkmışlardı. Fakat sorun büyütülecek kadar değildi. O kendi iş yerinde, “Asya Mali”de, sabit maaşla çalıyor, idare ediyorlardı.
Ben başka giderleri kısmayı önerdim, dedi. Yılbaşını pas geçelim dedim, spor salonunu donduralım dedim. Yetmez miydi?
Evet.
Annem yetmez diyor.
Peki, sen?
Sustu. O suskunluk her şeyden daha çok söylüyordu.
Yusuf, dedi Şule masaya biraz daha yaklaşıp. Bu ev kimin?
Ya Şule
Kimin dedim.
Üzerinde senin adın var, evet, ama biz aileyiz…
“Adım var” değil. Babamdan miras. Düğünden üç ay önce. Benim tapum. Yasal, resmi sahibim. Sen ya da annen kiraya veremezsiniz, iznim olmadan. Bunlar suç, biliyor musun?
Sanki ilk kez aklına geldiği hemen yüzünden anlaşıldı.
Şule, polislik mi yapacaksın şimdi…
Polislik ayrı, mesele şu: Sen annenin, olmayan bir şeye hükmetmesine izin veriyorsun. Ve susuyorsun. Neden?
Kapıdan ayak sesi geldi. Şefika Hanım, tam da beklediği gibi, mutfağa girdi.
Yusuf hoşgeldin, dedi kesin bir ifadeyle. Şuleyle konuş, anlat mantığını. Şu an anlamıyor.
Anne, bir dakika…
Yahu neyi bekleyeceğim? İnsanlar karar bekliyor, eğer hayır dersek başka yere tutacaklar. Daha iyisi bulunmaz.
Şefika Hanım, dedi Şule, son kez. Benim cevabım hayır. Kiraya vermeyeceğim. Evime taşınmayacağım. Son kararım.
Uzun uzun baktı, sonra oğluna döndü.
Yusuf?
Anne, belki de…
Ben üç gündür insanlarla uğraştım, onlara yarın evi göstereceğim dedim. Şimdi onun inadı yüzünden mahvediyorsun her şeyi?
Inadı değil, dedi Yusuf alçak sesle, Şule… anlat…
Şule kalktı, kupasını lavaboya koydu.
Kimseye ev gösterilmeyecek, dedi. Cuma kimse taşınmayacak. Şefika Hanım gelen olursa kendim anlatırım, neden olmadığını. İyi akşamlar.
Yatak odasına gitti, kapıyı arkadan çekip kapattı. Çat diye vurmadan, zorlamadan.
*
Gece berbattı. Yusuf geç geldi, onları aralıksız uzak köşelerde uyur gibi yatarken buldu. Şule onun nefesini dinledi. Sakin, gibi. Belki numara yapıyor. Şule uyanık kaldı, kafası döndü.
Babası derdi ki: “Şuleciğim, bak baş edemediğin sıkıntıya uzaktan bak. Yakından hep daha zor görünür.”
Babasını dört yıl önce kaybetti. Onun ona bıraktığı bu ev asla bir mal değil, kalkan, sığınak gibiydi. Biriciği olduğunu bilirdi babası, çünkü annesi Tekirdağda yaşıyor, karısını, torununu, herkesi kaybetmekten korkuyordu.
“Sığınak” dedikleri, şimdi kutularda duruyordu.
Yok, durmuyordu. Kutular orada, doğru. Ama sığınak belgelerdeydi. Servisin gümüş renkli kitaplığında, klasik bir mavi dosyada. Şule onu evlenirken yanına aldı, hiç yerini değiştirmedi. Tapunun aslı, vekâlet, hepsi, resmi damgalarla, mühürlerle.
Şule o gece Şefika Hanımın illa ki ertesi gün kiracıları getireceğini biliyordu. Onun ağzından çıkan her şeyin arkasında durduğunu gördü yıllarca. Geri adım atmak yoktu onda.
Şule atmayı bilirdi.
Ama mantık görüyorsa atardı.
Bunda mantık yoktu.
Yusuf sessizce döndü, Şule sırtını dönmedi. İşte tam bu: birlikte bir sene, ortak elden yapılmış bir banyo tadilatı, ilk defa kurulmuş bir yılbaşı ağacı, bir kapının iki anahtarı…
Sevgi, zor günlerde yapılan seçimlerde belli olacaktı. Yusuf yanında yatıyor, susuyor. Bu ne demek? Bilmiyordu.
Korku, kutulardan büyüktü.
*
Sabah yedi. Zil sesiyle uyanmak gibi. Yusuf hâlâ uyuyordu. Şule mutfağa geçti, kahvesini demledi. Camda Mart ayının puslu, tuhaf kar taneleri. Esenler Martında kış bir başka kasvetlidir; kar yerlerde pis, asfalt ıslak, metro önü ağaçlar simsiyah.
