Eski kız arkadaşıma ait bazı eşyaları geri getirmek için geldim Ve annesi kapıyı zar zor üzerini örtmüş bir halde açtı.
Sadece eski sevgilimin eşyalarını bırakıp hemen gitmeyi planlıyordum. Ne kalmam gerekiyordu, ne de tek kelime konuşmam. Elimde karton kutuyla gelip sessizce ayrılacak bir adamdım sadece. Ama hayat, planlarını pek umursamaz. Adım Serkan Yüce. Otuz bir yaşındayım. İnşaat proje yönetimi yapıyorum. Üç hafta önce, Zeynep Yalçınla ilişkimi bitirdim.
Büyük bir kavga olmadı, bağırış çağırış yoktu. Sanki bir araba lastiğinden yavaşça hava sızıyor ve fark etmeden bir anda tümden iniyormuşsun gibi. Dört ay birlikteydik, kulağa kısa süre gibi geliyor ama iki insan birbirine uygun değilse, dört ay bazen dört yıl kadar uzun gelir. Aramızda kötü bir durum, kırgınlık yoktu; ama evimin köşesinde duran kutu, bana her sabah işlemem gereken bir hesap gibi göz kırpıyordu.
Zeynepe son iki haftada üç kez mesaj attım, gelip eşyalarını almaya niyetlendiğini söyledi ama hiçbir zaman da gelmedi. Sonunda, bir Perşembe akşamı iş çıkışı; hâlâ ayağımda iş botlarım, üzerimde tozlu gri tişörtümle kutuyu arabaya yerleştirip kırk dakikalık yolu Çekmeköye, annesinin evine sürdüm. Zeynep, eve taşınmak zorunda kalmıştı; bana orası geniş, sakin bir mahallede, güzel bahçesi olan bir yer demişti.
Aklımda; ellili yaşlarının ortasında gözlüklü, mutfakta börek yapan bir kadın vardı. Kapıyı bir kere çaldım. İçeride hafifçe yavaşlayan ayak sesleri duydum. Sonra kapı açıldı ve ben ne için geldiğimi bir an unuttum. Aynur Hanım karşımda, sadece kısa bir ipek sabahlık ile duruyordu. Saçları kızıl kumral, omuzlarına dağılmıştı; yeni duş almış gibi uçları nemliydi.
Ne utandı, ne sıkıldı. Sakin, ela gözleriyle bana baktı ve çok sade bir sesle, “Sen Serkan olmalısın,” dedi. Evet dedim, galiba dedim; tam olarak hangi kelimeyle cevap verdiğimden emin değilim. Gülümsedi, kapıyı biraz daha araladı ve Zeynepin alışverişe çıktığını, bir saat sonra burada olacağını söyledi. İstersem içeri girebileceğimi sordu.
Kutudaki eşyalarıma baktım, sonra ona. Makul yanım kutuyu kapının önüne bırakmamı, teşekkür edip gitmemi söylüyordu. Ama ben içeri girdim. Kapıyı kapattı ve arka koridora doğru kayboldu. Sanki bir yabancıyı sabahlıkla evine alması en doğal Perşembe hareketiymiş gibi rahattı. Antrede durup etrafa baktım. Evin sıcaklığı, sadece sıcaklık değil, yaşanmışlığı da hissettiriyordu.
Pencere önünde gerçek çiçekler vardı, oyuncak değil. Sehpanın yanında yarım bırakılmış bir yapboz, salonun duvarında iyice doldurulmuş bir kitaplık; o kadar çok kitap vardı ki, bazıları üst üste yerleştirilmişti, dikey kitaba yer kalmamıştı. Aynur Hanım geri geldiğinde, üzerinde açık renk bir keten gömlek, kolunu dirseğe kadar kıvırdığı bir kot pantolon vardı; saçlarını geriye toplamıştı.
O kadar kendinden emindi ki, ortamı olduğundan daha samimi yapıyordu. Elinde iki bardak limonlu soğuk çay vardı, sormadan birini bana verdi ve mutfak masasına başıyla işaret etti. “Otur,” dedi; kabalık değil, sadesi buydu. Masaya oturdum. Zeyneple ne kadar çıktığımızı sordu, dört ay dedim. Başını yavaşça onaylarcasına salladı, sanki o süre tam düşündüğü gibiymiş gibi.
