Kocam Eve Aynı Adam Olarak Dönmedi

Günlük 4 Ekim, Ankara

Ekmek aldın mı?

Bana o kadar tuhaf bir bakışla döndü ki sanki bambaşka bir dilde konuşmuşum gibi. Anlamamazlık değil ama, öyle bir boşluk, öyle bir bekleyiş… Hayatımızın olağan akışında hiç alışkın olmadığım, uzun, garip bir sessizlik vardı.

Ne ekmeği? dedi sonunda. Soru sormadı, sadece söyledi; düz ve özensiz bir tonla.

Normal, kepekli… Simidimden alıverirsin ya hani, hep oradan alırsın.

Market poşetini yere bıraktı, mutfağa şöyle bir göz gezdirdi, sanki ilk defa bu eve gelmiş gibi.

Uğramadım bu sefer.

Başımı salladım, döndüm ocaktaki çorbaya. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandım, Yorgundur, bir şey olmaz, dedim kendi kendime. Koca bir haftadır evde yoktu; İzmirde konferanstaydı, otel odası, yabancı yemekler, yabancı hava… Elbette yorgun olurdu.

Ama her dönüşünde ekmek alırdı. On yedi senedir, hangi şehirden, hangi yolculuktan dönerse dönsün, apartmanın köşesindeki Simidimden ekmeğimizi alırdı. Bu onun bir kuralı değildi, kutsal bir alışkanlığı da değildi; sadece eve dönüşünün bir parçasıydı.

Çorbayı karıştırmaya devam ettim, üstüne de konuşmadım.

Adı Alp. Benimkisi Esra. Ben elli sekiz, o altmış bir yaşında. Ankarada, Emekte iki odalı bir apartman dairesinde, kızımız Nazlının çocukluğundan beri yaşıyoruz. Nazlı büyüdü, İstanbula gitti, pazar günleri arar. Ben ilkokul kütüphanesinde çalışıyorum. Alp emekli olalı üç sene oldu ama hâlâ ek iş alıyor, yapı denetimi üzerine seminerler veriyor. Hayatımız sakin, rutin, yüksek sesle kavga bile yok. Bunu bilmek gerekliydi. Çünkü Alpin dönüşünden sonra başlayan değişimi açıklayacak hiçbir şey yoktu.

Akşam yemeğinde sessizdik. O yemeğini önüne bakarak yedi. Her zaman olurdu ya, ilk akşam, evde yapılan yemeği, yolculuktaki gariplikleri anlatırdı. Asansörü bozuk oteli, toplantı salonunu, evin yemeğini özlediğini… Hep anlatırdı.

İzmir nasıldı? diye sordum.

İyiydi.

Seminer iyi geçti mi?

Geçti.

Kaşığı bıraktım.

Alp, iyi misin?

Bakışında bir gariplik yoktu. Gözleri gri, biraz yorgun

İyiyim. Sadece yorgunum.

Masayı topladım. Odasına geçti, telefonuna gömüldü. Her şey normal gibi, hiçbir anormallik yok gibiydi. Oysa ekmek yoktu. O konuşkanlığı yoktu. Ve açıklayamadığım başka bir şey daha

İlk geceyi yorgunluğa verdim. İkinciyi de öyle.

Cuma sabahı ilk gerçek garipliği görmeye başladım.

Camın önünde kahve içiyordum, bahçeyi seyrediyordum. Duştan çıktı, mutfağa girdi, kendine su doldurdu. Sonra raftan bulgur kavanozunu aldı, kapağını açtı, kokladı, tekrar yerine koydu. Bir şey demedim. Ama Alp, bulguru hiç sevmezdi. İlk tanıştığımızda gülerek: Bulgur, hayatın en sıkıcı yemeği! derdi. Ben de hep başka şeyler pişirirdim. Ne pilav, ne makarna Bulgur yemezdi.

Şimdi ise kavanozu kokladı, sanki denemeye niyetli gibi.

Canın bulgur mu çekti? dedim, sesimde tuhaflık olmasın diye özenerek.

Yok, dedi ve odaya gitti.

Uzun süre kavanoza bakakaldım.

Cumartesi Nazlı aradı.

