– Niye geldin buraya?
Feride kapının eşiğinde durmuştu, kıpırdamıyordu. Ellerini pervaza dayamış, sadece bir odayı değil, bir hayatı koruyormuş gibiydi.
– Merhaba Feride Hanım.
– Niye geldin dedim.
Zeynep hemen cevap vermedi. Eşiğe baktı, yıllar önce Taksim geçidinden kendisinin aldığı, mavi beyaz kenarlı küçük halıya. O halı hâlâ oradaydı, biraz eskimiş ama atılmamış.
– İçeri girebilir miyim?
Uzun bir bekleyiş oldu. Feride kımıldamadı. En sonunda kenara çekildi, sessizce mutfağa geçti. Sanki bu bir davetmiş gibi.
Zeynep içeri girdi, kapıyı kapattı. Antrede tanıdık bir koku vardı, ama eskisi gibi değil. Daha önce Gökhan’ın ceketinden gelen tütün kokusu olurdu burada, sol taraftaki askıya asılı halde. Şimdi ise yalnızca eski bir yün hırka ve örme bir bere vardı askıda.
Feride mutfakta demlik ile uğraşıyordu. Sanki misafirine çay ikram etmeye niyeti yokmuş gibi, elini oyalamak istiyordu.
– Camda ışığı gördüm, – dedi Zeynep. – Yoldan geçiyordum.
– Akşam onda mı?
– Otobüs gecikti. Durağa takıldım biraz.
Feride çaydanlığı yerine koyup arkasını döndü. Sanki uzun zamandır güvenmediği ama henüz tamamen kopmadığı biri gibi baktı Zeynep’e.
– Hadi çıkar üstünü, – dedi. – Gelmişsin madem.
Zeynep paltosunu sol askıya astı, berenin altına. Sonra düşündü, sağ askıya kaydırdı.
Masada karşılıklı oturdular. Feride çayı sessizce doldurdu, teklif etmeden. Önüne koydu fincanı, sormadan. Şekeri masaya çekti, gözünü bile kaldırmadan. Bunlar refleks hareketlerdi, misafir gelince vücut eskisi gibi otomatikleşiyor, zihniyse başka yerde direniyordu.
– Nasılsın? – dedi Zeynep.
– Bildiğin gibi. – Feride iki avucuyla kupasını kavradı. – Her zamanki gibi.
Zeynep ellerine baktı. Yaşıtları gibi, eklemleri belirgin, üzerinde birkaç kahverengi leke. Fakat kupayı fazla sıkarak tutuyordu, sanki iyiyim kelimesini bastırmak için.
– Konuşmak istedim, – dedi Zeynep.
– Ne hakkında?
– Biraz her şeyden.
– Evraklardan mı?
Zeynep tereddüt etti.
– Sadece onlardan değil.
Feride çaydan bir yudum içip kupayı yerine koydu; masaya hafifçe çarptı o ses, belki önemsiz, belki çok anlamlı.
– Evrak işini noter halleder diye söyledim sana.
– Biliyorum.
– O zaman niye tekrar ediyoruz bunları?
Bu bir soru değildi, Zeynep de cevaplamadı. Çayından bir yudum almak istedi, fazla sıcaktı, geri bıraktı.
Dışarıda ince bir yağmur, havada asılı kalmış gibi. Sokak lambası rüzgârda sallanıyor, gölgesi pervazda gidip geliyor.
Zeynep bu mutfağı çok iyi tanıyordu. Sol çekmecede naylon torba ipleri, eski piller, Gökhan atmazdı, belki lazım olur derdi. Lavabonun altında bir kova, o sadece boru damlatınca oraya konulur, her sonbahar boru azar azar akar. Buzdolabının arkasında bir boşluk, bir kere madeni lira yuvarlanmıştı, Zeyneple Gökhan ve Arda yarım saat oyalamıştı cetvelle çıkarmaya çalışırken, gülüşmüşlerdi.
Arda. Üç ay oldu.
– Sana erik reçeli getirdim, – dedi. – Poşette, kapının yanında, belki fark etmedin.
Feride antreye baktı, sonra tekrar masaya döndü.
– Gördüm.
– Erik reçelini hep sevmiştin.
– Sevmiştim… Severim.
Bu dil sürçmesinde acı bir doğruluk vardı. Feride, hangi zamanda yaşadığını bilmiyordu sanki.
Zeynep, bunun ne demek olduğunu az çok anlıyordu. Bazen cümle ortasında hâlâ onunla ilgili şimdiki zamanlı bir şey söyler, durur, sanki konuşmasa daha iyi olur gibi.