Ben de dedim ki, Zeynep ona benim hakkımda ne kadar şey anlatmıştır? Aynur Hanım bardağına bakarak, Ayrılığın karşılıklı gerçekleştiğini ve kötü biri olmadığını bilmem yeter, dedi. Sonra başını kaldırdı. Ama gerisini kendim çözeceğim. Ne diyeceğimi bilemedim; lafa başka yerden girdim, salondaki yapbozu sordum. Bin parçaymış, Türkiye milli parklarının bir haritası, üç haftadır yapmaya çalışıyormuş çünkü bazı parçalar sürekli koltuğun arkasına kaçıyormuş.
Yapbozlarda iyi olduğumu söyledim. Kaşını hafifçe kaldırdı: “Pek sanmam,” dedi. Neden dedim, çünkü dedi, Yapbozda iyi olan adamlar bunu bu kadar erken söylemez, çağrılmayı bekler. Güldüm, hem de gerçek bir gülüştü, istemsiz çıkan cinsten. O da gülümsedi. Tam kırk beş dakika o mutfak masasında oturduk. Aynur Hanımın elli üç yaşında olduğunu öğrendim; sanki kahve siparişi verir gibi söyledi, bir anlam yüklemeden.
Yirmi yıllık bir evliliğin ardından iki yıl önce boşanmış, evlilik bittiği için kızgınlık değil, eski bir kitabın artık atlanmış bir bölümüymüş gibi konuşuyordu. Evin kendisinde kalmasını başarmış, geçen yıl küçük bir peyzaj danışmanlığı şirketi kurmuş. Eski Türkçe plaklara mezun, berbat aksiyon filmlerine bayılıyor ve mısır ekmeğinin gerçek tarifi konusunda bir hayli iddialı.
Kendi hayatımdan bahsettim, Kırklarelinde nasıl büyüdüğümden, inşaata nasıl tesadüfen bulaşıp çocukken bir yazlığımdaki iş sayesinde meslek sahibi olduğumdan; aslında hiç pişman olmadığım bir seçim. Gerçekten ilgilenerek dinledi; başıyla onaylamadı, lafın arasını doldurmadı; söylediklerimi bir kenara yazıyormuş gibi geri dönüp sordu. Kırk yedinci dakikada Zeynep aradı, market çok kalabalıkmış, bir buçuk saat daha yokmuş.
Aynur Hanım hiç abartmadan, Eğer açsan sana yemek ısıtırım, dedi. Rahatsız olmayayım, dedim. Mutfağımda oturup çayımı içiyorsun, iş işten geçti Serkan, dedi. Yemekte kaldım. Tavuk ve pilav yaptı, sade ama güzeldi; mutfak camından karanlık inerken, mahalle sessizleşirken aynı masada yedik.
Bir süre sonra dürüstçe söylemek gerekirse Zeynepi, kutuyu, eve dönüş yolunu düşünmeyi bırakmıştım. O sıcak mutfakta, bir saat önce tanıdığım bir kadınla gayet tuhaf biçimde rahattım. Zeynep arabayla eve döndüğünde, mutfakta hararetli şekilde otoyol mu şehir trafiği mi daha stresli diye tartışıyorduk. Aynur Hanım, Otoyolda herkes aynı yöne gidiyor, diyerek şehir trafiğini seçti.
Hâlâ bunu düşünüyordum; Zeynepin anahtarını kapıda duydum. Kapıdan girdi, kutuyu gördü, beni annesiyle mutfakta gördü, olduğu yerde kaldı. Önce kutuya, sonra annesine, sonra da lavabonun kenarındaki iki boş tabağa baktı: Beraber mi yemek yediniz? dedi. Evet, dedi Aynur Hanım, gayet sakin; Aç mısın? Zeynep market poşetlerini usulca yere koydu, kafasında taşları oturtmaya çalışıyordu.
“Serkan, ne kadar oldu burada?” Saatime baktım. İki saat on bir dakika. Tabii bunu sesli söylemedim, “Biraz önce geldim,” dedim sadece. Zeynep uzun bakışlar attı. Annesine baktı, bana baktı, onların arasında geçen, benim tam anlamadığım, öyle bakışmalar yaşandı ki sadece anneler ve kızları yıllar boyu paylaşır. Sonra bana sanılırken bir anlık bir farklılık oldu yüzünde.