Babam döndü mü? dedi hemen.

Döndü, çarşamba günü.

Nasıl?

Bir an duraksadım.

Yoldan yorgun, ama iyi. Merak etme.

Tamam. Anne, ekimde geleceğiz, Aliyle iznimiz var.

Gelin tabii, çok sevinirim.

Ona hiçbir şey söylemedim. Ne deseydim ki? Baban ekmek almadı, bulguru kokladı mı? Komik bile bir dert değil gibi…

Ama içimde bir yerde, tarif edemediğim yerimde, her şeyin yolunda olmadığını biliyordum. Akıl yolu, mantık değil, başka bir şey… Belki de içgüdüydü.

Pazar günü yürüme teklif ettim. Bazen giderdik Atatürk Parkı’na, illa her hafta değil, ama sık sık. O oradaki bankı severdi, gölete bakardı, işletmeden ayran alırdık, sıradan küçük ritüeldi.

Parka gidelim mi? dedim.

Telefonuna bakıyordu.

Hangi park?

Atatürk Parkı. Hava güzel, yürürüz.

Düşündü. Garipti, çünkü hemen Tamam derdi, ya da Bir üstümü değişeyim. Şimdi düşündü.

Olur, dedi sonunda.

Yolda fazla konuşmadım, izledim onu. Çevreye bakıyordu, ama ne alışkanlıkla, ne keyifle; daha çok bilinmeyen bir yerde yolunu bulmaya çalışan birinin bakışıyla…

Park girişinde yaşlı bir adam, yanında bir cocker: simsiyah, tombiş.

Bak, Pamuk, dedim ben. Bizim dilimizde şaka gibi olurdu, mahallede eskiden Pamuk diye bir köpek vardı çünkü, adı hafızamızda öyle yer etmişti.

Alp köpeğe baktı. Sıfır tepki.

Pamuk, dedim yine, daha hafifçe.

Güzel köpekmiş, dedi. Nötr, kibar.

Biraz sonra kuşburnu çalısında oyalanıyormuş gibi durdum. Yüreğim fazla hızlı atıyordu. O Pamuku hatırlamıyordu. Ya da hatırlamıyor gibi yaptı… Peki, neden öyle yapsın ki?

Göletin başında işletme kapanmıştı, hiç oturmadığımız kadar fazla sessizlik oldu. Alp bankta oturdu, suya baktı.

Burası güzel yer, dedi.

Buraya hep geliriz.

Öyle mi?

Döndüm ona.

Alp. Buraya on yıldır geliyoruz.

Sakince başını salladı.

Öyledir. Ben sadece güzel olduğunu söyledim.

İçimde bir şey, sanki düğümlendi ve hiç açılmadı. O gece uzanırken anladım ki, o sadece Evet, hatırlıyorum demedi; Olabilir, dedi. Bilmediği, yeni öğrendiği bir şey gibi.

Gece uzun süre uyuyamadım. Yan yana yattık, nefes alışlarını dinledim. Yanımda ama yok gibi…

Akıl hastalığında böyle şeyler olurmuş, okumuştum: sevdiklerin birden değişirmiş, sanki yerine yeni biri konmuş gibi. Adı vardır, psikolojide bir şey… Ama Alpe ne olmuştu? İzmirde seminer, otel, sıradan bir yolculuk…

Gece üçte kalkıp su içtim, cam önüne geçip boş sokağı seyrettim. Dedim ki, bekleyeceğim. Belki geçer, belki anlatmak istemediği bir şey olur. Yaş kemale erdi, insanın başına her şey gelir.

Sabah, eski dostum Nurayı aradım. Kampüsten arkadaşım, şehrin öbür ucunda yaşar, sağlık ocağında çalışır; lafı dolandırmaz.

Nuray, sana gelebilir miyim?

Bir şey mi oldu?

Bilmem. Belki de olmadı. Sadece konuşmak istedim.

Beşe gel, evdeyim.

Nurayın evinde sabırla dinledi anlatımı: bulgur kavanozu, Pamuk, gölet başında Öyle mi? demeler, bütün detayları.

