Oğlum evine nişanlısını getirdi. Onun yüzünü görüp adını duyar duymaz hemen polisi aradım… Sanki yer ayağımın altından kaydı—Onu tanıyordum. Hem de çok iyi tanıyordum.

Oğlum bir akşam eve nişanlısını getirdi. Onun yüzünü ve ismini ilk gördüğüm an, hemen polis merkezini aradım… Ayaklarımın altındaki toprak kaydı adeta. Onu tanıyordum. Hem de çok iyi tanıyordum. Hiçbir zaman böyle bir şey yapabileceğimi hayal etmemiştim…

Aradan aylar geçince, oğlumdaki değişikliği ilk üç ayda fark ettim. Evden daha çok çıkmaya, geceleri geç vakitlerde dönmeye, sebepsizce gülümsemeye başladı. Ama bir akşam yemekte utangaçça öksürüp, bir kız arkadaşı olduğunu açıkladığında, elimdeki kaşığı neredeyse düşürecektim. Ondan daha önce tek kelimeyle bahsetmemişti. Ne ismini, ne detaylarını duymuştuk. Fotoğrafı bile yoktu. Tam bir sır.

Üniversitenin yanındaki bir kafede tanıştık, dedi. Adı Şirin.

Bu isim sanki kulağıma bir fısıltı gibi geldi. Fakat o, gururla telaffuz ediyordu. Oğluma göre Şirin çok utangaçmış ve aile ortamlarında tedirgin oluyormuş. Bu beni biraz endişelendirse de, gençler büyüyor diyerek karışmamaya çalıştım. Fakat üç ay sonra, avuçlarımın içi terleyecek haberi getirdi: Ona evlenme teklif etmişti.

Eşimle ısrar ettik. “Bir gelsin, tanışalım,” dedik. Ben bütün gün mutfakta akşam yemeğini hazırladım; peçeteleri özenle katladım, eşim en güzel etlerle ilgilendi. Onu layıkıyla karşılamak istedik. Fakat içimde tarifsiz bir sıkıntı kıpırdanıyordu.

Kapı çalınca ve ikisi içeri girince zaman bir an yamuldu sanki. Oğlum bir çocuk gibi sevinçle parlıyordu. O ise… Şirin… kısa bir an için nefes almayı unuttum. Yüzünde fazlasıyla tanıdık bir şeyler vardı; eski, unutulmuş bir şarkının melodisi gibi içimi ürpertti. Adını söylediğinde ise, kafamdaki tüm parçalar yerli yerine oturdu; gecenin karanlığında birdenbire yanan lamba gibi.

Şirin, hadi gel, bodrumdaki şaraplardan birini seçelim, dedim sakin, ölçülü bir sesle.

Önde o gitsin diye yol verdim. Bodrumda hafif bir serinlik ve meşe fıçılarının kokusu karşıladı bizi. O içeri geçer geçmez, kapıyı hızla kapatıp anahtarla kilitledim. Ardından boğuk bir ses geldi.

Yukarı çıktım, eşimle oğlumun yüzü bembeyaz olmuştu.

Şimdi polisi arıyoruz, dedim. Çünkü anlatmam gereken şeyler var…

On yıl kadar önce, komşularımızın kızı olan bir genç kız kaybolmuştu. Adı Şirindi. Güzel, sessiz, koca gözlü bir kızdı. Sık sık bize gelirdi; bahçede bana yardım eder, oğlumla kahkahalar atardı. Daha önünde uzun bir hayat var sanırdım. Sonra bir gün aniden kayboldu. Eşyaları nehrin kenarında bulundu. Polis, bir kaza olduğunu söyledi ama ne cesedine ulaştılar ne de bir izine. Kaybolduğu gün, ona evimizin bodrumundan telefonla taksi çağırma izni vermiştim. O, Şirin’i son gören kişi bendim.

Yıllarca bu olay kafamı kurcaladı. Karşımda şimdi, birebir aynısı duruyordu. Aynı yüz, aynı gözler.

Baba, aklını kaçırdın! diye bağırdı oğlum. O, neden bahsettiğinden bile habersiz!

Ama içimde bir his vardı, beni hiç yanıltmayan o his…

Polisi çağırdık.

Polis gelene kadar Şirin bodrumda sessizce bekledi. Ne bir bağırış, ne bir kapıya vurma sesi… Kanımı donduran bir sessizlik.

Görevliler geldiğinde, onu yukarı çıkardılar. Herhangi bir feveran, isyan bekliyordum; fakat Şirin usulca, sanki her şeyi daha önceden bilirmişçesine yukarı çıktı.

On yıl önce kaybolan bir kıza benziyorsun, dedi polislerden biri.