Öfke, kıskançlık değildi; daha sessiz bir şeydi. Poşetlerini alıp mutfağa geçti, bir kelime etmeden. Kalktım Yemek için sağ ol, dedim Aynur Hanıma. Kapıya kadar geçip duvara yaslandı, ellerini göğsünde birleştirdi, Hiç sorun değil, dedi. Bahçeye çıktım. Temmuz serinliği, rüzgarsız havada, üstümde verandanın lambası bir iki kez titredi.
Başımı kaldırıp duy kabının gevşek durduğunu fark ettim. Söylemeden aklıma yazdım, yürüdüm arabaya doğru. Bir kez geriye baktım. Hâlâ kapı aralığında sakince bakıyordu. Dikkatli sür Serkan, dedi. Başımı salladım, arabaya bindim. Eve dönerken, düşüne düşüne kendimi buldum; henüz düşünmemem gereken bir kadını düşünüyordum. En tuhafı ya da en dürüstü, bunu istememdi.
Kendime bir daha gitmeyeceğimi tekrar ettim. Uygunsuz bir şey yaşanmamıştı. Tavuğu, pilavı yedik, trafikten konuştuk, eve döndüm, yatağıma girdim. Ama o mutfak, Aynur Hanımın tezgaha dayanıp, hiç sormadan bana çay uzatışı, bana gerçekten kulak vermesi; hepsinden kopamadan ertesi sabaha sarktı. Tavana bakarken düşündüm:
Otoyolda herkes aynı yöne gidiyor. Kulağa basit gelen ama nefes alır gibi içime işleyen cümlelerden. Ertesi gün işe gittim. Konsantre olup yeni başlayacağımız Tuzladaki AVM inşaatı projesinin planlarını inceledim, iki taşeron aradı, masamda yemek yedim. Aynur Hanımı düşünmedim. Sadece dört beş defa aklıma geldi, her düşündüğümde zihnimi hemen topladım, sanki çok kontrollü bir adam gibi.
Cumartesi sabahı ise, yapı markette yakın arkadaşım Mertin evine ufak bir deck tamiri için malzeme alırken, aydınlatma reyonunun yanından geçtim ve o verandanın titreyen lambası aklıma geldi. Çıkarken gevşek bir kablo dikkatimi çekmişti. Yağmurda sıkıntı olurdu.
Bu gerçek bir güvenlik meselesiydi, buna kendimi ikna ettim. Hatta reyonda kendi kendime yüksek sesle de söyledim. Yanımda bir kadın vardı, toprak dolu arabasıyla, bana tuhaf bir bakış atıp yanımdan geçti. Mertin ihtiyaçlarını aldım, Aynur Hanımın verandasına da lamba parçalarını ekledim. Önceden aramadım. Evet, burada seçim olan buydu, ama neden aramadığımı kendime açıklayamadım.
Sabah saatlerinde, elime küçük bir alet çantası ve Redmond Caddesindeki kahveciden aldığım kahvelerden iki tane ile kapısına vardım. İkili kahveden belliydi; artık bahaneye ihtiyacım kalmamıştı. Kapıyı boya lekeli eski bir gömlek, geniş kot pantolon ve kolları dirseğe kadar sıvalı olarak açtı. Sol kolunda mavi boyadan bir çizik, çenesinde ufacık bir damla vardı o kendi farkında bile değildi.
Saçları yine omzunda; elinde boya fırçası. Alet kutuma ve kahve bardaklarına baktı; bir süre sustu. Sonra, O gevşek kabloyu fark ettin mi? dedi. Perşembe çıkarken gözüme çarpmıştı. Yağmurda sorun olur. Sakin sakin baktı bana.
Kahveyi açıklayamadım. Kapıdan çekildi, buyur etti. Koridorun sonunda yedek odayı boyuyordu. Bütün eşyaları kenara çekmiş, yerlere örtü sermiş, kenarları el fırçası ile özenle geçiyordu. Kapıdan bakarken, genişçe açıp gösterdi duvarları. Yumuşak bir maviye iki kat çekilmiş; tertemizdi.