Esracığım, olur öyle, dedi sonunda. Depresyonun başlangıcı veya bir şeyler oluyor olabilir. İnsan unutkanlaşır yaş ilerleyince…

Ama o öyle değildir. Her şeyi benden iyi hatırlardı!

Yarın değişir, hiç belli olmaz. Üzme kendini.

İyi niyetliydi ama dönüşte aklım hâlâ bulgur kavanozundaydı. O minicik hareket içimde fırtına koparacak kadar tuhaf geldi.

Alp evdeydi; masada kağıtlarla uğraşıyordu. Gözünü kaldırmadan, Nerede kaldın? demeden çalışıyordu.

Nuraydaydım.

Hı hı.

Börek getirdim.

Kafasını kaldırdı, böreğe baktı.

Ne böreği?

Lahana. Senin favorin ya.

Lahanadan pek hoşlanmam.

Yavaşça torbayı masaya bıraktım.

Alp.

Efendim?

Çocukluğunda bayılırdın ya lahanalı böreğe. Annen hep yapardı.

Bana dosdoğru baktı.

Annem elmalı yapardı.

Sessizlik

Annesini çok iyi tanırdım; Fatma Hanım, biz evlenmeden önce vefat etti. Haftalarca evinde yemekler yemişliğim var. En meşhur böreği lahanalı ve yumurtalıydı. Daima öyleydi. Ve Alp bana hep anlatırdı bunu.

Anne Fatma hep lahana yapardı, dedim sessizce.

Belki de öyledir. Eski şeyler, dedi ve tekrar kağıtlarına döndü.

Odaya çekildim. Camdan dışarıyı seyrettim; sıradan, sonbahar bir cadde, bildiğimiz mahalle…

Bir ara telefondan Alpin ablasını aradım. Behiye abla, Kayseride yaşar. Alple araları çok iyi değildir ama iletişim kopmaz.

Esracığım! diyerek açtı telefonu sıcakça.

Behiye abla, annemin böreklerini hatırlıyor musun?

Ah, elbette! Lahanalı, yumurtalı… Her zaman öyleydi. Hayırdır?

Sadece aklıma geldi. Tarifini hatırlamak istedim.

Telefonu kapattım. Ayaklarım uyuşmuştu. Bir lahanalı börek yüzünden insan ne kadar çaresiz hissedebilirmiş…

Unutkanlık herhalde, dedim kendime. Belki de hafıza, belki yaş. Bir doktora götürmek lazım. Oturup konuşmak lazım, açık açık.

Akşam yemeğinde sordum:

Son zamanlarda başın ağrıyor mu?

Hayır.

Uykun iyi mi?

İyi.

Doktora gitmek istemez misin? Şöyle genel bir kontrol?

Çatalı bıraktı.

Niye?

Kan basıncına baktırmak lazımdı, uzun süredir gitmedin.

Tansiyonumu evde ölçüyorum. Fena değil.

Ben sadece endişeleniyorum, Alp.

Uzun uzun bana baktı. Adeta inceledi.

Bir şeyim yok. Bu kadarı yeter.

Çatalı aldı, yemeye devam etti. Konu kapanmıştı. Alp öyleydi; tek cümleyle konunun üstünü çizer, alışığımdım. Ama şimdi nasıl oturdu, nasıl çatal tuttu, nasıl oturdu bakışlarıma takılıyordu. Sırtını biraz daha kamburlaşıp mı tutuyordu? Hep sağ elini mi kullanırdı? Evet, sağlak…

Bulaşıkları toparladım, banyoda aynaya bakarken gördüğüm yüzüm yorgun ve hüzünlüydü. Kısa, boyanmamış saçlarım; kırışıklıklar… Alp, gençken senin göz kırışıkların gülme çizgisi derdi.

Kendi kendime, insenin abartıyorsun dedim. Sadece alışkanlık bozuldu, ondan korkuyorsun. Değişim doğal. Hele şu yaşta…

O gece uykumda huzursuzluk vardı. Gecenin ortasında, birdenbire, yanımda onun yokluğunun sessizliğiyle uyandım. Elimle yokladım, yatağı buz gibi buldum.

Kalktım, mutfağın lambası açıktı. Masada bloknotla kağıt dolduruyordu; Alp yıllardır el yazısıyla tek bir not bile yazmaz, bilgisayara alışıktı.