– Duydum, Aytene gitmek istiyormuşsun İzmire, – dedi Zeynep.
– Diyordum öyle… ama hâlâ buradayım.
– Niye hâlâ buradasın?
– İşte, – Feride boş elle bir hareket yaptı. – İşler güçler.
Zeynep baktı ona. İkisinin de bildiği gibi, herhangi iş yoktu. Bu ev vardı, yalnız bırakmak istemiyordu. Terk edip döndüğünde, ya ev boşsa korkusu. Belki de Aytenin ona acımasını istemez. Oysa acınmak, Feridenin boynuna takılan bir taş olurdu.
– Feride Hanım, – dedi Zeynep. Sesi daha kısık, daha ciddiydi. – Evraklar için gelmedim. Gerçekten.
– Gerçekten, – dedi Feride. Sanki ya inanıyor ya da sadece kelimeyi tekrar ediyordu.
– Bana kızgın olduğunu biliyorum.
– Kızgın değilim.
– Tamam…
– Ben sadece anlamıyorum, – dedi Feride; sesi birden canlandı, iradesiz bir açıklıkla. Nasıl oluyor bu? Altı ay geçti, sen ilerledin demek. Ben hâlâ buradayım.
Zeynep, yanlış düşünüyorsun demedi. Oturdu, sessiz kaldı.
– Seni gördüm ben, – dedi Feride. Komşu Lale gördü, bana söyledi. Sade Pastanesinde biriyleydin, ağustos ayında.
– O iş arkadaşım. Aynı projede çalışıyorduk.
– İş arkadaşın…
– Evet.
Feride kalkıp pencereye gitti. Yağmurla oynayan gölgeye baktı.
– Arda seni çok severdi, – dedi pencereye bakarak. – Belki sen hayal ettiğinden de fazla.
– Farkındaydım.
– Emin değilim.
Zeynep kupayı sımsıkı tuttu. İçinde, o sallanan gölge gibi, bir şey titredi. Fazla bir şey söylememek için sustu.
– Sen kötü biri değilsin, – dedi Feride. Hâlâ pencereye bakıyordu. – Bunu demiyorum. Sen gençsin, kırk iki yaşında, önünde hayat var. Ben altmış sekizim, oğlum vardı. Bir oğlum.
– Biliyorum.
– Artık yok. Sen gelip reçel bırakıyorsun.
Bu cümle zalim gibi duyulabilirdi, o kadar doğru olmamış olsaydı. Zeynep, bu acı doğruya minnet hissetti; nedenini açıklamak kolay değildi.
– Başka nasıl olur bilmiyorum, – dedi. – Sessiz olamıyorum ben. Bir şekilde gelmem, bir şey getirmem lazım. Boş elle gelseydim, daha kötü olurdu.
Feride döndü; tutkulu, incelercesine baktı.
– İçeri girmeden önce ağladın mı?
– Biraz.
– Merdivende mi?
– Evet.
Feridenin yüzünde bir perde aralandı, pek belli bile olmadan. Masaya dönüp oturdu.
– Mal gibi kadınlarız valla ikimiz de, – dedi.
Bu akşam ilk defa, hiçbir saklı anlamı yoktu sözlerinde.
Bir süre sustular. Dışarıdaki yağmur artık hışırtılıydı.
– Anlatsana, – dedi Zeynep. Vasiyet işinde seni ne kırdı? Bir avukat üzerinden değil, senin kelimelerinle anlat.
Feride hafifçe şaşırmış gibiydi. Sanki birinin direkt onu dinlemek istemesine alışık değildi.
– O ev, – dedi. – Onun evi. O evi Halil’le birlikte çalışa çalışa aldık. Sekiz yıl birikti, anca oldu. Arda gençti, hep kendi evi olsun istedik babasıyla. Orada yaşadın, onda da sıkıntı yok. Ama ev onundu, şimdi ise, kâğıtlarda…
– Kâğıda göre bana kalıyor, – dedi Zeynep.
– Evli değildiniz.
– Altı yıl birlikte yaşadık.
– Biliyorum. – Feride ellerini masaya bıraktı. Ama sanki… sanki onun isterdi ki birazcık da benim ilgim olsun. Böyle olsun istemezdi.
– Vasiyet yazdı, Feride Hanım. Kendi elleriyle.
– Biliyorum. – Duraksadı. – Belki doğru yaptı. Artık çözemedim. Önce kızgındım, şimdi kızgın değilim. Sadece kafam almıyor.
