Bir zamanlar, Anadolunun bir köyünde geçen bu hatırayı şimdi düşündükçe içim hem ısınıyor hem sızlıyor. Yıllar önceydi; çocukluğumun geçtiği o toprak yollar, o kocaman ceviz ağaçlı evde dedem ile babaannemin yanında, her yazı iple çektiğim o huzur dolu günler…
O günlerden birinde, Ali Toprak, yani ben, köy yolunda uzaktan yaklaşan beyaz minibüsü gördüğümde, elimdeki tahta topu kenara fırlatıp var gücümle durağa koşmuştum. Açık desenli gömleğimin önü uçuşuyor, sarı saçlarım rüzgârda dalgalanıyordu. Tek düşündüğüm Anne, annem geldi! olmaktı. Fakat annem Ayşegül minibüsten tek başına inmedi; yanında yuvarlak yüzlü, iri yapılı bir adam vardı. Adam gri takım elbisesiyle ve elinde siyah bir evrak çantasıyla öyle bir şekilde yürüyordu ki, sanki kasabanın belediye başkanı gelmiş sanırsınız. Yanaşır yanaşmaz annemin elinden tuttum, gözlerine bakarken sevinçten çocukça gülüyordum.
“Hoş geldin oğlum,” diyerek annem saçımı öptü. Adam da koca eliyle kafamı bir güzel okşadı. Eli o kadar ağırdı ki, az kalsın dengemi kaybediyordum.
Buyurun, sofraya geçelim, diye babaanem Emine Hanım nazikçe çağırdı evin önüne. Adam hemen lafa girdi: Ah, ne güzel köy yemeği! Şehri sorarsanız, her şey karneyle; herkes geçim derdinde, ama burada insanlar ellerinden geleni üretip karnını doyuruyor. Sonra sofradaki etli dolmaları göstererek, Bakın, işte böyle köyde kendi tavuğunu, ineğini yetiştirmek ne güzel! dedi.
Babaanem: Yoğurdumuz, kaymağımız, bahçemizden sebzelerimiz de var çok şükür, diye ekledi. O sırada dedem Mustafa Efendiyıllarca çeltik biçmiş, köye alın teriyle kök salmış zayıf ve az konuşan bir adamhemen söze katıldı: Biz de elden geldiğince üretip geçinmeye çalışıyoruz.
Adam, annemin müstakbel eşi Mehmet Beymiş. Kasabadaki tekstil fabrikasında ambar sorumlusuymuş, bunu ballandıra ballandıra anlatırken bir yandan kafasını okşadı, Arada sırada kasabadan da getiriyorum bir şeyler, Ayşegüle özel yiyecekler… diye böbürlendi.
Şehirde babasız büyüyen çocuğun gözünde her erkek bir babaya benzetilirdi. Ben de Mehmet Beye öyle dikkatli bakıyordum, “Acaba benim babam böyle mi olurdu?” diye. Belki Ömerin babasına, belki Hasanın babasına benziyordur diye içimden geçiriyordum. Yanı başında oturan adamı, sırf annemle geldiği için belki artık babam odur sanmıştım bir an.
Dedemin yaptığı tahta uçak elimde, utana sıkıla: Bakın ne güzel bir uçak! dedim ve Mehmet Beye uzattım. Adam uçağı sertçe çevirdi, pervanesine bir darbe indirdi. Pervane fırladı, yere düştü. Hele şu oyuncağın kırılganlığına bak, çocuk! dedi ve uçağı bana geri verdi. Yerden düşen pervaneyi alıp dedeme baktım. Dur, tamir ederiz, dedi dedem her zamanki gibi.
Ayşegül, annem, ilk kez yuva kurmaya niyetliydi, yaşını başını almış bir adamın ciddi, oturaklı biri olmasına sevinmişti. Mehmet Beye tabağıyla gözleme, balık, kaymaklı çörek ikram etti.
Bir ara kapıya çıktıklarında Mehmet Bey sevinçle: Bak hele, şu havaya, şu güzelliğe! diye övgüler yağdırdı. Annem sordu: Mehmet abi, nasıl buldun köyümüzü? Adam “Bir harika! Tertemiz hava, huzur. Şimdi biraz dinleniriz, yarın da kasabaya geçip Aliyi de götürürüz, okul kıyafeti alırız, dedi.
