Doktorlar on yıl boyunca milyarderi hayata döndürmek için mücadele etti Ve bir sabah, odaya fakir bir çocuk girdi ve kimsenin beklemediği bir şey yaptı
On yıl boyunca 701 numaralı odadaki adam hiç kıpırdamadı.
Cihazlar onun için nefes alıyordu. Monitörler yanıp sönüyordu. Tıp dünyasının en büyük isimleri, üç farklı kıtadan sırf onun için İstanbula geliyor, umutsuzca başlarını sallayarak sessizce ayrılıyorlardı.
Kapıdaki isim hâlâ saygı uyandırıyordu Selçuk Erdemli, Türkiyenin eski sanayi devi, vaktiyle ülkenin en zengin isimlerinden biri.
Ama komada güç ve servetin hiçbir anlamı yoktu.
Teşhis kuru birkaç kelimeyle özetleniyordu: kalıcı bitkisel hayat. Sese tepki yok. Acıya hiç cevap yok. Hayatında imparatorluklar kurmuş bir adamın, kapalı göz kapaklarının arkasında hâlâ hayatta olup olmadığına dair en küçük bir işaret yok.
Hâli, hastanenin neredeyse bir bölümünü finanse ediyordu. Bedeni ise hareketsiz yatıyordu.
On yıl sonra umut bile tükenmişti.
Doktorlar artık son evraklarını hazırlıyordu. Cihazları kapatmak için değil, nakil işlemleri için Huzurevine. Yoğun bakım olmadan. Bir daha “belki olur” demeden.
Tam da o sabah, Baran tesadüfen 701 numaralı odaya girdi.
Baran on bir yaşındaydı. İncecik, çoğu zaman ayakkabısız. Annesi geceleri hastanede temizlik yapıyordu; Baran da okuldan sonra onu beklemekten başka bir yere gidemiyordu. Hangi otomatların parayı “yuttuğunu” iyi bilirdi. Hangi hemşire ona gülümsediğini de.
Ve hangi odaların yasaklı olduğunu da öğrenmişti.
701 numara, işte onlardan biriydi.
Ama Baran, camın ardından bu adamı defalarca görmüştü. Borular. Kıpırtısızlık. Sessizlik. Ona göre bu, ne uykuya, ne de ölüme benziyordu.
Bu, sanki hapisti.
O gün, Beşiktaşı sular altında bırakan sağanağın sonrasında Baran, sırılsıklam halde geldi hastaneye. Elleri, dizleri, yüzü çamurdu. Güvenlik başka bir yerde vakit kaybetmişti. Ve odaya açılan kapı ilk defa kilitsizdi.
Baran içeri süzüldü.
Milyarder yine aynıydı solgun ten, çatlamış dudaklar, zamana mühürlenmiş gözler.
Baran birkaç dakika sessizce bakakaldı.
Benim babaannem de böyleydi, dedi kısık bir sesle. Kimse ona bir şey sormasa da Herkes artık duymadığını söyledi. Ama biliyorum, beni işitiyordu.
Yatağın yanındaki sandalyeye tırmandı.
Herkes sizin aranızda yokmuşsunuz gibi konuşuyor, diye fısıldadı Baran. Belki de çok yalnızsınızdır.
O anda, ne doktor, ne uzman, ne de bir akrabanın yapmadığı bir şey yaptı.
Cebine elini attı.
Yağmur kokulu, koyu renkli, ıslak bir toprak çıkardı.
Ve, dikkatlice, yavaşça Selçuk Erdemlinin yüzüne sürdü.
Yanaklarına. Alnına. Burun köprüsüne.
Kızmayın, diye mırıldandı Baran. Babaannem derdi ki; toprağın hafızası vardır. İnsanlar unutsa da o unutmaz.
O sırada bir hemşire içeri girdi ve donup kaldı.
SEN NE YAPIYORSUN?!…
Baran korkudan geri çekildi. Odaya anında güvenlik doluştu. Bağrışmalar yükseldi. Toprağa bulanmış elleriyle ağlamaya başladı, çıkaramadığı özürleri tekrar tekrar fısıldayarak odadan çıkarıldı.
Doktorlar öfkeliydi.
Hijyen kurallarına aykırıydı. Enfeksiyon riski. Dava açılabilirdi.
Hemen Selçuk Erdemlinin yüzünü temizlemeye koyuldular.
Ve tam o esnada, kardiyomonitördeki çizgiler değişti.
Keskin, bariz bir yükseliş.
Bir dakika dedi bir doktor. Gördünüz mü?
Bir daha, bir daha.
Selçukun parmakları kıpırdadı.
Oda sessizliğe gömüldü.
Acil testler yapıldı. Beyin aktiviteleri yeni, odaklı, ani ve anlamlıydı. Sanki bir yanıt vardı.
Birkaç saat sonra, on yıldır hiç belirtisi görülmeyen küçük işaretler belirdi.
Refleks hareketler.
Göz bebeklerinde hafif bir tepki.
Sese karşı zayıf ama ölçülebilir yanıtlar.
Üç gün sonra, Selçuk gözlerini açtı.
Sonrasında ona ne hatırladığını sordular, sesi titredi.
Yağmurun kokusunu duydum, dedi. Toprağı Babamın ellerini Eskiden yaşadığımız köyü, bambaşka birisiydim o zaman
Hastane günlerce Baranı aradı.
Başarı sağlanamadı önce.
Selçuk ısrar etti.
Sonunda Baran odaya getirildi, gözlerini kaldıramadı utancından.
Affedin, diye fısıldadı. Kötü bir şey yapmak istemedim.
Selçuk elini ona uzattı.
Bana hâlâ bir insan olduğumu hatırlattın, dedi yaşlı adam. Herkes benim sadece bir beden olduğumu düşündü. Bense senin yanında yeniden bu dünyaya ait olduğumu hissettim.
Selçuk, Baranın annesinin tüm borçlarını ödedi. Onun eğitim masraflarını karşıladı. Mahallelerine bir çocuk merkezi inşa ettirdi.
Ama biri ona hayatını neyin kurtardığını sorduğunda asla tıptı demedi.
Şunu söyledi:
Benim hâlâ burada olduğuma inanan çocuk ve başkalarının korktuğu o toprağa cesaretle dokunan elleri.
Ya Baran?
Hâlâ inanıyor.
Toprak bizi asla unutmaz.
Dünya unutsa bile.