Alp?

Başını kaldırdı; korkmuş değildi, sakindi.

Uyuyamadım, dedi.

Ne yazıyorsun?

Öylesine… Düşünceler.

Görebilir miyim?

Kısa bir duraklama.

O bana özel…

Bakışlarını kaçırmadı. Hiç ısrar etmedim. On yedi yıl boyunca en mahremimizi paylaşırdık, evet, gizli dünyalarımız vardı ama bana hiç böyle tonla davranmazdı.

Tamam, dedim geri dönüp yatağa.

Birkaç dakika sonra mutfağın ışığı kapandı, geri geldi. Yanıma uzandı. Uyuyamadı uzun süre.

Sabah bloknot ortada yoktu.

Bir şekilde aradım. Açıklayamayacağım bir dürtüyle aradım. Çekmeceleri baktım. Yatak başı komodini… Hiç öyle yapmazdım. İçinde eski gözlük, bozuk para, eski cep telefon numaraları… Bloknot yok.

Demek yanında götürmüştü.

Gittim işime. Kütüphanede her şey dingin, sabit ve sakin. O gün öğle arası köşede otururken düşündüm: Bir insanın değiştiğini tam olarak neyle anlarsın? Birikmiş yaş, küçülen alışkanlıklar değil, ama gerçekten bambaşka biri olup olmadığını?..

Aklıma birden kelime geldi: psikolojik değişim. Okumuştum, yakını bambaşka birine döner. Belki yaş, belki sağlık, belki bir travma… Veya sadece hayat. Kırklardan, ellilerden sonra ilişkiler sürprizlidir. Çocuklar büyüdü, emeklilik yaklaştı, baş başa kaldınız mı, insan kendini bile tanımaz olur bazen…

Ama ben Alpi çok iyi tanırdım. Hiç şüphem yoktu.

O gün eve benden erken geldi. Mutfağın camında uzun uzun duruyordu.

Alp, ne yapıyorsun?

Bakınıyorum.

Neye bakıyorsun?

Sadece bakıyorum.

Başka birisi söylese garip gelmeyebilirdi, ama Alp böyle değildi. İş yapmadan, öylece durmazdı. Ancak düşünüyorsa, karalardı bir şeyler; boş boş bakmazdı.

Günün nasıl geçti?

İyi. Ders vardı, öğrenciler hep aynı.

Öğrencilerden memnun musun?

Hı hı.

Geçtim tavuk yapmak için ocağa. Arkası dönük sordum:

İzmiri anlat, dedim. Nasıl geçti? Hangi oteldeydin, nereye gittin, kimlerle görüştün

Durdu. Cevap vermeden önce. Sonra:

Otelde kaldım. Seminer üniversitenin salonundaydı. Bir site gezildi inşaat açısından, o kadar.

İnsanlar kimdi? Belediyeden gelenler, okuldan tanıdıklar?

Vardı.

Kim peki?

Sessizlik. Döndüm, yüzüne baktım. Gözleri başka yere takılmıştı.

Bizim teknikten iki kişi. Başka şehirden de gelen oldu.

Levent hocan vardı mı?

Levent Hoca, Alpin üç yıldır beraber çalıştığı bölüm başkanı. Alpten çok dinlemişimdir; birlikte balığa gitmişlerdi.

Levent mi? Yoktu.

Her seminerde olurdu halbuki.

Bu sefer yoktu.

Döndüm, Belki de gerçekten yoktu, dedim.

Gece Alp uyuyunca Leventin eşine mesaj attım. Günaydın. Levent Bey İzmirden sağ salim geldi mi?

Cevap kısa sürdü: Levent bu hafta İzmirde değildi. Çağırmadılar, bütün hafta evdeydi. Siz neden sordunuz?

Kafam dağılmış, afedersiniz, dedim mesajla. Yastık altına telefonu bırakıp karanlıkta kaldım.

O bana açıkça yalan mı söylüyordu? Yoksa gerçekten hatırlamıyor muydu? Belki kavga ettiler, söylemek istemiyor… Belki Alp İzmirde bile değildi…

Yok bu paranoya. Ama aklıma bir kere düştü, gitmedi.

