Kuşçuk
Vildan! Neden bu kadar oyalandın? Bak, hâlâ seni bekliyorum! Otursana! dedi Nezihe, Vildan Hanımın komşusu, bankta yerini değiştire değiştire, daha rahatça oturmaya çalışarak.
Eee, bu akşam ne güzel! Eve tıkılıp ne yapacaksın ki? Evde sadece televizyon var, bir de Minnoş, kedisi… Sıkıcı! Oysa bahçede bahar coşkusu var! Daha nisan ayı olmasına rağmen öyle bir ısıttı ki hava. Hatta şu pencerenin önünde, Nezihenin rahmetli eşi Cemilin diktiği kiraz ağacı da çiçeğe durmuş. Hem hemen altında, yine Cemilin yaptığı banka geçen hafta bir güzel cila çekti Nezihe. Şimdi yepyeni gibi duruyor, adeta Hadi oturun, dedikoduya başlayın! diye bekliyor. Komşular sırayla üzerine kurulacak, o eski kadın muhabbeti başlayacak: çocuklar, hastalıklar, hayat ve aşk…
Kadınlar başka ne konuşacak ki? Halbuki birbirlerini elli yıldır tanırlar, her şeylerini bilirler; yine de illa ki yeni bir şey çıkar, muhabbet sürerken. Çünkü çocuklar büyür, dertler artar, aşk zaten Aşk ne kadar çok olsa da hep az gelir insana. Hep başkasının anlattığı sevgiden bekler insan biraz teselli. Kendi yüreği çorak ve suskun bile olsa, başkasında hala varsa, demek sevgi tükenmemiş bu dünyada. Hâlâ var, hâlâ ışıltısı ve sıcağıyla hayat veriyor…
Herkes ona Nezihe Teyze derdi mahallede, ama asıl adı Nezihe Emineydi. Komşusu Vildanı ise, kendini bildi bileli tanırdı. Yarım asırdan fazla, aynı apartmanın aynı katında geçmiş ömürleri. Çocukluklarında anneleri kapıları kilitlemezdi, sürekli komşuya gidip gelirler zaten, ne gerek var kilide? Bilsinler, ya birinde ya diğerinde çocuklar oynuyor. Zamanla tabii, aileler de kilitlerini hatırladı özellikle Nezihe ve Vildanın “uğurlu kuş” macerasından sonra.
O zamanlar altı yaşındalardı.
Neziheye babaanne konuk gelmişti. O da iki kıza hayatın sırrını anlattı: “Mutluluğun kuşunu yakalayıp yanında tutarsan, hayat kolay geçer, her şeyin de yolu olur.” Kızlar hayatı tam anlamasa da, bu konuşmadan herkesi mutlu etmenin yolunu unutmadılar.
Kim istemez ki, annesi babası kavga etmesin, dostça yaşasın? Gel de bul şu kuşu! Nezihe güvenle, kuşun nerede yaşadığını bildiğini söyledi; hatta tam bitişik apartmandaki o huysuz amcada! Bazen balkonuna çıkarırdı. Renkli mi renkli, koca bir kuş! Tuhaf bağıran cinsten… Ama bu kadar sıradışı olanı hayvanat bahçesinde bile yoktu. Demek ki hayatın kuşu oydu.
Hazırlığa giriştiler. Nezihe’nin balkonunda, eskiden tavşan beslemek için kullandıkları eski bir kafes buldular. Kuşu nereye koyacaksın sonuçta? Hep elimde tutamam ki, ellerim yorulur, mutluluğu yakaladıktan sonra dondurma bile tutamam! Yanlarına biraz ekmek ve bisküvi aldılar. Ne sever bu kuş bilinmez. Vildan, düşündü taşındı, bir de en sevdiği şekeri ekledi. Kim bilir, belki kuş en çok şeker seviyor, ayıp olmasın!