Ama bir anda Aliyi neden kasabaya götüreceğiz ki? Burada ilkokul yok mu? deyince, annem Burada sadece ilkokulun ilk yılları var, dedi. Olsun, bir yıl köyde okusun, sonra alırız. Nasıl olsa evimizi de hazırlamış oluruz, dedi.
Babaannemin gözleri büyüdü, dedem bıyıklarını oynatıp kararından memnun değilmiş gibi sustu. Ama çocuk şehre alışık, her zaman yanında olmadığımızda ne yapacak burada? dedi babaannem. Mehmet Bey, Ne olacak canım, Ali bir yıl köyde dede babaannesiyle yaşar. Biz de evimizi düzer, sonra okula geri alırız. Olur mu Ayşegül? deyince, dedem hışımla, Bu teklif değil, şart! diye söylendi.
Ertesi sabah Ayşegül bana uzun uzun anlatıyor, neden benimle gelmediğini sıralarken, başımı öne eğip sessizce dinledim. Mehmet Bey’le birlikte otobüse doğru yürürlerken ben kayboldum; kimse beni bulamadı. Babaannem çatı katına, dedem marangozhaneye baksa da bulamadılar. Ben ise ufak kömürlükte saklanırken, annemin arkasından bakakaldım. İçimde bir kırgınlık vardı ki, anlatamam; çünkü yanında bu adam belirdiğinde, birden fazlalık gibi hissetmiştim.
Tahta uçağım elimde, gözümde yaşlar birikti. Hayatımda pek ağlamazdım; bir keresinde dedem bana kızıp ince bir dal ile azıcık dövmüştü, tekneyle dereye izinsiz açıldım diye. Haksızlık yapınca ağlamazdım. Ama işte şimdi, kimse bana bir şey dememişken, gözümden akan yaşa engel olamıyordum.
Ayşegülle Mehmet Bey kasabaya dönünce ortaya çıktım. Babaannem hemen sarıldı: Ağlama yavrum, annen bir ay sonra gelecek, dediği gibi formanı da alınca sana kavuşacak. Beğenmiyor musun buraları? Kafamı eğdim. Şehirdeki arkadaşlarım gözümde canlanmıştı; onlara kavuşmak istiyordum. Ama elbette burada da köy arkadaşlarımı, dedemi çok seviyordum.
Bir hafta çabucak geçti. Arkadaşlarımla oynarken içimdeki burukluk azaldı. Bir gün, Annem kapıdan çıkageldiğinde herkes şaşkındı. Koşup yanına vardım. Ayşegül yorgun bir şekilde sandalyeye oturdu: Dayanamadım anne, oğlumu geri almaya geldim. Mehmet Bey başka biriyle ilgileniyor, bana şart koştu: Aliyi köyde bırak. Babaannem kederle başını salladı: Belki de böylesi daha hayırlıdır, kızım Annem gözlerinde kararlılık: Hayırlısı, anne. Ben oğlumla yaşarım yine; kendim kazanıyorum. Bize ailesi lazımdı, market ürünü değil…”
O sırada ben sevinçle anneme sarıldım: “Anne!” Annem: Oğlum! Ne çok özledim seni. Okulun başlıyor, seni almaya geldim. Hayretle baktım ona. Sen okuluna devam edeceksin, ben derslerine yardım edeceğim, futbol takımına da yazdıracağım.
Eşyalarımı çantaya zorla sığdırmaya çalışırken, annem: Koyma daha fazla, zaten ağır, dedi. Taşıyamam ki anne! Ben güçlüyüm! dedim. Dedemle babaannem, bizi durağa kadar uğurladı. Otobüs gelip kapısını açınca hemen cam kenarına oturdum, elimde dedemin tamir ettiği tahta uçağı sıkıca tutuyordum. Onlara el sallarken içimde tarifsiz bir huzur vardı; çünkü biliyordum ki, en çok annemin yanında mutluyum. O gün çocuk kalbimle anladım: Eve, yani gerçek yuvasına gitmenin yeri ayrıdır ve o en kıymetlisi annendir.