Bir yıldır ertelediğini, bu haftasonu artık bakmaya dayanamadığını anlattı. Verandadaki lambayı yirmi dakikada hallettim. Kahvemi getirip tamir boyunca üst basamakta oturdu. Ne laf aradı ne de sessizliği gereksizce doldurdu. Orada, sabah serinliğinde; sessizliği olduğu gibi kabul edip benimle paylaştı. Ben de acele etmeden çalıştım. İçeri geçip mutfakta ellerimi yıkadığımda, boya fırçası ile odaya dönmüştü bile.
Havluyla ellerimi kurulayıp kapının eşiğine yaslandım. Yardım ister misin dedim. İhtiyacım yok, dedi. Ben de, Biliyorum, dedim. Başını kaldırmadan, Diğer duvar ikinci katı bekliyor, eğer öylece dikilip işe yaramayacaksan, dedi. Ruloyu kaptım, başladım. Yine o akşam yediğimiz yemeğe benzer bir sessizlikle, rahatlıkla sürdük, kenardan birbirimize çarpmadan, tedirginlik olmadan çalıştık. İlginçtir, bu kadar çabuk kurulan bir uyum, kolay kolay bulunmaz.
Belli bir noktada, Her şey gerçekten nasıl gidiyor? diye sordu; nasılsın değil, insanların cevap beklemeden sorduğu cinsten değil, gerçekten olandan. Ruloyu duvarda gezdirirken, kolayını uydurmak istedim. Sonra doğrusunu anlattım. Yaklaşık bir yıldır elimde her şey var gibi görünse de altımda bir sessizlik varmış, onu tam adlandıramamışım. Zeyneple ilişki bitince acı olmadı, bu da kendime hiç var mıydım o ilişkide diye daha çok düşündürdü.
Bir süre sustu. Sonra dönüp bakmadan, Biliyor musun bu ne? dedi. Neymiş? dedim. İnsanın mantıklı olanı o kadar uzun süre sorgusuz yapmasından, hâlâ hoşuna gidiyor mu diye bakmayı unutmasından kalan histir o, dedi. Sustum. Gözüm mavi duvarda, elimde ruloyla, cümlesi içime oturdu. Sen bunu nereden biliyorsun? dedim. Döndü baktı.
Hiçbir gösteriş yoktu bakışında; sadece en sadeinden, Çünkü ben de yıllarca öyle yaşadım. On iki yıl. Sonra üç yılda adını koyabildim, dedi. Odayı bitirdiğimizde öğle olmuştu. O fırçaları yıkadı, ben örtüleri topladım, eşyayı kenara ittim. Kapıdan eşikte, gözleriyle odayı ölçtü. Daha iyi, dedi, ama bana demedi, sadece yüksek sesle. Ben de baktım: Çok daha iyi, dedim.
Mutfağa geçti, yemek yapacağını, kalmakta ya da gitmekte özgür olduğumu söyledi. Hayatımda aldığım en az iddialı, en gerçek davetti. Peşinden gittim. Dolaptan domates çorbası, yanında kaşarlı kızarmış ekmek yaptı. Yemek boyunca işini, müşterisini, kendi işini sıfırdan kurmanın gururuyla boğuşmasını anlattı. Ben de kendimi, hayatımı konuştum. Arada telefonuna baktı; bir iki defa yüzü değişti ama bana çaktırmadan devam etti.
Yemeğin sonunda, Hayatımda hâlâ çözmem gereken şeyler var, dedi. Bunu bilmeni istiyorum, daha ileri gidiyorsa, diye ekledi. Kaşığımı bıraktım. Bakışını tabaktan kaldırmadı. Acele etmiyorum, dedim. Yüzümde ne varsa; baktı, sonra başını sallayıp çorbasına döndü.
Bir saat sonra üstümde boya lekesi, aklımda daha büyük bir hikayeye adım atmışım gibi eve döndüm. Geriye dönebileceğim bir şey yoktu ve bu defa bundan kaçmak istemedim. Ama ilk o aradı.