– Neyi?
– Niye bırakmıyorsun evi? Lalenin kızına Belki taşınırım, demişsin. Sana fazla geliyormuş tek başına. O zaman niye tutuyorsun?
Zeynep cevap vermedi, baktı.
– O zaman çok kötüydüm. Temmuzda… Henüz ne yapacağımı bilmiyorum.
– Satarsan, – diye başladı Feride.
– Satmam.
– Bir gün satacak olursan, – ısrar etti Feride. Önce bana söylersin değil mi? Yabancıya değil, bana?
İşte burasıydı mesele. Ev, tapu, para değildi. O değildi. Yabancı olmamak. Hâlâ iplik gibi bir bağ olmak. O kadının, oğlunun mutfağında yemek yiyen, başka türlü, anne gibi değil bir kadın ve onun elindeki tek iplik…
– Önce sana söylerim, – dedi Zeynep. – Söz veriyorum.
Feride başıyla ufak kesti. Biraz daha çay koydu kendine.
– Bugün bir şey yedin mi? – diye sordu.
– Sabah.
– Sabah… – Buzdolabını açtı, başka bir şey sormadı. – Şehriye çorbası yaptım. İçer misin?
– İçerim.
Çorbayı ısıtırken, Zeynep onun sırtına baktı. Düşündü; başka bir yaşantıda, başka türlü olabilirdiler. Birlikte yazlıkta kalabilir, bayramda bir araya gelebilir, habersiz telefon açabilirlerdi. Belki olmazdı. Belki yine böyle olurdu. Çok ayrı, biraz mesafeli, ama yabancı değil.
Çorba güzeldi. Basit, iddiasız. Havucu, soğanı, şehriyesi, biraz maydanoz. Misafir için değil, kendisine yapılan çorba gibiydi.
– Güzel olmuş, – dedi Zeynep.
– Abartma.
– Gerçekten güzel.
Feride sustu çorbasını içerken. Sonra, tabağından gözünü kaldırmadan:
– Hastanede seni sordu, biliyor musun?
Zeynep durdu.
– Ne?
– Nisanda gitmiştin konferansa. O hastaneye yattı, ben gidip geliyordum, sürekli Ne zaman dönecek? diyordu. Bugün mü?” Yok, yarın mı? Yok, ertesi gün mü?
Kaşığını tabağa bıraktı Zeynep.
– Haber gelir gelmez döndüm.
– Biliyorum. Feride ilk defa baktı gözlerinin içine. – Kızmak için söylemiyorum. Sadece anlatıyorum.
– Niye?
– Bil ki. Yalnız ben bilmeyeyim.
Öyle doğruydu ki. Zeynepin ağzında tuhaf bir kuruluk oldu. Kupanın çayı çoktan soğumuştu.
– Hiç korktuğunu söylemedi bana, – dedi. – Sakin olmasını, her şeyi kabul ettiğini sanıyordum. Yanında telaş olmasın istedim.
– O acıma lafını sevmezdi.
– Evet. Ben de öyle sandım.
– Belki de doğru yaptın. – Feride tabakları topladı. Belki de olmadı. Kim bilecek şimdi?
Bu kim bilecek şimdi havada asılı kaldı.
Tabakları beraber kaldırdılar, Feride yıkadı Zeynep kuruladı. Hiç söylemediler ama, ikisinin de aklından geçen aynıydı: Ne kadar sıradan.
Sonra tekrar masaya geçtiler. Feride dolaptan bisküvi getirdi. Kırığı döküğü, paketin dibinde kalan cinsten, köşe başındaki fırından alınan.
– Lale diyor ki, yaşlılar için kültür merkezinde suluboya kursu açılmış, gitsin diyor.
– Sen ister misin?
– Bilmiyorum. Komik geliyor.
– Niye komik olsun?
– Benim yaşımda…
– Tam zamanı, – dedi Zeynep. – Ciddi söylüyorum.
Feride hafifçe gülümsedi.
– Bak, sosyal hizmetçi gibi konuşuyorsun.
– Sen de yüz yaşındaymış gibi.
– Altmış sekiz.
– On değil.
Feride bir bisküvi kopardı, çiğnedi yavaş yavaş.
– Hayat boyu meşguldüm. Halil, sonra Arda, iş, sonra torun, olmadı. Öyle oturmayı bilmem ben. Suluboya, laf olsun diye gelen bir şey gibi.
– Belki öyleye ihtiyacın vardır.
– Kolay konuşmak.