Çarşamba bahaneyle perde almaya gitmeyi teklif ettim. EvDekor Ankaranın meşhur bir perdeci ve tekstil mağazasıdır. Arada uğrardık, Alp bayılmaz ama sonrasında karşı fırından poğaça alırdık, bu da küçük ritüelimizdi.

Gitsek mi bugün perde bakmaya?

Ne için?

Eskiler yıprandı.

Omuz silkti.

Tamam.

Mağazada özellikle oyalandım, sürekli fikrini sordum, kaçamak cevaplar aldı. Çıkışta,

Şu köşeden poğaça alalım mı?

Nereden?

Şişko Fırından, hemen burada ya hani!

Baktı.

Hatırlamıyorum öyle bir fırın.

Gülümsedim. Kasmadan, alışıldık bir açıklıkla davrandım.

Bak göstereceğim.

Köşeyi döndük, Şişko Fırın sapsarı tabelasıyla duruyor. Yirmi yıldır orada.

İşte, bak.

Uzun uzun tabelaya bakarken bir an durdu.

Ha demek şurasıymış, hiç fark etmemiştim.

Poğaçamızı aldık. Ben ondan gözümü ayırmadım. Normalce yedi, bana üşüyor musun? diye sordu. Her şey normaldi. Sadece o tabelaya bakışındaki uzun sessizlik…

Alp, dedim usulca, Beni hatırlıyor musun?

Yüzüme döndü, hayretle baktı.

Nasıl yani? Sen Esrasın, eşimsin.

Biliyorum, ben Esrayım. Bizim geçmişimizi soruyorum. Beraberliğimizi.

Ne oldu ki Esra?

Son günlerde çok değiştin.

Herkes değişir…

Bunu iki gün önce ben kendi kendime aynen düşündüm. Sen duysan Kişi asla değişmez derdin hep.

Sandviçini bitirip, Belki ben de değişiyorumdur, dedi sonunda.

Eve dönerken troleybüste pencereden dışarı bakarken düşündüm: Yakınını yabancı gibi hissedince bu korku sadece hayal değil. Bunun adı var. Ve çoğu zaman insanlar konuşmamayı seçiyor.

Ertesi sabah işteyken Alpin çalışma odasına girdim. İçimde istenmeyen bir merak Masanın çekmecesini açtım.

Bloknot.

Sayfalarını çevirdim, başı boş, ortasından düzenli, titiz bir el yazısıyla notlar… Alpin el yazısı değildir, çok iyi bilirim. Alp karman çorman, doktorvari yazar. Bunlar sıkı, düzenli, neredeyse mükemmel harflerle.

Okudum.

Listeler Sanki beni, hayatımı dışarıdan öğrenmeye çalışan biri yazmış gibi: Esra. Eşi. 58 yaşında. Okul kütüphanesi. Kız: Nazlı, İstanbulda. Kahveyi şekersiz sever. Perde değiştirmek istiyor. Arkadaşı Nuray, sağlık ocağı. Sonra: Lahanalı börek. Pazarları Atatürk Parkı. Cocker: Pamuk, şaka adı. Sonra: Anne: Fatma. Lahana mı elma mı. Sorulacak.

Nefes alamadım.

Sanki bir yabancı, hayatımın ayrıntılarını öğrenmiş, listelemiş. Bilgileri ezberliyor gibi.

Bloknotu yerine koydum. Mutfağa gidip iki bardak su içtim.

Aklımda tek soru: Bu adam kim?

Bir haftadır evimde, göründüğü gibi Alp. Ama aynı Alp mi?

İşe gitmedim, hastayım dedim. Koltukta düşüncelere gömüldüm.

Durumu açıklamaya çalıştım. Hafıza bozukluğu olabilir, belki bir travma, anı kaybı, kendine yaşam haritası çıkarıyor olabilir… Belki gerçekten öyle.

Ama el yazısı tutmadı. Alpin yazısı böyle olamazdı.

Elbette el yazısı değişir, insan bazen sağlık sorunuyla değişebilir Ama felç geçirse konuşamaz, yürüyemezdi, hemen anlardım. Bu ince ince değişen, altı kapalı bir kayboluş…

Akşam saatinde Alp döndü. Yemek hazırlamış, evi topladıktan sonra masaya oturduk.