Baş ağrısı geçmiş. Güzel.
Servisi açtı, mavi dosyayı aldı. Masanın üzerine koydu, belgeleri tek tek kontrol etti. Güncel tapu kaydı, net, mavi mühürlü. Babasının vasiyeti, noter onaylı devri, tarih: Şubat’ın 28i, geçen senenin. Mal sahibi: Şule Yıldırım Akıncı. Her şey yerinde.
Dosyayı yerine koydu.
Dokuzu çeyrek geçe Tekirdağdan annesi aradı. Şule önce açmadı, içi sıkıldı. Çünkü açarsa ses titrer, anlar diye korktu.
Kızım, iyi misin?
İyiyim anne.
Sanki sesin kötü…
Bir şey yok.
Kısa bir sessizlik.
Dün Yusuf aradı, dedi annesi. Kayınvalidenle bir sıkıntı var galiba dedi.
Şule gözlerini kapadı.
Seni mi aradı?
Evet, üzgündü. Sonra “Ne yapmalı” diye sordu.
Anne, onun tarafını belirlemesi gerek.
Şule, diye sustu bir süre. Çok iyi bir çocuk. Ama annesiyle öyle yaşamış ki, kolay değil birden bırakmak.
Farkındayım.
Sabrediyorsun mu?
Sabrediyorum.
Varsa bir şey, gelirim hemen.
Şulenin boğazı düğümlendi, yutkundu.
Gerek yok, iyiyim.
Tamam kızım. Unutma, o ev senin. Nokta.
Unutmam.
Telefonu kapattı. Yusuf on civarı çıktı odadan. Sessizce kahve yaptı. Şule camda, okur gibi bir kitapla bekledi.
Şule, dedi.
Dinliyorum.
Annem aradı. On iki gibi kiracılarla gelecekmiş, evi gösterecek.
Dün söylediklerini duydum.
Şule, bir görüşsen mi? Belki seversin insanları…
Şule döndü, pencereye arkasını verdi.
Yusuf. Şimdi, ben tanımadığım insanlara, bana danışmadan, benim evimi kiralayacaksın, öyle mi?
Sadece… annem çok uğraştı…
Sen kendini değil diyorsun, “annem uğraştı” diyorsun. Evi o mu verdirdi? O mu karar veriyor?
Yusuf fincanı koydu, alnını ovuşturdu.
Onu kırmadan ne yapsak diye düşünüyorum.
Peki, beni kırmak olur mu?
Cevap vermedi.
Şule kitabına gömüldü. Okuyamıyordu, ama elleri meşgul olsun istedi.
*
Saat on iki buçuk. Zil sesi. Şefika Hanımın aşağıdaki sesini, sonra apartman asansörünü duydu.
Yusuf balkon kapısında, dışarı bakıyor. Şule salonda. Mavi dosya vitrinde.
Zil tekrar.
Yusuf hamle yaptı kalkmaya.
Otur, dedi Şule.
Yusuf karışık bir yüzle Şuleye baktı. Karışık: kafa karışıklığı, biraz utanma, biraz minnet.
Zil bir kez daha.
Şule kalktı, açtı kapıyı.
Şefika Hanım bayramlıklarıyla, en iyi kabanıyla gelmişti. Arkasında genç bir çift. Adam montlu, kadın kırmızı şişme montlu. Ellerinden beş yaşında, ayılı bere takmış bir oğlan tutuyor. Çocuk, Şuleye bakıp gülümsüyor, ciddi ciddi.
Şuleciğim! Şefika Hanım önden içeri girdi. Buyrun, tanışın. Fırat’la Sevgi. Fırat inşaatta çalışıyor, Sevgi küçük Keremle evde.
Merhaba, dedi Sevgi, biraz mahcup. Habersiz geldik, kusura bakmayın.
Sorun değil, dedi Şule ciddi bir şekilde. Buyurun.
İçeri geçtiler. Çocuk hâlâ Şuleye duygusuz bakıyor.
Yusuf içeride mi? sordu Şefika Hanım.
Salonda.
Harika. Buyrun, Fırat Bey. Camlar çift cephe, çok ferah, metro hemen dibinde…
Anlata anlata evi gezdiriyor, kendi evi gibi. Her ayrıntıyı kendi kararı gibi sunuyor. Şule de peşlerinde.
Salonda Yusuf camda. Misafirlere başıyla selam verdi. Durduğu yere bakınca, içinin buruk olduğu belliydi.
Bakın şimdi, burası yirmi metre, yatak odası on sekiz, mutfak biraz küçük ama çok kullanışlı. Fırını geçen sene Şule aldı…
Fırat başıyla onayladı, Sevgi oğlunun elini sıkı tuttu. Şule, vitrine yöneldi.