Salı akşamı, saat tam yedide, arabada hamburger siparişi beklerken telefonum çaldı. Ekranda Aynur Yalçın yazıyor, iki tam saniye ismine baktım. İlk kelimesi, Arka bahçe kapısı sıkıştı. Yarın sabah müşteri gezisi var, saksıları bahçeye taşımam lazım, oldu. Üç farklı yol denedim, kımıldamıyor, dedi. Yağmurdan şişmiş olabilir mi? dedim. Düşünmedim onu, dedi. Gelip bakabilirim, dedim. O kadar büyütmeyelim dedi; anlatırken de gülümsedi. Olur, dedi.
Sekize beş kala kapıdaydım. Gökyüzü henüz tam kararmamıştı. Aynur Hanım iş montunu giyip botlarını ayağına geçirmiş, bahçede saksıları sıralıyordu. Kapıya on adım kala anladım: Alt köşesi su çeken tahta iskelede şişmiş, raydan çıkamıyordu.
Eğilip baktım, ortamı inceledim, fazla yaklaşmadan izledi. Elimde planya vardı, kısa sürede tahtanın şişen kısmını düzelttim. Alet çantama dönerken, o da saksılarını yerleştirmeye, bir sağa bir sola çekmeye devam etti. Ne aradığını biliyor, ölçüp biçiyordu. Kapı tam sekiz buçukta rahatça açıldı. Beklediğimden hızlıydı, dedi. Yağmur yaptı işin çoğunu, ben ahşabın inadına laf anlattım, dedim. Kısaca gülümsedi ve bahçesine döndü.
Büyük bir saksı vardı, taşımamı istedi, biraz yanaştırdım; kendince tekrar biraz oynattı: At yarışı hariç yakına sayılmaz, dedi. Bahçede bir süre dikilip düzenlemelere baktık. Güzel olmuştu ve bunu söyledim. Teşekkür ederim, dedi, çünkü uğraştığı belliydi. Aslında o anda gitmem gerekirdi ama, Arka verandada on dakika oturmak ister misin? dediğinde, o koltukta oturmaktan daha önemli bir şeyim yoktu.
Diz hizasında ahşap iki sandalye; pencereden mutfağın ışığı vuruyordu. Elinde su vardı, benim elimde bir şey yoktu. İkram etti, Gerek yok, dedim. Yandan baktı, Sen çok sık söylüyorsun bunu, dedi. Neyi? Gerek yok, dedi. O kelimeyi, kendi içine kapın gibi kullanıyorsun. Doğru anda cevap veremedim.
Bahçeye baktım, sonra sordum: Ne söylememi istersin? Dönüp tam baktı: Gerçekten neyse onu. Bir süre sustum. Cırcır böcekleri bağırıyordu. Uzakta bir köpek iki kere havlayıp susuyor, sonra tekrar başlıyordu. Sonunda, İyi değilim. Uzun zamandır iyi değilim. Ama burada iyiyim, dedim. Bu gerçekten doğruydu.
Aynur Hanım bir süre baktı, Ben de, dedi. Kısacık bir cümleydi ama ağırlığı çok büyüktü ve ikimiz de bunu aceleyle geçiştirmedik.
Sonra, başımı kaldırmadan, beklemediğim şey oldu. Farlar yan bahçeyi yarıp içeri girdi. Gelen adam ellili yaşların sonunda, geniş omuzlu klasik gömlekliydi. Beni görünce durdu. Bakışlarım önce bana, sonra Aynura, tekrar bana döndü ve gördüğüne hiç de hoşnut olmayan bir ifade oluştu yüzünde. Aynur Hanım ayağa kalktı.
Sesi sakindi: Engin, önceden arasaydın keşke, dedi. Engin etrafa, sonra da bana baktı. Yakınlardaydım, uğrayayım dedim, konuşması yumuşaktı ama gözleri öyle değildi. Bu kim? dedi. Bahçe kapısını tamir eden bir arkadaş, dedi Aynur Hanım. Engin bakışını benden kapıya çevirdi. İyi olmuş dedi ama tabii ki söyleyişinden iyi olmadığını herkes anlardı. Ayağa kalkıp kendimi tanıttım.