Yorulmuş musun? Okula gitmedin mi?

Başım ağrıdı, geçti.

Başını salladı, portföyünü bıraktı; ellerini yıkamaya gitti. Yemeği getirdim.

Masada otururken artık kaybolmuş birini izler gibiydim. Vücudu aynı, ama sanki ruhunda bir kırık vardı.

Alp, dedim.

Hı?

Bize dair bir anıyı anlatsana. Tanışmamızı mesela.

Başını kaldırdı, acele etmedi.

Ortak bir arkadaşın doğum gününde tanıştık. Sen mavi elbiseliydin.

Sessizce bekledim. Bu doğruydu; eski güzel bir anıydı, Eylül 1997.

Sonra birkaç defa daha görüştük. Sonra beraber olmaya başladık.

Durdu.

Sonrası işte…

Oysa sonrası işte değildi.

Evlilik teklifini yaptıktan sonra nereye gitmiştik Alp?

Esra…

Ne olur bir söyle.

Uzun süre sustu.

Hepsini hatırlamıyorum. Çok eskiden…

Her anını hatırlıyorum demiştin yirmi beşinci yılımızda. Tüm aile önünde anlatmıştın.

Esra… niye şimdi?

Israr etmedim. Tabakları kaldırdım.

Oysa birlikte Hacıbektaşa gitmiştik; o gün, bir minibüsle dere kenarına, sonra yolu şaşırıp o çamurlu patikadan geçerken Alp kucağında beni taşımıştı… Orada, o ağacın altında evlenme teklif etmişti. Defalarca anlatırdı. O Alpin en sevdiği hikayesiydi.

Bu Alp, bilmiyor.

Gece Nuraya uzun bir mesaj attım. Bloknotu, el yazısını, Hacıbektaşı, her şeyi anlattım.

Bir uzmana gitmelisin, diye yazdı Nuray. Hem onun için, hem senin. Yarın beni ara.

Telefonu yastık altına koydum. Alp, yanımda uyuyordu. Ben ise gerçek yokluğun ne demek olduğunu düşündüm.

Cuma sabahı karar verdim: Açık açık konuşacaktım. Bloknotu bulduğumu, ablasını aradığımı, Leventin eşinden de doğruladığımı anlatacaktım. Düşmanlık değil, gerçeği bilmek istiyordum.

Kalktığımda mutfakta idi. Çay bardağı ellerinde.

Alp, dedim.

Hı?

Konuşmamız gerek.

Döndü, uzun uzun baktı.

Biliyorum, dedi.

Donakaldım.

Ne biliyorsun?

Bir şeyler bildiğini. Odada olduğunu gördüm.

Sessizce sandalyeye oturdum.

Anlatmak zor, diye başladı.

Anlat.

Senin düşündüğün kadar kolay bir açıklaması yok. Ama biraz haklısın.

Yani?

Her şeyi hatırlamıyorum. Senin sandığın gibi değil. Büyük kısımlar, önemli şeyler…

Hacıbektaş, dedim.

Başını kaldırdı.

Neyi?

Oraya gitmiştik tekliften sonra. Bunu hatırlıyor musun?

Yüzünde bir şeyler değişti, ama az… Hayır, dedi.

Pamuku hatırlıyor musun?

Hayır.

Anneni?

Yüzünü hatırlıyorum. Sesi de. Ama ayrıntı yok.

Ona baktım, gözleri hâlâ aynı griydi.

Alp, ne zaman başladı bu?

Tam bilemiyorum. Yavaş yavaş.

Bana neden söylemedin?

Bilmiyordum nasıl anlatacağımı.

Notlar alıyordun, unutma diye.

Evet.

El yazın farklı.

Uzunca sustu, sonunda çayını bıraktı.

Evet, farkındayım.

Nasıl olur bu?

Cevap vermedi, sadece yüzünü yere indirdi. Bekledim.

Alp, bana bakar mısın?

Başını kaldırdı.

Sen Alp misin? Benim Alpim mi?

İlk defa bir acı, bir şaşkınlık, bambaşka bir his bakışına oturdu.