Kira konusunda, dedi Şefika Hanım, geçen gün konuşmuştuk, beş bin beş yüz…
Bir dakika lütfen.
Şulenin sesi sakindi. Vitrini açtı, dosyayı aldı.
Herkes ona döndü.
Fırat Bey, Sevgi Hanım, size bir şey göstermek istiyorum, dedi.
Dosyayı açtı. İki sayfa çıkardı. Yana gidip uzattı.
Bu tapu fotokopisi. Bakın burada “mal sahibi” bölümü…
Sevgi okudu.
Şule Yıldırım Akıncı, dedi yavaşça.
Kızlık soyadım. Benim. Şule ikinci belgeyi aldı. Bu da babamın vekâletnamesi, noter kaşeli, iki yıl önce devrolundu. Resmî olarak ev bana ait. Kocamın hiçbir hakkı yok, kayınvalidem ev ile ilgisi yok.
Sevgi dosyaları eşine uzattı, Fırat baktı.
Şule, abartıyorsun, dedi Şefika Hanım.
Fırat Bey, hukuken evde kalmak için, ev sahibinin imzaladığı kontrat gerekir. Benim onayım olmadan yapılan anlaşma, izinsiz barınma sayılır. Bunu bilin isterim.
Fırat belgelerle bakışıp durdu.
Bilmiyorduk, dedi Sevgi. Bize, ev sahibi onay verdi dediler…
Ev sahibi karşınızda, dedi Şule. Kabul etmiyor.
Epey duraksama…
Öyleyse… Sağ olun, dediler. Kusura bakmayın.
Evrakı teslim ettiler. Şule aldı.
Bekleyin! dedi Şefika Hanım, sesi bir anda bambaşka bir tona çıktı. Bir yanlış anlaşılma var!
Şefika Hanım, dedi Yusuf.
Herkes ona baktı.
Cam önünde elleri ceplerinde. Annesine bakıyordu. Yüzü kararlıydı.
Anne, insanlar haklı. Gidiyorlar.
Şefika Hanım dondurucu bir sesle:
Sen şimdi bana karşı onu mu seçtin?
Doğru olanı seçtim.
Bu evde bir aile vardı, şimdi beni dışarı attınız…
Anne, bu Şulenin evi. Bunu daha önce söylemeliydim.
Sevgi oğlunu tuttu, Fırat da başıyla selam verdi, çıkıp gittiler.
Salonda üç kişi kaldı.
*
Uzun süre kimse konuşmadı. Şefika Hanım gözlerini kıstı, gözleri buz gibiydi.
Yusuf, ne yaptığının farkında mısın?
Farkındayım.
Onun tarafını tuttun.
Gerçeği tuttum.
Demek ben haksızım?
Bu konuda, evet, anne.
Ömrümü verdim ben size! İki işte çalışıp seni büyüttüm…
Biliyorum.
Biliyormuşsun! Kıymetimi anladın mı? Sadece rahatınız, konforunuz için uğraşıyorum!
Annem, ama bana sormadın.
Sormak? Ailede konuşulmaz mı!
Şefika Hanım, Şule yine dikkatlice: Aile içinde, evet, konuşulur. Ama tepeden inme değil.
Ben yardım ettim!
Biliyorum, iyiliğinden. Ama istenmeyen yardım, müdahaledir.
Artık Yusufla konuşmaya başladı, Şuleyle değil.
Hangimiz? dedi, Ben mi, o mu?
Şule, Yusufa baktı. O da annesine.
Gergin, perde seçtikleri salon biraz eğri kitaplık, o fotoğraf.
Yusuf annesine döndü.
Ben kalıyorum, dedi.
Annesi duymadı sandı.
Ne?
Ben buradayım, Şuleyle. Anne, seni seviyorum. Ama böyle davranamazsın.
Davranamaz mıyım?!
Davranamazsın. Habersiz eve gelemezsin. Başkasının eşyasını kutuya dolduramazsın. Kiracı ayarlayamazsın. Bunları daha önce söylemem lazımdı. Bu da bana ders olsun.
Şefika Hanım usulca kabanını giydi, çantasını aldı.
Yazık olacak, dedi sessizce, sadece kendi bildiği bir geleceği okur gibi.
Belki, dedi Yusuf. Ama olması gereken bu.
Çıkıp gitti. Bu sefer içeri daha gür bir sessizlik çöktü.
*
Salonda Aziz Yusuf camda, Şule rafta. Kutulardan biri, hala kenarda; öteki ikisi holde.
Dışarıda Martın rüzgarı.
Mavi dosya rafta; Şule kenara geçti, kanepeye oturdu. Yusuf az sonra gelip yanına yaklaşınca ikisi derin bir nefes aldı.
Şule, dedi Yusuf.
Şimdi değil, dedi Şule.
Kısa bir sessizlik, kitaplıktaki eski kitaplara bakıyorlar.