Tabii aceleye gerek yoktu, iş ciddi! Nezihenin babaannesi ziyareti bitince, yaz için onu yanına alacağını sözüyle döndü köyüne. Anne babalar da o yıl birlikte yaz tatili planladı. İki aile, arabaya çocukları atıp kurdukları karavanla Egenin yolunu tutacaktı. Sahil şehri burunlarının dibinde, bir-iki saatlik yol sadece. Kaldıkları köy evi eski de olsa çok güzeldi, bahçeli, salıncaklıydı. Deniz desen, karşıda pırıl pırıl…
Nezihe dört gözle bu yolculuğu bekliyordu; babaannesine kavuşmak için de sabırsızdı.
Ama bir yandan da Vildana üzülüyordu. Onun hiç babaannesi, anneannesi yoktu! İnsan babaannesiz büyür mü? Kim rahatça şımartacak, gizlice harçlık verecek? Kim tabaklar yıkanmamış, çamaşırlar yığılmış diye kısa masallar uydurmayıp, upuzun masallar anlatacak? Kim şapkasını en güzelinden örecek?
Şu kuşu bulursak, diyordu Nezihe kendi kendine, Vildanın bir babaannesi de olacaktır elbet! Belki benimkiyle köylü çıkarlar da, her yaz ayrılmayız. Belki, uğruna uğraşmaya değer!
Denize gitmelerine bir gün kala, annelerine arkadaşa oyun oynamaya gidiyoruz deyip evden çıktılar. Kapıyı çekip, birbirlerine göz kırpıp alt kata indiler.
Mahallelerini geçti, bitişik apartmana vardılar. İşte o gri, sıkıcı blok… Kuşun yaşadığı yer.
Bahçede in-cin top oynuyordu. Sıcak, kimse yok etrafta.
Baş başa bakıştılar. Şimdi nasıl bulacaklardı bu kuşu? Soracak kimse de yoktu Vildanın kaşları düştü, burnunu büzdü, neredeyse ağlayacak. Oysa Nezihe böyle kolay teslim olmazdı. Gerekirse sorar buluruz! deyip Vildanın elinden çekiştirdi. Kuşu bulamazlarsa dondurma, yeni puantiyeli elbiseler, hayal ettikleri aile huzuru hepten yalan olurdu!
Neden bu kuş bu kadar yaramaz? diye düşünüyorlardı. Madem bu hayat kuşu, neden apartmandaki ağaca konmuyor? Neden saklanıyor? Haksızlık bu!
Nezihe hamlesini yaptı: Ev ev gezip soralım! dedi.
Ev saymakla bitmez. Zil yetmedi, kapılara yumruk atmaya başladılar.
Mutluluğun kuşu hangi dairede oturuyor?
Yetişkinler ne garip! Basit bir soruya şöyle cevap vereceklerine, kızıp el-kol yapıyorlar, hatta döverim diyenler var! Yeşil kapılı, tuhaf saplı dairenin kadınını asla unutmamışlardı; ona bir daha asla gitmeyecekti, oranın kuşu yoktu kesin.
Ama şans yüzlerine bir dairede güldü. Kapıyı açan, onlardan biraz büyük bir çocuk, omuz silkerek:
Buyurun girin!
Kuş yoktu ama, öyle farklı şeyler vardı ki, Nezihe ve Vildan zamanın nasıl geçtiğini unuttular. Duvarlarda korkunç maskeler asılı, kocaman deniz kabuğu, gerçek gibi kalyon maketi Matruşka gibi denizciler direklere dizili!
Babamla yaptık. Adı Mübarek Nezihe.
Benim adıma! dedi Nezihe, parmağını yelkenine dokundurup sevinçle.
Adın Nezihe mi? Anneme benziyor.
Annen nerede?
İşte. Az sonra gelir. Siz niye yalnız gezdiniz? Kızmazlar mı size?
İşte o an, kızlar hatırladı: Kuşu, evi, yemek vakti… Eve çağırıldıklarını, olası ceza köşesini…
Vildan, kaçalım!