Şirin hafifçe gülümsedi. Soğuk bir gülümseme.

Biliyorum, dedi.

Sorgu iki saat sürdü. Bizi eve gönderdiler. Ama daha bir saat geçmeden telaşla geri geldiler.

Kayıp, dedi polis. Odadan bir anda yok oldu. Kameralarda, içeri girdiği görüyor fakat odadan çıkışı yok. Sanki havaya karıştı…

Dünyam başımdan aşağı yıkıldı.

Günlerce evde huzur kalmadı. Oğlum bize küstü, kapıları çarptı; her şey için beni suçladı. Onu çok seviyordu ve gözlerinde, öfkeden çok, derin bir acı vardı.

Üçüncü gece, oğlum da kayboldu.

Evi, garajı, sokağı aradık; hiçbir iz bulamadık. Sonra, bir sabah eşim titreyen sesiyle beni bodruma çağırdı.

Şarap masasının üzerinde bir not vardı. Düzgün harflerle yazılmış bir not:

“Bizi aramayın. Elimden geldiğinde döneceğim. Şirin”

Notun yanında eski bir fotoğraf vardı; ben, oğlum ve yanında başka bir kız çocuğu. Gerçek Şirin. Bize, evi, aileyi gören gözlerle bakıyordu.

Fotoğraf burada yıllarca saklanmıştı. Ama kim bulup çıkarmıştı?

Bir hafta geçti. Sabah kapı çaldı. Kapıyı açınca oğlum karşımdaydı. Solgun, çökük yanaklı ve yorgun.

Baba, o insan değil, diye fısıldadı.

Donakaldım.

Devam etti:

On yıl önce Şirin kaybolduktan sonra, bazı insanlar onun bedenini bulmuşlar. Ama hâlâ hayattaymış… En azından beden fonksiyonları bambaşka çalışıyormuş. Bilim insanları gizli, özel bir proje Şirin’i farklı bir şekilde yaşatmayı denemişler. Yoğun bakım ya da klasik tıp değil, başka bir şey. Ona yapay bir beden inşa etmişler, bilincini koruyarak… Ama hafızası paramparça, gelip gidiyormuş.

Seni gördü ve her şeyi hatırladı, dedi oğlum. Fazlasıyla fazla…

Şirin isteyerek dönmüştü. On yıl önce bitmemiş olanı tamamlamak, sürekli unuttuğu son anı hatırlamak için. Bodrumu, son telefonunu, ona söylenen sözleri, nehre gitmeden önceki o anı…

Ürperdim.

Neydi hatırladığı? diye fısıldadım.

Oğlum ikinci bir not uzattı:

“Akşam bana, ‘Yalnız evine git,’ demiştin. Önemliydi. Güvendim. Sonrasıysa… sadece su.”

Elimi ağzıma kapadım. Çok iyi hatırlıyordum. O gün, babasını arabada bekliyor sanmıştım.

Bu bir hata olmuştu. Bir hayatı yok eden büyük bir hata.

Seni affetti, dedi oğlum. Ama kendini affetmediği için geri döndü.

Şimdi nerede? diye sordu eşim.

Oğlum başını salladı.

Nehre gitti. Her şeyin başladığı yere. Sonsuza kadar.

O akşam üçümüz nehrin kıyısına gittik. Sular usul usul, bulanık olarak akıyordu. Rüzgar soğuk sert bir serinlik getiriyordu. Elimi oğlumun omzuna koydum.

Ve uzaklarda, köprünün ucunda bir siluet gördük. O hiç oynatmadan, kaya gibi duruyordu. Bize döndü, elini kalbine koydu bir teşekkür işareti.

Ve bir dalganın gölgede kaybolması gibi eridi gitti.

Oğlum uzun süre sustu, sonra şöyle dedi:

Yarısı makineydi ama kalbi… en gerçek olandı.

Başımı eğdim. Sonunda anladım; benim suçum, polise ya da eşime değil, geçmişe karşıydı. Şirin, intikam almak için değil, hatırasını tamamlamak için dönmüştü.

O günden sonra bodrumumuz hep sessiz. Ama arada yanından geçerken, şarap şişelerinin camından ince bir çıngırdı duyuyorum; zar zor fark edilen bir fısıltı:

“Her şeyi hatırlıyorum. Sana hakkımı helal ettim.”

Ve bu, insanın duyabileceği en korkunç ve en sıcak şeydir.

Rate article
Lifequest
Oğlum evine nişanlısını getirdi. Onun yüzünü görüp adını duyar duymaz hemen polisi aradım… Sanki yer ayağımın altından kaydı—Onu tanıyordum. Hem de çok iyi tanıyordum.