Elimi sıktı, biraz da mesaj verir gibi kuvvetlice; karşılık verdim, ama asla yarışa dönüştürmeden. Aynur Hanım ikimizi izledi, sessizdi. Engin tekrar, boşanma sonrası kalan banka hesabı hakkında konuşmak için geldiğini, avukatının öğleden sonra bunu gündeme getirdiğini söyledi. Sesi sanki çok alışkın, ama samimi değildi.
Aynur Hanım konuşabileceklerini, ama bir dahaki sefere önceden haber vermesi gerektiğini söyledi. Deneyeceğim, dedi Engin, ama kelimesi farklı bir anlam taşıyordu. On dakika sonra çıktı gitti. Arabasının sesi sokağı geçerken duydum. Aynur tekrar yerine oturdu, uzun süre sessizdi. Sonra derin bir nefes verdi, sanki ağır bir yük bırakmış gibi.
Eski kocamdı, dediçoktan anladığımı bildiği halde. Anladım, dedim. İç çekti. Bunu hep yapar; hâlâ hakkı varmış gibi gelir gider. Bir süre sustu. Önceden etkilerdi… dedi. Peki şimdi? dedim. Güçlü bir bakışla, Artık eskisi kadar değil, dedi. Tam yanında kaldım, fazlasını istemedim, fikrimi uzatmadım, sekiz dakikalık tanıştığım adam hakkında hüküm vermedim.
Bir süre öylece, geceleyin, toprak ve yeni yağmur kokulu bahçede oturduk. Kalkmak zorunda değildin, dedi; Biliyorum, dedim. Başını salladı, bir süre daha sessizce oturduk, gece sabırla bekleyen bir şey gibi üzerimize indi. Nihayet kalktığımda, kapıya kadar uğurladı.
Kapı çerçevesine yaslanmış, ilk geceki gibi, ama bu sefer bakışında daha kesin bir karar vardı. O (Engin) bir sorun olacak, dedi. Ben sorunla başa çıkabilirim, dedim. Uzunca baktı. Cumartesi yine gel. Bu sefer gerçek bir yemek yapacağım. Seve seve, dedim ve arabaya yöneldim. Arkama bakmadım, çünkü bakmaya gerek duymuyordum.
O gün geldiğinde, tam altıda elinde iyi bir şarap ve haftalık hazırlanmış bir kafayla kapıyı çaldım. Aynur Hanım, koyu yeşil, sade ve zarif bir elbiseyle açtı. O an bir on beş saniyemi kaybettim; sadece bakakaldım. Şarabı görünce, Sen gerçekten hazırlanmışsın, dedi. Üzerime baktım, Sonuçta bir gömlek, dedim. Güldü, Evet, güzel görünüyor, dedi ve içeri buyur etti.
Ev fırında pişen sarımsak ve baharat kokusuyla mestti. Mutfak masası özenle kurulmuştu; iki tabak, gerçek peçeteler, ortada kısa bir mum. Bir plak çalıyordu, bildiğim bir şey değildi ama hemen sıcaklık kattı. Kapı eşiğine sırtımı dayadım, teşekkür ettim. Bir kadeh şarap uzatarak, yemeğin yirmi dakika sonra hazır olacağını sordu; Beklemeye alışığım, dedim. Gülümsedi.
Onun mutfakta hareketlerini izleyerek, kolay ve kendinden emin iş yapışlarını seyrettim. Yemek hazırlarken geçen hafta bahçedeki müşteri gezisini anlattı: Sonunda iki yeni yer işi almıştı, bunu gösterişsiz bir gururla söyledi. Gurur duymalısın, dedim. Daha yeni başlıyorum, dedi. Eski kocasını sordum; sırtı bana dönükken bir an durdu. O avukatının iletişime geçtiğini, Enginin hâlâ şartları kendi koyduğunu sandığını anlattı. Evlilikte de hep öyle miydi? dedim. Fırın eldivenini tezgaha bıraktı.
Evet, ve ben de izin verdim. Şimdi bu kısmıyla yüzleşiyorum, dedi. Yorum eklemedim, yalnızca öylece kabul ettim; belli ki buna ihtiyacı vardı. Yemek tavuk, fırın sebzeler ve yakın pastaneden alınmış çıtır ekmekti. Masada tam karşımda, mum ışığında, artık bundan fazlası yokmuş gibi davranmaktan vazgeçmiş gibi oturduk.