Nezihe, kafesi bile unutarak, arkadaşı Vildanı sürükleyip kapıya koştu.
Durun! Oğlan yanlarına yetişmişti. Alın bunları!
Kuş tüyleri o kadar güzeldi ki, kızlar hayretle nefes kesildi, ellerini uzatmaya çekindiler.
Bu ne?
Tavus kuşu tüyü! Annem hayvanat bahçesinde çalışıyor. Buyurun!
Kızlar, o büyülü tüyleri elden alınca eve doğru uçar gibi koştular.
Ama evde fırtına vardı!
Anneleri mahallenin dört bir yanında ağlayarak kendilerini çağırıyordu. Babalar endişe ile apartman önünde sigara… Polis bile gelmişti, yerinizden ayrılmayın! demişti.
Kızlar gelince, Vildanın annesi dizlerinin üstüne çöktü, derin bir Oh! çekti, ağladı.
Sonrası Gözyaşı, öpücük, hatta ceza… Neyse ki velilerin cezalandıracak fazla vakti kalmamıştı.
Bir iki gün sonra, yazlık evin bahçesindeki salıncaklarda oturmuş, yerlerinde duramıyorlardı. Fısıldaşıyorlardı:
Biliyor musun Vildan, bize kuş falan gerek yokmuş!
Neden?
Çünkü babaanne derdi ki, asıl mutluluk, birinin seni sevmesidir.
Eee?
Bak! Bizi sevmeseler böyle ağlarlar mıydı kaybolduğumuzda? Sence?
Evet
Yani zaten şanslıymışız!
Bilmem ki…
Ben biliyorum!
Ana-babalar peki?
Onlar mı? Şu iki günde bir kez tartışmadılar. Demek ki, isterlerse kavga etmiyorlar. Kuşun da faydası yok böyle işlere!
Doğru…
O yaz, çocukluklarının en güzel anısı oldu her ikisinin de.
Nezihe Hanım, ömrüne bakıp hayatta en çok bu anları paylaşacak birinin olmasına sevinirdi. Çünkü hafıza iki kişiye emanet edilince daha az yorulur insan.
Vildan hafızası çok daha güçlüydü. Hep daha sakin. Nezihe çocuk gibi heyecanlı, hiperaktif. Bir oraya bir buraya… Vildan ise, önce oturup düşünür, sonra yavaş adımlarla, kafasında her detayı tekrarlayarak ilerlerdi. Aceleyle hareket edenleri hep güldürürsün, derler ya… Onun için dün ne yaşandıysa, bugün gibi tazeydi.
Gün geldi, Nezihe evleneceği adamla tesadüfen, aylarca konuşup ne olduğunu anlamadan dostluk kurdu. Günün birinde evine ilk kez gitti:
Mübarek Nezihe…
Maketi görünce, o eski çocukluğunu hatırladı. On üç yaşındaydılar sanki, figürlere dokunmaya çekiniyor, bozarım diye korkuyordu.
Düğünden sonra, yıllarca sakladığı tüyü kitabından çıkarıp eşine uzattı:
Hatırladın mı?
Adam hatırlamak için çabalamadığına kahkahalarla güldü.
