Affet Beni, Oğlum

Affet beni, oğlum.

Türkiyenin arka sokaklarından birinde yaşanan bu hikâye, toplumun çoğu zaman huzursuzlukla baktığı eksik bir aileye ait. Melek adında genç bir kadın, henüz otuz dört yaşında, on dört yaşındaki oğlu Canı, yıllar önce ayrıldığı kocasından sonra yalnız başına büyütüyor, küçük bir muhasebe ofisinde çalışarak geçimini sağlıyor.

Son bir yılda hayatı tam anlamıyla kâbusa dönmüştü. Beşinci sınıfa kadar Canın karneleri hep iyiydi ama sonra dersleri düşüşe geçti. Artık notları üçlere kadar gerilemişti. Melekin tek dileği, Canın ortaokulu bitirmesi ve en azından bir meslek edinmesiydi.

Okuldan hiç eksik olmayan şikâyetler vardı; sınıf öğretmeni Meleki öğretmenler odasına çağırıp bütün öğretmenlerin yanında sert bir dille azarlar, Canın yaramazlıklarını bir bir sayardı. Eve döndüğünde derin bir çaresizlikle yürür, başına buyruk oğlunu hayata kazandırmak için ne yapsa sonuç vermezdi. Sitem ve nasihatleri Canın kulaklarından içeri girmiyor, çocuk başını öne eğmiş vaziyette hiçbir şey söylemeden dinliyor, ama değişmiyordu. Ev işlerine bulaşmıyor, ders çalışmıyordu.

O akşam da yorgun argın eve döndüğünde, yine etraf darmadağın Sabah işe gitmeden önce, Okuldan gelince evi topla, bak sakın unutma! demişti. Ocağa çaydanlığı koyarken, bitmeyen bir isteksizlikle toplama başladı. Toz alırken gözleri bir anda masanın üstünü taradı. Arkadaşlarının yıllar önce doğum günü hediyesi olarak verdiği tek değerli eşyası, kristal vazo yoktu! İçini korku sardı: Can alıp satmış mıydı yoksa?

Korkulu düşünceler beynini kemirdi. Daha dün oğlunu şüpheli tiplerle görmüştü. Kimdi onlar? diye sorduğunda Canın suratı asılmış, Senin işin değil! der gibi bakmıştı. Yanlış bir arkadaş grubu bunlar! dedi içindeki huzursuz ses. Allah korusun, onu bir şeylere mi zorladılar yoksa o da kötü alışkanlıklar mı edindi? Belki de… Dayanamayıp evden çıktı, apartman merdivenlerini bir solukta indi. Dışarıda hava kararmıştı, caddede birkaç kişi aceleyle yürüyordu.

Ama cevapsız sorularla yeniden eve döndü. Benim suçum! diye kendi kendini yedi. Bu ev ona çekilmez oldu! Her sabah sert sesle uyandırıyorum, akşamları bağırıp çağırıyorum. Oğlum, canımın içi… Nasıl bir anne oldum sana? Uzun süre oturup ağladı. Sonra kendini toplamaya çalıştı, sessizce evi toplamaya başladı. Buzdolabının arkasındayken, eski bir gazete buldu. Çekerken cam kırığı sesi geldi; gazeteye sarılıp saklanmış kristal vazodan kalma kırık parçaları buldu…

Kırmış… Sadece kırmış! diye mırıldandı, gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama bu defa sevinç gözyaşıydı bu. Demek ki Can sadece kazayla kırmış ve korkusundan saklamıştı. Şimdi eve de gelmiyordu, çünkü annesinden korkuyordu. Bir an tüm öfkesini hayal etti; çocuğun bir çocuğun yapacağı en yanlış anda bile annesinin şefkatini beklediğini anladı. Derin bir nefes aldı, akşam yemeği hazırlamaya başladı. Masayı güzelce kurdu, peçeteleri serdi, tabakları yerleştirdi.

Can gece yarısına doğru kapıdan içeri girdi; sessizce koridorda durdu. Melek koşup oğlunu sarıldı: Canım oğlum! Neredesin sen, ne çok bekledim seni! Üşüdün mü? Soğuk ellerini kendi avuçlarında ısıttı, yanağına bir öpücük kondurdu, Hadi, ellerini yıka. Sana en sevdiğin yemeği yaptım dedi. Can ne olduğunu anlamadan mutfağa geçti.

Melek arkasından seslendi: Yemek salonda hazır. Odaya geçtiğinde içerisi pırıl pırıldı, sofradaki düzen; tertemiz, sıcacık bir ortam Can çekinerek sandalyeye oturdu. Annesinin sevgi dolu sesiyle, Ye bakalım oğlum, dediğini duydu. O, en son ne zaman böyle hitap edildiğini unutmuştu. Başını eğdi, sofradaki hiçbir şeye dokunmadı.

Neden yemiyorsun, oğlum? dedi Melek.

Başını kaldırıp titrek bir sesle söyledi:
Vazoyu ben kırdım, anne.
Biliyorum, canım oğlum, diye cevapladı Melek. Hiç önemli değil. Her şey bir gün kırılır, tamam mı?

Birden Can başını masaya eğip ağlamaya başladı. Melek gidip onu kucakladı, ikisi de sessizce gözyaşı döktüler. Sonunda Can sakinleşince Melek kulağına fısıldadı:
Affer beni oğlum, sana hep bağırıyorum, seni kırıyorum. Çok zorlanıyorum oğlum, biliyor musun? Arkadaşların gibi giyinemediğini, eksik olduğunu görüyorum ama elimden bir şey gelmiyor, işten bitap düşüyorum, eve de çözülmemiş hesaplarla geliyorum. Kırdıysam, seni üzdüysem, özür dilerim. Bir daha asla sana kötü davranmayacağım.

Sessizce akşam yemeğini yiyip, usulca yatağa girdiler. Sabah Melek ilk defa oğlunu uyandırmak zorunda kalmadı. Can kendi kalktı. Okula uğurlarken, ilk defa, Dikkatli ol, bak eve geç kalma! demedi; onu yanağından öpüp, İyi dersler, akşama görüşürüz! dedi.

Akşam işten döndüğünde, evin yerleri silinmişti, Can mutfakta patates kızartması yapmış, yemek hazırlamıştı.

O günden sonra Melek, okulla ve notlarla ilgili Canla konuşmamaya yemin etti. Onun canı yanıyorsa, Melekin okula gitmekten bile çekindiği yerde nasıl hissetmesin ki çocuk? Bir gün Can, onuncu sınıfta da okumak istediğini söylediğinde, annesi hiç şüphe göstermedi. Sonra gizlice defterine baktığında, hiçbir zayıf not görmedi.

Ama Melekin hayatındaki en mutlu an, bir akşam yemeğinden sonra hesabını yaparken, Canın yanında sessizce oturması, Haydi ben de sana yardım edeyim anne, demesiydi. Bir saat sonra, Can başını annesinin omzuna yasladı. Melek donakaldı; oğlu küçükken yorgunluktan kucağında uyuyakalırdı hep. O anda Melek anladı ki oğlunu tekrar bulmuştu.

Rate article
Lifequest
Affet Beni, Oğlum