İşimi, Tuzladaki AVM projesini, aslında mesleğimi sevip sevmediğimi sordu. Dürüstçe, Çoğu gün, dedim. Çoğu, yeterince gerçekçi, dedi. Tabaklar boşalırken telefonu yine yandı, baktı, çenesinde bir setlilik oldu, sonra geri döndü: Bekleyebilir, dedi. Kim arıyor? dedim. Engin. Akşamları yalnız olduğumu varsayıyor, daha iyi uğraşım yokken. Çatalını kaldırdı. Şimdi var, dedi. O an, çok içten bir sıcaklıkla göğsümde yayıldı.
Yemekten sonra verandada, şarabın kalanı eşliğinde oturduk. Cumartesi gecesinin karanlığında, o hafta kendisi astığı yeni LED ışıklar hafifçe ortalığı aydınlatıyordu. Çok güzel olmuş, dedim. İşten sonra, sırf kendi kendime bir hediye olsun diye astım, dedi. Ahşap bankta yanyana oturduk; temas etmiyorsak bile aramızdaki mesafe bilinçli bir tercihti. Evliğinin detaylarını anlattı bu sefer: Öyle genel geçer değil, küçük küçük ayrıntıların toplamıydı.
Yavaş yavaş kendini anlatmayı bırakışından, aynaya bakıp üç yıl boyunca en son ne zaman sadece kendi için bir şey yaptığını hatırlayamadığı gerçeğine dek. Dinledim, sona geldiğinde sanki kendi cümlelerini ilk defa duyuyormuş gibi şaşkındı. “Seninle konuşmak çok rahatlatıcı ve azıcık da tehlikeli,” dedi. “Daha zor olmayı denerim,” dedim. O zaman içten kahkaha attı, sonra sessizleşti ama bu defa öncekinden farklıydı, sanki bir şey başlayacak gibiydi.
Bahçeye bakıyordu, hala dizilmiş saksılara. Dönmeden, “Uzun zamandır bir şey istememeye alıştım; daha güvenli geliyordu,” dedi. “Şimdi?” diye sordum. Döndü ve göz göze geldik. Artık güvenli olmaktan yoruldum, dedi. Usulca elini tuttum. Hızlı değil, ağır ağır, düşünülmüş bir hareketle. Elimize, sonra yüzüme baktı, çekilmedi. Eğilip öptüm onu. Basit, sessiz ve gayet gerçekti; olduğundan beri olması gerektiği kadar kesin. O da karşılık verdi, hemen yanımda, omzu bana değdi, derin bir nefes verdi.
Zeynep, bunu mutlaka konuşacak, dedi. “Muhtemelen,” dedim. Eski kocam daha çok konuşacak., Varsın konuşsun, dedim. Bir süre sustu, Tüm bunlar seni korkutmuyor mu? dedi. Karşıma bakıp, sadece Hiç korkutmuyor, dedim. Elini elime doladı, başını omzuma yasladı. O verandada, mutfaktan yayılan caz müziğiyle uzun zaman geçirdik. Dört ay sonra bir Pazar günü, bahçe kapısı hiç sıkışmadı, çünkü tüm kasasını değiştim, Aynur Hanım kahvesiyle şantiyedeymiş gibi denetlerken.
Zeynep elbette konuştu. Sonra söyledi ki annesini hiç bu kadar huzurlu görmemiş. Engin iki defa aradı o Cumartesi sonrası, Aynur Hanım telefona bakmadı, her şeyi avukatı halletti. Gerisi yoluna girdi. Bir Perşembe akşamı, dört ay önce karton kutular ve ipek sabahlıkla başlayan hikayenin ucunda mutfakta sandviç yakarken birlikte gülmekten gözümüzden yaş gelene kadar deli gibi kahkahalar attık. Dumanı kovarken spatula ona geçti, bana da “O kadar kötü değilmişsin,” dedi. Şans verdiğin için memnunum, dedim.
Omuzuyla bana hafifçe vurup Ben de, dedi. Dışarıda, birlikte tamir ettiğimiz verandanın lambası en ufak titreşim olmadan, sarih bir huzurla yanıyordu. Bazı şeyler, gerektiği gibi onarınca, bir daha hiç bozulmaz.