– Konuşmak zor, – dedi Zeynep. Bana da zor bazen.
Feride baktı ona.
– Sen de kursa mı geleceksin?
– Hayır. Ama bana da lazım bir şey. İş var, arkadaş, her şey. Eve gelince, oturup onun gelip bir şeyler saçmalamasını, saçma bir laf edip her şeyin yerine oturduğunu hayal ediyorum.
Duraksama.
– Arda güzel saçmalardı, – dedi Feride.
– Güzel saçmalardı…
– Bir gün, Anne çocukken ben ceylanlar minik cağlar sanıyordum, dedi. Şu cağ ne, nereden bulmuş?
– Bana Filin Moğolcası zaan, komik çünkü havalı gibi, derdi.
Feride kıkırdadı. Kısa, şaşkın. Şimdi gülmesi tuhaftı.
– Allah’ım, nasıl buluyordu o lafları?
– Çok kitap okurdu.
– Küçüklükten beri. Beş yaşında kitapla.
– Yalovadaki yazlıkta fotoğrafı vardı. Sen anlatmıştın. Sırada kitapla, ötekiler oynarken.
– O yazlığı unutmam. Halil sabah akşam bahçede, Arda köşe başında kitap okurdu. O ne çocuk diyordum, sonra vazgeçtim.
– Ne okurdu o yaşta?
– Kaptanlar, deniz. Hiç görmedi deniz, on altı yaşına kadar. Sonra ilk kez ağzı açık kaldı. Halil dedi ki, Nasıl, beğendin mi? O da Kitaplarda daha büyük dedi.
Zeynep gülümsedi. Ardadan da aynı hikâyeyi kendi versiyonuyla dinlemişti. Hangisi gerçek, bilinmez. Belki de artık hikâyenin gerçekliği önemsiz.
– Sana Halili anlatırdı, – dedi Zeynep. – Çok özlüyordu.
Halil, Halil Kaptan, altı yıl önce ölmüştü, Ardayı göremeden. Hiç karşılaşmadılar.
– Evet, – dedi Feride. – Özlüyordu.
– Sen de özlüyorsun mu?
– Her gün. Alıştım, yine de. Alışmakla özlemek ayrı şey.
– Evet, – dedi Zeynep.
Bir süre tıkırtı ve gölgeler içinde kaldılar.
– Küçükken nasıldı, anlat, – dedi Zeynep. – Ben bilmiyorum. Çocukluğunu pek sevmez anlatmayı.
Feride biraz durdu.
– Niye?
– Bilmek istiyorum. Daha anlatan varken.
Biraz sert çıktı sesi, ama değiştirmedi. Çünkü doğruydu, gerçekti.
Feride bir müddet sessizce oturdu. Sonra kalktı, içeri gitti. Bir kutu çıkardı eski valizin üstünden, nadiren açılanlardan.
– Bunlar onun, – dedi. – Bir kısmı dağıttım, bir kısmı sakladım.
Kutu açıldı. İçinde defterler, küçük oyuncaklar, karalanmış kâğıtlar. Zeynep defterlerden birini açtı; acemi, kocaman harfli, titrek. Arda Kaptan, 2. sınıf.
– Allah’ım, – dedi hafifçe.
– Ben de öyle derim her seferinde, – dedi Feride.
Birlikte sayfa karıştırdılar. Feride anlattı, Zeynep dinledi: Nasıl kendi başına kafa üstü durduğunu öğrenmek istedi, bir hafta tepeyi mosmor gezdi. Babası istemedi diye eve kedi getirmesi, sonra babasının bile sevmesi, sonra kedinin iki yıl sonra gitmesi, Kendi hayatını seçti, hakkıdır, deyişi. On dört yaşında Yazılımcı olacağım, demesi, çünkü Yazılımcılar dışarı çıkmaz, terlikle çalışılır.
– Hep terlikle otururdu, – dedi Zeynep.
– Sözünü tuttu.
– Tuttu.
Saat gece yarısına gelmişti. Zeynep saate baktı.
– Ben kalkmalıyım. Son otobüs var şimdi.
– Kal burada, – dedi Feride. Hemen, biraz da telaşla. – Divanda yer hazırlarım.
– Çekinirim.
– Kimden?
Zeynep baktı. Feride, teklif ağzından bilinçsiz çıkmış gibi tavana bakıyordu.
– İyi, – dedi Zeynep. – Sağ ol.