Annemi geri çeviremiyorum. Küçüklüğümden… Çok… Farkındasın. Ne zaman hatırını kırsam, saatlerce susar, bakar katlanamazdım. O yüzden çoğu zaman razı oldum.
Farkındayım, dedi Şule. Ama Yusuf, sen altı yaşında değilsin.
Evet. Ama bu doğru mu bilmiyorum Bugün doğru dedim ama annem…
Hep annen olur.
Kırılacak…
Evet. Zor olacak ama, dedikleri doğru.
Başını salladı. Sonra;
Şimdi ne olacak?
Bilmiyorum, dedi Şule, dürüstçe. Artık konuşmamız gerek masraflar, borçlar… Yalnız aramızda.
Annem?
O ayrı mesele. Sonra.
Kızgın mısın?
Şule düşündü, doğru cevabı bulmak için değil, gerçekten ne hissettiğini anlamaya çalışarak.
Artık sadece yorgunum, dedi. Sabah sinirliydim. Şimdi yok.
Şule, ben
Yusuf. Bugün doğru olanı yaptın. Ne olursa olsun. Ama bir günle bitmiyor bu mesele. Anladın mı?
Anladığını bakışından gördü.
Evet.
Güzel.
Tekrar kitaplığa bakıp, kutulara göz gezdirdi.
Hadi kutuları açalım? dedi.
Açalım.
*
Sessizce kutuları açtılar. Şule gazetelere sarılı tencereleri rafa yerleştirdi, Yusuf balonluya sarılı kadehleri dikkatle çıkardı.
Ev hâlâ “Sevgi” parfümü kokuyor. O koku kolay çıkmıyor. Şule pencereyi açtı, içeri mart ayı rüzgarı doldu.
Ayılı bereli oğlan çoktan, eve dönüyordu; belki otobüs camından yağmur izliyordu. Bilmezdi, biraz önce başka birisinin hayatının ortasından geçtiğini.
Şule, annesinin sözlerini düşündü. “Otuz yıl annesiyle yaşamış adam hemen değişmez.” Evet. Bugün Yusuf ilk kez “hayır” dedi.
Fakat hep böyle kolay olmayacaktı.
Bu başlangıçtı.
Son tencereyi yerine koydu, gazeteyi topladı, çöpe attı.
Kahve ister misin? dedi Yusuf.
Yapar mısın.
Mutfakta kahveyi hazırlarken, Şule pencerenin önünden beyaz çerçevedeki fotoğrafı aldı. Hafif şaşkın, henüz yeni, taze gülümsüyorlar. Biri istemediği tonda bir elbise, öteki akşam boyu çıkardığı bir kravat.
Bir yıl geçmiş.
Çerçeveyi yerine bıraktı.
Mutfaktan kahve kokusu geldi. Güzel, tanıdık bir koku.
Şule mutfağa geçti, Yusuf iki kahveyi masaya koydu.
Dışarıda hâlâ fırtına vardı.
Kahvelerini sessizce içtiler. Bu, boğuk ama samimi bir sessizlikti. Söylenecek çok şey vardı, henüz sırası gelmemişti ama orada, arka planda bekliyordu. Şule, ellerinin sabahki soğukluğu gibi net hissediyordu bunu.
Bazen söze gerek yoktu.
Şimdi kahve önemliydi. Açık pencere, yan odada eğri kitaplık, vitrinde mavi dosya…
*
İnsan ister ki her şey geride kalsın, “her şeye rağmen bitti” deyip noktayı koysun. Ama Şule beş yıldır “Asya Mali”de çalışıyor, bilir: Hesap bazen hemen tutmaz. Hatalı bir kalemi bulmak günler alır.
Ailede de öyle.
Şefika Hanım arayacak. Belki yarın, belki birazdan. O, küsmeyi bilen ama kopmayı bilmeyen bir kadındı; küsüyor, bekliyor, biri gelir mi diye bakıyor.
Yusuf arada kalacak, bu da apayrı bir gerçek.
Borçlar, kayıp prim, kredi hâlâ aynı…
Büyük bir konuşma onları bekliyor. Bugün belki bir kapı açıldı. Belki.
Emin değil.
Yusuf bardağını bıraktı.
Şule?
Efendim.
Düşünmeden, ben doğru konuşamadığımda gitmedin, böylece hallettik. İyi ki gitmedin.
Şule gözlerinin içine baktı.
Başka türlüsü olmazdı, dedi sade bir sesle. Burası benim evim.
Yusuf başını salladı.
Bizim, dedi.
Şule bir süre sustu.
Evet, dedi yavaşça. Bizim.
Dışarıda mart karı dinmişti, gökyüzü hafif aydınlandı.
Şule bardağını aldı. Kahvesi soğumuştu. Yine de sonuna kadar içti.




