Hülya Hanım, o yabancı bir çocuğun kaderini kendi ellerine almak zorunda kaldığı günü hâlâ dün gibi hatırlıyor. O gün çarşambaydı, eşi Harun işten her zamankinden erken ve suratı asık gelmişti. Sessizce ona bir zarf uzattı.
Ne oldu, bir şey mi var?
Fadime artık yok. Benim iznim olmadan Yusuf’u yetiştirme yurduna gönderemezler.
… Kocasının bir oğlu olduğunu Hülya nikâhtan önce öğrenmişti. Alışılagelmiş bir hikâyeydi bu. Askerdeyken Harun âşık olmuş, terhis olunca kız arkadaşını İstanbula getirmiş, bir ev tutup birlikte oturmuşlar. Ama genç kız kısa süre sonra eşyalarını toplayıp memleketine geri dönmüş.
Ardından bir telgraf çekmiş: “Hayırlı olsun, bir oğlun oldu.” O aralar ne yaşandı, Harun Hülya’ya anlatmazdı, o da fazla kurcalamazdı. Geçmişte kalmış şeyleri kurcalamanın ne faydası olacaktı?
Hülya dört aylık hamileyken, eski eş birden kucağında bir yaşındaki Yusufla çıkagelmişti. Olay çıkarıp her şeyi geri istedi. Harun ise onu uğurlamış, Hülya’nın yanında kalmıştı. Hülya, Harunu yine suçlamamıştı. Kendisinden önce yaşanmış bir şeyden dolayı nasıl kızabilirdi ki?
Fadime, Haruna nafaka davası açmış, o da ödemelerini aksatmadan yapmıştı. Eski eş bir daha ne aramış, ne sormuştu. Daha sonra duydular ki, kadın iki kez evlenmiş, ikinci boşanmayı kaldıramayıp kendine kıymış.
O dönemde Hülyanın iki çocuğu vardı artık. Yusuftan biraz küçük oğlu Burak, bir de minik kızı Zeynep, daha yeni bir yaşını doldurmuştu. İkinci çocuklarını ancak kendi evlerini aldıktan sonra yapmaya karar vermişlerdi.
Ev, tek katlı ahşap, eskiydi ama dört odası vardı. Bahçesi, kileri, küçük bir tarlası Küçücük kiralık evden sonra onlara dünyalar verilmiş gibi hissediyorlardı. Burak günlerce hem evde hem bahçede dört dönmüştü.
… Yabancı bir çocuğu büyütmek Hülya bundan en ufak bir şekilde habersiz ve hazırlıksızdı. Oğlanı yedi yıl önce görmüştü sadece, karakterini hiç bilmiyordu. Nasıl biriydi, neler yaşamıştı? Korkutucuydu. Kendi yaramazıyla bile başı zor beladan kurtuluyordu; şimdi iki çocuk, hem de neredeyse yaşıt! Anlaşırlar mıydı ki? Kocası çok çalışıyor, çocukların tüm yükü onda kalacaktı.
Bunlar saniyeler içinde aklından geçti. Harun tek kelime etmedi, hayli çökmüştü, koridorda bir köşeye oturmuş, yüzü bembeyazdı.
Hülyanın içi cız etti bir anda kendisini onun yerine koydu. Kim bilir, bir gün kendi oğlu Burakın başına gelse ne yapardı? Hemen kararını verdi:
Harun, elbette Yusufu alacağız, daha ne konuşulacak ki? Senin oğlun, bizim ise çocuğumuzun kardeşi. Biz sırt çevirirsek nasıl yaşarız? İki çocuk büyüten üçü de büyütür. Birlikte başarırız!
Bir ay sonra Yusuf geldi. Sessiz, çekingen, gayet uyumlu bir çocuktu. Burak gibi haşarı ve atılgan değildi. Belki de bu fark aralarındaki dengeyi sağladı; ansızın abisi olan çocuk hiç liderlik iddiasında olmadı, uyumlu davrandı, böylece ikisi de kısa sürede kaynaştı. Aralarındaki bağı daima minik Zeynepin varlığı neşelendirirdi; o sanki herkesi severdi.
Sonbaharda Yusuf birinci sınıfa başladı. Başarılıydı, muhtemelen annesi çoğu şeyi öğretmişti. Maddi olarak zorlansalar da Harun elinden geleni yaptı, Hülya da sonra işe başladı. Çocuklar büyüdükçe ev işlerinde harika yardımcılar oldular. Evde hiç kimse çocuklara “öz” ya da “üvey” diye ayırmadı, herkes kardeşti.
Yusuf üniversiteyi kazandığında Hülya ağır bir hastalığa yakalandı. Uzun süre hastanede kaldı, ameliyat oldu. Korkuyordu, ama pes etmedi; çocuklarını düşündü, hayata tutundu, büyüdüklerini ve torunlarını görmek için Rabbine dua etti. Harun ise bu üzüntüye yenildi, ağır içmeye başladı.
Yusuf daha on sekizindeyken ailenin direği oldu. Okulunu açıktan sürdü, işe girdi. Annesine en çok o destek oldu; neredeyse her gün hastaneye gelip ona kitap okudu, Burak ile Zeynepin sevdiği yemekleri nasıl yaptığını sordu, sonra yaptığı yemekleri getirip tattırdı. Bir yandan da Burakın kötü arkadaşlara karışıp polislik olduğunu annesine sakladı. Allahtan hapis yatmadan, cezası ertelendi.
Hülya iyileşti. Ancak Harunla arasındaki mesafe derinleşmişti, zor günlerdeki yalnızlığın acısını affedemedi. Neyse ki ev büyük, ayrı odalarda yaşadılar, komşu gibiydiler artık. Harun arada düzelse de, hâlâ içkiyi bırakamadı.
Bir yıl önce Yusuf, nişanlısını eve getirdi. O daha anaokulundayken âşık olduğu Semayı Sema psikoloji okuyor ve hemen kayınpederini “içkinin pençesinden kurtarmak” için çabalara başladı. Hayat devam ediyor işte. Yakında evde torun sesleri yankılanacak; gençler bir değil, iki bebek beklediklerini öğrendi!
… Her gün, Hülya ablasının Yusufu için Allaha şükrediyor ve biliyor ki, bir zamanlar yüreğinde bir yabancıya yer açtığı için bugün hayatta kalabildi…
Bugün dönüp bakınca şunu anlıyorum: İçimizde başkasının çocuğuna yer açınca, aslında en çok kendimizi büyütüyoruz. Hayat, sevmeye cesaret edenleri ödüllendiriyor.
Nina Hanım, başka bir çocuğun kaderini belirlemek zorunda kaldığı o günü hâlâ çok iyi hatırlıyor. Çarşamba günüydü, eşi işten her zamankinden erken ve asık yüzle gelmişti. Hiçbir şey söylemeden, Viktor eline bir zarf uzattı.