Feride odayı hazırlarken, Zeynep kupaları yıkadı. Karşı pencerede kendi görüntüsüne, mutfağa bakıyordu. Üç ay önce hayal edemezdi bu akşamı: bu çorba, eski defterler, bu kal…
Yakınını kaybedince, kalanlarla kurulacak ilişkiyi anlatacak kelime yok. Avukatla değil, reçelle olmaz. Sadece gelmek, oturmak, beklemek gerek. Bir süre sonra bir şey belki çözülür içinde.
Ne olacağını bilmiyordu, ama bir şeyin değiştiğini hissetti o gece.
Oda, geçmişte Ardayla Ferideye geldiklerinde kaldıkları odaydı. O hafif çökmüş divan, kahverengi denen, alaturka battaniyesiyle. Tavanı izledi Zeynep.
Rafta kitaplar vardı, çoğunlukla Halilin, eski solmuş ciltler. Sakin Günler, Altın Buzağı, tarih kitapları. Aralarına sıkışmış ince bir kitap: Hiçbir Yerden Mektuplar, tanımadığı yazar. İlk sayfasını açtı; mavi tükenmezle, Ardanın el yazısı. Anneme doğum gününde. Yavaş oku. Seviyorum.
Zeynep kapağı kapatıp rafa koydu.
Uzun süre baktı yarı karanlıkta.
Odanın öte yanında, Feridenin yavaş adımları, döşeme gıcırtısı, musluk sesi. Hayat devam ediyordu, inatla.
Sabah Feride, mutfakta Zeynepe hiçbir şey sormadan sade yulaf lapası koydu. Yanına bir bardak portakal suyu. Dışarıda sırılsıklam bir Ekim sabahı, asfaltta ıslaklık, ağaçlar neredeyse çıplak.
– Kaçta işin var? – dedi Feride.
– On gibi. Yetişirim.
– Yetişirsin. Yakın zaten. – Kendi lapasını karıştırıyordu. – Metro ile mi?
– Evet.
– Üçüncü duraktı, hatırlarım.
– Hatırlıyorsun, – dedi Zeynep. Şaşırmıştı hafif.
– Arda derdi.
Zeynep tuzlu, yağlı lapa yedi. Sene olmuş, ilk defa. Çocukken annesi de hep tuzlu yapardı; sonra tatlıya alışmıştı. Şimdi tuzlu, bir şeyin geri gelişi gibi.
– Sana bir şey göstereyim, – dedi Feride. Çekmeceden bir zarf getirdi. – Bu Ardanın, askerlikten. Okuldan toplu eğitime gitmişlerdi, oradan bana yazmıştı. Sadece gör diye. Kalsın diyorum, fakat bil de.
Dört kat katlanmış bir mektup verdi Zeynepe. Zeynep açıp okudu, yavaş yavaş, raftaki o kitapta yazdığı gibi yavaş oku diyerek.
Arda, barakanın önünde sabah sisinin içinde duran yaşlı bir kavak ağacından söz etmiş. Dünya değişir, kavak durur, belki de insanın dayanağı budur. Evdeki sessizliğe, Feridenin böreğine olan hasretini yazmış. Oda sessizliğine özleminden dem vurmuş.
Bu, Zeynepin tanımadığı başka bir Ardaydı.
– Kopyalayabilir miyim? – dedi Zeynep. – Veya fotoğraf çekeyim, kendime.
Feride ona baktı.
– Al, – dedi. – Bundan sonra gerek yok bana.
– Senin hakkın.
– Zeynep. – İlk kez adını söyledi. – Senin olsun.
Zeynep mektubu zarfa koydu, çantasına yerleştirdi. Bir şey söylemeli miyim? diye düşündü, ama bulamadı ve aramadı.
Bulaşıkları beraber bitirdiler. Şimdi bu hareket, bir önceki gibi sadece fiziksel değildi; biraz uzlaştı, sanki.
– Aytene git, – dedi Zeynep. Ev burada kalır. Ayten seni bekliyordur bence.
– Geçen hafta aradı, – Feride itiraf etti. – Kırıldın bana, diyor.
– O yüzden git.
– Bakarız…
– Feride Hanım.
– Dedim ya, bakarız.
Zeynep havluyu askıya astı.
– Arada gelebilirim, eğer istersen. Sık sık değil, arada.
Feride ellerini kurulama havlusuna sardı, uzun uzun baktı lavaboya.
– Gel, – dedi en sonunda. – Yine çorba yaparım.
– Şehriye ile mi?
– Sen istersen bulgurlu.
– Şehriye iyi.
– Tamam.