Esra, bu soruya nasıl cevap verilir bilmiyorum.

Dürüst mü bu?

Evet, en dürüst hali.

Dışarıda sonbahar yağmuru vardı, damlalar pencereye vuruyordu. Bir anda normal görünen hayata yabancılaşmak Zor.

Ne yapmamı istersin? dedim. Kime sorduğumu bilmeden.

Bilmiyorum, dedi ve sesi ilk defa kırıldı.

Mutfağa yürüdüm, kendime sade kahve koydum. Cam kenarına geçtim.

O arkadan yaklaştı.

Esra.

Evet?

Sadece sesini hatırlıyorum. Konuşma tonunu. Onu unutmuyorum.

Bu yetmiyor, dedim.

Evet, biliyorum.

Uzun bir sessizlik daha.

Zamana ihtiyacım var, dedim sonunda.

Tabii. Anlarım.

Arkamı döndürüp, ona baktım. Sanki söylemek istediklerini tutuyordu içinde.

Bir şey soracağım, dedim.

Buyur.

Burada olmak istiyor musun?

Biraz düşündü, yağmuru dinledi.

Evet, burada olmak istiyorum.

Uzun uzun ona baktım. Karşımda, bana bakan, biraz yorgun ama hâlâ alışıldık elleriyle çayını tutan bir adam

O zaman git, ekmek al, dedim. Kepekli. Simidimden, köşeden.

Başını salladı, ceketini aldı, kapıya gitti. Çıkmadan dönüp,

Esra.

Evet?

Hacıbektaş. Bir gün bana anlatır mısın?

Uzun uzun düşündüm.

Bakarız, dedim.

Çıktı, merdivenlere sürdü ayak sesleri. Dördüncü kat, yirmi basamak. Hep sayarım.

Yirmi.

Bahçeden çıktığını gördüm; yağmurda, ceketin yakasını kaldırmış yürüyordu. Sıradan bir insan gibi, sıradan bir Ankara sabahı.

Köşe başında Simidime döndü.

Kahvemi tuttum elimde, ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Sadece derin ve sessiz bir bekleyiş içindeydim.

Telefon titredi. Nuray aradı.

Nasılsın Esra?

Bilmiyorum.

Konuştunuz mu?

Evet.

Ne düşünüyorsun?

Köşede Alpi göremedim artık.

Nuray, sen hayatını hatırlamayan biriyle yaşayabilir miydin?

Durakladı.

Böyle mi söyledi sana?

Aşağı yukarı.

Esra, bu doktora işi. Gerçekten. Mutfakta çayla olmaz bu.

Biliyorum.

Ne yapacaksın?

Kahveyi pencereye koydum.

Henüz bilmiyorum. O ekmek almaya gitti.

Hangi ekmek?

Kepekli, Simidimden…

Kısa bir sessizlik.

Yani…

Her şey yolunda Nuray. Sonra konuşuruz.

Telefonu kapadım. Kahvemi içtim, biraz soğumuştu ama yine de güzeldi.

Yirmi basamak, hep sayarım.

Yirmi dakika sonra bina kapısı çarptı, sonra merdivenlerden tıkırtılar. Dördüncü kat, yirmi basamak.

Yerimden kıpırdamadım.

Anahtar döndü, kapı açıldı.

Bak, dedi kapıdan. Kepekli. Sonuncusunu aldım.

Arkamı döndüm. Yağmurdan sırılsıklam, ekmekle duruyordu.

Masaya koy, dedim.

Koydu.

Göz göze geldik.

Çay içer misin? dedim.

İçerim.

Çay koymaya başladım. Ceketini astı, sandalyeye oturdu. Sırtı bana dönüktü, mutfakta yine sessizliğe gömüldük. Fakat garip bir sıkıntı yoktu; daha çok alışılmadık bir kabulleniş.

Esra, dedi sonra yavaşça. Bana Hacıbektaşı anlatır mısın?

Çaydanlık ağır ağır fokurdamaya başladı. Sustum, soru havada asılı kaldı.

Şimdi değil, dedim. Belki sonra.

Peki.

Çay kaynadı.

Rate article
Lifequest
Kocam Eve Aynı Adam Olarak Dönmedi