Sonra… Otuz yıla yayılan bir evlilik mutluluğu. Kaygılar, koşuşturmacalar… Kızlarının ilk adımları, sonra oğulları… Hastalık gelince Cemil, Neziheyi elinden tutup yanında tuttu, en iyi doktorları buldu, ta ki Nezihe sadece yanında oturan geleceği hisseder olana dek, endişesiyle kapının eşiğinde bekleyen her an yanlış adım atacak diye tedirgin. Sonunda bir gün vakit durdu, Nezihe nefes almayı unuttu sanki. Hayatı, havası Cemil ile birlikte kayboldu. Yanında yine Vildan vardı, onu silkeleyip kendine getirdi, sarıldı, bebek gibi avuttu:
Dayan, Nezihciğim! Çocukların sana muhtaç…
Ve Nezihe silkelendi, çünkü mutluluk hâlâ yanında bir yerlerdeydi. Eksik, yarım ama Cemilin ona emanet ettiği bir mutluluk… Çocuklar büyüse de ardı ardına bir anne kaybı kaldırılmaz. Anneleri onların destek noktası önce… Babaane de derdi ki:
Çocuk ile gökyüzü arasında biri duruyorsa, o çocuk yetim değildir! O çocuk bahtlıdır…
Doğruymuş! Demek ki ayakta kalmalı. Çocuklara, torunlara yaşama sevinci vermeli. Her ne kadar herkes şehirlerine dağılsa da, Vildan biliyor ki onu özleyen, ona ihtiyaç duyan biri var. Çantasını hazırlayıp hediyeler alıp oğlu-yaz, kızı-bahar, kimi davet etse hepsi seve seve kapısını çalar. Yazın torunlar gelir, ev panayır yerine döner. Yataklar dolup taşar, torunlar diz çöker, en büyüğü yanında, hikayeyi baştan bilir ama yine de büyük bir merakla dinler.
Ve yavaş yavaş huzur, neşe geri gelir. Ufacık bir tüy gibi beklersin, o üç tüye benzemez belki, ama en az onlar kadar beklenir… Herkesin hayatında böyle olmuyor. Ne dua ne arzu, bazılarına asla nasip olmuyor mutluluk. Vildan ile Nezihe ise biraz şanslıydı. O sihirli kuşu belki yakalayamadılar, ama mutluluğun ne demek olduğunu, daha çocukken idrak ettiler. Herkesin mutluluk algısı başka belki, ama onlarınki işte böyle, küçükken inşa edilip büyütülmüş. Torunların varlığıyla, sevdikleriyle… Gerisi gelir nasılsa, gayret varsa.
Vildan da gerçekten emek verdi. Oysa hiç çocuğu olmayabilirdi. Eşiyle sevgi dolu yaşadılar hep, apartmanın gözü gözüne değmeyen çiftiydiler. Komşular kocalarından şikayet eder, o ise susar. Çünkü ne derse desin, eşinden başka lafı olmazdı.
Gerçekten mutlu yaşadılar.
Nezihe başta inanamazdı böyle aşk olur dediğinde; sonra Cemille tanıştı, Vildanı da görerek bu sevginin gerçek olduğuna kanaat getirdi.
Ama elbette Vildanın da zorlukları vardı. Akrabadan geçilmiyordu Vildanın eşi Baranın tarafında. İki kaynı, yedi kayın; özellikle Baranın iki kız kardeşi… Vildanı bunaltıp durdular! Evlenirken uyum önemli elbet ama, bu kadarına da pes! Herkesin her şeye karışması sinirini bozuyordu.
İyi ki kayınvalidesi Meryem, çok iyi biriydi. Başından beri Vildanı sevdi, hiç incitmedi. Neden kızları biraz suratsız oldu, o da anlamadı. Oğlunu iyi yetiştirdi ama.
Meryem yumuşacık, kırılmaz bir kadındı. Herkesi kabul eder, kendini savunamaz, biraz ağlak; Vildan da ona anne demeye alıştı hep.
Bütün aile hep bir aradaydı.
Ortalık hâlâ karışıktı Meryem taşınınca… Baranın annesi, kendi evini satıp oğluna yakın apartmana taşındı. Baranın kızkardeşleri karşı çıktı. Oysa Meryem Vildan ile asla aynı evde kalmaya razı olmadı, komşu apartmandan ev aldı; çocukların rahatını bozmak istemediğini söyledi. Zaten Vildanın ve Baranın büyük planlarını o en iyi bileniydi, ama susup içinden bildi.