Zeynep giyindi. Feride kapıya kadar uğurladı. Antrede paltoyu giydi, çantayı aldı, döndü.
– Gece için sağ ol tekrar.
– Bir şey değil. Hadi, işe geç kalma.
Zeynep tam çıkacakken durdu.
– O kitap… Ardanın sana aldığı. Okudun mu?
– Başladım. Yavaş okuyorum.
– Yavaş oku yazmıştı Arda.
– Gördüm. Demek ki biliyormuş beni.
Zeynep gülümsedi, kapıyı açtı.
– Hoşça kal.
– Hoşça kal, – dedi Feride.
Kapı kapandı. Zeynep, koridorda bir süre öylece durdu; içeride Feride, gitmesini bekliyor gibi, kilidi geciktirerek çevirdi.
Merdivenler rutubetli kokuyordu, biraz boya. İkinci kattaki ampul titreyip sönmüyordu bir türlü. Zeynep yavaş indi, demir korkuluğa tutunarak.
Dışarıda yine gri Ekim havası, insanlar işe gidiyor, bir yerlerde bir araç ötüyor, güvercinler kaldırımlarda dolaşıyor. Her şey sıradan, her şey tanıdık, ama hepsi bu geceden sonra başka bir anlama da sahip.
Zeynep metroya yürürken barışmanın bir anda, tek bir anla olmadığını düşündü. Bir yemekti bu. Eski defterler, bir gecelik misafirlik, bez havludaki eller, çantadaki o mektup.
Sonra ne olacağını bilmiyordu. Ferideyle ilişkileri hangi adı alacak, bilmiyordu. Ne kayınvalide, ne gelin, ne dost. Birbirine benzemez ama yabancı da olmayan iki kadın. Hatıra dışında ortak hiçbir şeyleri olmasa da, birbirlerinin en yakını ve en uzağı.
Çantasındaki zarfı akşam açmaya karar verdi. Akşam, evde, iyi bir ışıkta.
Metroda kendi durağına birkaç istasyon kala, telefondan Ferideye mesaj attı: Sağ salim geldim. Lapa için teşekkürler.
Cevabı yirmi dakika sonra geldi. Zeynep işteydi, soyunma odasındaydı.
Afiyet olsun. Reçel dolaba kaldırdım.
Zeynep okudu, telefonu kaldırdı, paltoyu çıkardı.
Ofisin koridorunda biri yüksek sesle kahkaha attı, tamamen ilgisiz bir sebepten. Pencereden gri, neredeyse beyaz bir gökyüzü görünüyordu. Belki akşam açar, düşündü Zeynep. Belki de açmaz. Ekim değişken bir ay.
Toplantıya gitti.
Üç gün sonra, cuma akşamı, Feride aradı. Zeynep tam akşam yemeğini ısıtıyordu. Üçüncüde açtı.
– Yarın Aytene gidiyorum, – dedi Feride, selam vermeden. – Cumartesi sabahı.
– İyi, – dedi Zeynep.
– On gün yokum.
– Tamam.
Kısa bir sessizlik.
– Rahatsız ettim mi?
– Hayır. Sevindim.
– Peki. – Feride sustu bir an. – Zeynep.
– Hı?
– Rafın üzerinde bıraktım. Yattığın odada. O kitabı da al yanında. Ardandı, ona da öyle olur.
Zeynep elinde kaşıkla durdu. Yemek fokurdamaya başlamıştı.
– Tamam, – dedi. – Alırım.
– Hadi ben hazırlanayım.
– Yolun açık olsun.
– Teşekkürler.
Bir an sustular. Gereksiz ses doldurma ihtiyacı yoktu, çünkü sessizlik zaten çok şey anlatıyordu.
– Hoşça kal, – dedi Feride.
– Hoşça kal.
Zeynep ocağı kısarak, kaşığı bıraktı. Pencereden bakınca dışarısı tamamen karanlık ve lambayla aydınlanmış.
Bir yerde İzmirde Ayten vardı, bekliyordu, belki sofraya ne koyacağını düşünüyordu. Bir yerde rafta, içinde yavaş oku” ve “seviyorum” yazan o kitap duruyordu. Bir yerde, mutfağın dolabında başkasının yaptığı erik reçeli.
Belki elde kalan şey buydu. Avukatın yazdığı tapu, imza değil. Boydan boya ev değil, belge değil. Erik reçeli, zarfta bir mektup, yanlış zamanda söylenmiş ama tam yerine oturan bir cümle.
Zeynep kaşığı aldı, çorbayı karıştırmaya devam etti.