Bir zamanlar o da kocası tarafından ortada kalmıştı, üç çocukla… Vildan hep yanında oldu. Kadın kalbi kolay iyileşmez… Yıllar geçse de, ayrılık acısı geçmez. Bir de öğrendi ki, kocasının yeni bir aşkı varmış; hem de eski sevgisini hiç unutmadan, ne biçim iş dedirtecek cinsten. Sultan, bırak kendini!
Tabii ki Meryem çok eşliliği kabul etmedi; ama bu olaydan sonra kadının içi rahatladı. Teşekkür edip, kendi hayatını kurmaya başladı.
Vildan ve Barana çocuk sahibi olmasında en büyük destekçisi oldu Meryem. Hastaneden ayrılıp, doğumevinde işe başladı. Bir gün orada, kendilerine torun buldu.
Her şeyi birlikte planladılar. Yoksa başka akrabalardan nasıl saklayacaklardı? İki yıl neredeyse başka bir şehirde sır tutup, bir gün bebekle döndüler. Nereden, kimden, nasıl? dedikoduları çok oldu ama Vildan bu defa kimseye laf anlatmadı, sustu. Meryem’in sevgisiyle, dedikodular kesildi.
Kaynları anladı ama, anneden çekindikleri için Vildana pek de sataşamadılar.
Meryem, torununa anne şefkatiyle baktı, büyüttü. O olmasaydı Baranın ailesi asla bu çocuğu kabullenmezdi. Şimdi, yıllardır mutlu bir aileyle yaşıyorlardı.
Vildan yeniden hayatı buldu. Oğlu Poyraz subay oldu, sık sık atandı ama annesini hiç ihmal etmedi. Torunlarını yaz kış getirirdi.
Ama oğlunun evliliğinde de bir ayrı hikaye vardı. Poyraz, evine gelin değil, aynı zamanda bir çocuk getirdi. Gelini Sevim, ilk evliliğinden hamile kalınca terkedilmiş, oğlu Barışa babası en sonunda hakkından feragat edince Poyraz evlatlık aldı.
Vildan, Sevimle tanışınca oğlunu yana çekti, direkt iki yaşındaki torununu kucağına alıp:
Merhaba! Ben senin babaannenim, ister misin bisküvi? İstemiyorsun demek! Dur, ağacın altına bak, oraya dede hediyeler bırakmış! Emin ol! Kendi gözümle gördüm! Beraber arayalım mı?
Bir anneyi yumuşatmak için çok şey gerekmiyor aslında. Yeter ki evladına sahip çık; sana tüm kalbiyle karşılık verir, seni kendi annesi gibi sever.
Artık Sevim de kızı gibi oldu, Barış başta olmak üzere bütün torunlar Vildanın biricik sevinci.
Vildan, ne zaman yazlığa gideceğiz? Artık havalar da ısındı! dedi Nezihe, başını kiraz ağacının çiçeklerine kaldırıp, akşama karışan pembeliğe bakarak.
Bu hafta gitsek iyi olur. Şu pencereler silinir, yola çıkarız.
Eyvah! Bu sene bayram erken, değil mi? Evde bir dolu iş var!
Evet. Benimkiler iki günlüğüne gelecek. Barış İstanbulda üniversiteye hazırlanıyor; hem bakacaklar hem sonrasında birkaç gün daha kalır. Küçükleri belki bırakıp giderler, kesin değil. Seninkiler ne yapıyor?
Benimkiler yaz da gelecek, okulları bitince. O zamana kadar bekle! Zaman geçmez ki…
Sadece bir buçuk ay!
Ama bana hiç geçmeyecek gibi
Hep öyledir işte, bir güzellik beklenirken zaman geçmek bilmez. Gelir geçer, akıp gider. Ama bil ki Nezihe, bir güzel an için her şeye değer O bir saniyelik sevinç hayatı güzelleştirir; anılarını boncuk boncuk dizer insan. Mutluluk öyle bir şey zaten. Az verilir ama, az olduğunu insan göremeyince az gelir.
Doğru! Peki, hatırlıyor musun o mutluluk kuşu arayışımızı?
Tabii hatırlıyorum! O mise başımı kaldıramamıştım hafta boyunca. Annem olayın ağırlığıyla, babamsa cezanın şiddetiyle başıma dokundu. Ama ne anlatıyorum sana; sen de yanımda aynı neşe içindeydin!
Haklısın! Ama Vildan, biliyor musun ki o gün aslında o kuşu yakaladık biz. O tüy hiç uçmadı yanımızdan. Her neye ağladıysak, kimilerinin hayalini dahi kuramadığı huzuru bulduk. Ailemiz, eşlerimiz, çocuklarımız, hele torunlarımız! Değil mi ki, mutluyuz biz?
Hem de nasıl! Bizim kuşumuz varsa minnet duyulur, yeter ki bir kez daha kanatlarını çırpsın, o sevdiklerimize de mutluluk getirsinNezihe hafifçe güldü, gözlerinde incecik bir ışıltı belirdi. Pencereden süzülen akşam serinliğiyle birlikte, iki dost yavaşça sustular. Kuş cıvıltıları arasında, rüzgârda dans eden kiraz çiçekleri onlara çocukluklarını fısıldadı. Vildan başını yana döndürüp usulca elini Nezihenin elinin üzerine koydu.
Bak, dedi, parmağıyla küçük bir serçeyi işaret ederek, mutluluk her şeye benziyor; bazen bir tüy, bazen bir gülümseme, bazen böyle sessizce yanında oturan bir dostun.
İkisi birlikte derin bir nefes aldılar, baharın kokusu ciğerlerine doldu. Hayat, türlü telaşlarıyla akıp gidiyordu; ama burada, bu eski bahçede, iki eski dost, birbirinin hafızası ve yoldaşı olarak hâlâ hayata meydan okuyorlardı. Yan yana, omuz omuza…
Birden çocuklardan fısıltılar işitildi; torunlar salıncakta, başlarına mor kurdeleler takıp mutluluk oyunu oynuyorlardı. En büyükleri, grasöf bir edayla ellerinde eski bir kafes sallıyor, Mutluluk kuşunu yakaladım! diye bağırdı. Diğerleri sevinçle etrafına toplanmış, kıkırdıyorlardı.
Nezihe ile Vildan göz göze geldiler, dudaklarında sabırlı, hayatı bilen bir tebessüm. O an, tüm dertler, kayıplar ve hasretler; çocuk seslerinde, kiraz çiçeklerinde ve o eski kafeste asılı bir tüyde eriyip gitti.
Ve içlerinden aynı şeyi geçirdiler: Belki bizim aradığımız kuş bir türlü yakalanmazdı; meğer mutluluk lekesiz, narin bir dostlukta, hayata karışmış çocuk gülüşlerinde ve geçmişin anısında gizliymiş.
O akşam güneş batarken, bahçede iki eski kadın sessizce oturdu. Rüzgârda bir tüy hafifçe uçuştu ve bir kiraz çiçeği Nezihenin dizine kondu. Vildan hafiften kıkırdadı.
Bak, dedi, belki de hayat boyunca yakalamaya çalıştığımız o kuş, hâlâ burada, tam yanımızda…
Nezihe başını salladı, huzurlu bir nefes verdi. Ağacın altında bir tüy daha döndü, yere kondu. Hayat devam etti; ama iki dostun mutluluğu, her bahar yeniden uyandı.
Ve o gece, bahçenin üstünü yıldızlar örterken, kiraz ağacının dallarında bir küçük serçe ötmeye başladı. Sanki anlatılan tüm anıları sahiplenir, geçmişin yükünü hafifçe silker gibi… Şehir sessizleşti, sokak lambaları tek tek yanarken, yaşanmış güzel anların sıcaklığı içlerinde hâlâ titrek bir tüy gibi parlıyordu.
Belki mutluluğun sırrı hep buydu: Birlikte büyüyüp yaşlanan anılar, ve bir ömür boyu elini bırakmayan bir dost…




