Üç yıl hapis hayatından sonra eve döndüğümde, babamın vefat ettiğini ve üvey annemin artık konağın hâkimi olduğunu öğrendim; ama onun bilmediği bir şey vardı: Babamın gizlediği mektup ve anahtar, ona kumpas kurulduğunu ortaya çıkaran suçlayıcı belge ve görüntülere ulaşmamı sağladı.

Üç yıl hapis hayatından sonra geri döndüğümde babamın vefat ettiğini ve üvey annemin artık onun evini yönettiğini öğrendim. Oysa onun bilmediği bir şey vardı: Babam gizlice bir mektup ile anahtar saklamıştı; bu belgeler haksız yere suçlanmama neden olan bütün tuzakları, delilleri ve videoyu içeriyordu.

Oraya vardığımda, sabahın erken saatlerinde otogarın tanıdık kokusu hemen burnuma çarptı: egzoz gazları, yanık kahve ve soğuk metalin karışımı. O an dünya dönmeye devam ederken benim yerimde saydığımı hissettim. Demir kapıdan geçip elimde şeffaf bir naylon poşetle yürüdüm; poşetin içinde tüm eşyalarım vardı: iki flanel gömlek, sırtı yıpranmış bir Kont Monte Kristo baskısı ve üç yıl boyunca sözlerimin hiçbir anlamı olmadığını öğrendiğim o ağır sessizlik.

Ancak, ayakkabılarım çatlak asfalta değer değmez zihnim hapishaneye değil, adaletsizliğe değil, gürültüye değil, sadece bir kişiye odaklanmıştı.

Babam.

Her akşam, gözlerimi kapadığımda onu zihnimde canlandırıyordum. Her zaman aynı koltukta, eski deri sandalyesinde, cumbalı pencerenin yanında, sokak lambalarının ışığında, yüzündeki derin çizgiler daha da belirginleşiyordu. Hayalimde hep bekleyen, hep yaşayan bir babaydı. Beni son gördüğü anı, elimde bavul, tutuklanmadan önceki dönemi, gazete manşetlerinden ve herkesin Zeynep Yavuzu suçlu saymasından önceki kızı hatırlıyordu.

İçimde burkan açlığa rağmen, karşıdaki lokantaya uğramadım. Kimseyi aramadım. Cebimdeki yeniden uyum adresine bakmadım bile.

Sadece eve, babamın evine yürüdüm.

Otobüs beni üç sokak ötede indirdi. Kalan yolu ciğerlerim yanarak, kalbimi zamanla yarışan bir motor gibi hissettirerek koştum. Yol başta tanıdıktı: çatlamış kaldırımlar, köşe başındaki yaşlı akçaağaç… Ama eve yaklaştıkça, bir şeylerin yanlış olduğunu anlamaya başladım.

Verandanın parmaklıkları yerli yerindeydi ama eski beyaz boya gitmiş, yerine gri-mavimsi taze boyanmıştı. Babamın özenle baktığı kır çiçekleri bakımlıydı; ama tanımadığım yeni bitkilerle doluydu. Eskiden bomboş olan arabanın durduğu yerde ise şimdi parlak bir sedan ve yurtdışından getirilmiş gösterişli bir cip duruyordu.

Adımlarım yavaşladı.

Ama yine de basamakları çıktım.

Giriş kapısı bir zamanlar soluk mavi renkteydi kir gizliyor diye babam ona öyle renk seçmişti. Şimdi ise yanar döner koyu griye boyanmış, pirinçten bir tokmak asılıydı. Eski kahverengi, yıpranmış paspas yerini tertemiz Hindistan cevizi elyafından Evim Güzel Evim yazılı yeni bir paspasa bırakmıştı.

Kapıyı çaldım.

Ne nazikçe, ne ürkekçe.

Her bir günü, bin doksan beş günü sayan birinin özlemiyle, içimdeki sızı ile, hâlâ buraya ait olduğumu sanan biri gibi çaldım.

Kapı açıldı ama özlediğim, beklediğim sıcaklık yoktu.

Karşımda Mine duruyordu.

Üvey annem.

Saçları pürüzsüzce yapılmış, üzerinde ütülü, şık bir ipek bluz, bakışları ise bana sanki yanlışlıkla karşısına çıkmış bir yabancıya bakar gibi soğuk.

Bir anlığına, o anda şaşırmasını, yumuşamasını ya da en azından hayret göstermesini bekledim.

Ama o bunların hiçbirini yapmadı.

Gitmen gerekiyor artık, dedi duygusuzca.

Babam nerede? sesim bana yabancı, boğuk ve fazla yüksekti.

Dudakları inceldi.

Sonra söyledi: Baban geçen yıl vefat etti.

Kelimeler havada asılı kaldı; gerçek dışı, inkar edilesi.

Bir yıl olmuştu. Mezar bile çoktan soğumuştu.

Zihnim anlamayı reddetti; açıklama, hatta zalimce bir şaka bekledim.

Ama o en ufak bir duygu göstermedi.

Şimdi bu ev bize ait. Sen gitmelisin, diye ekledi.

Arkasındaki koridor tanınmaz haldeydi. Yeni mobilyalar, başka tablolar… Ne babamın ayakkabıları, ne ceketi, ne talaş ne kahve kokusu… Sanki babam yok edilmişti; silgiyi tutan ise oydu.

Onu görmek zorundayım, dedim, göğsümde acı artarken. Odasını…

Hiçbir şey kalmadı, diyerek kapıyı sabırla, yavaşça kapattı. Çarpıntı yok, ama kesin bir son.

Kilit sesi duyuldu.

Olduğum yerde kalakaldım.

Babamın artık olmadığını ve onun evinin kapısında bir yabancı olduğumu o an öğrendim.

Nasıl ayrıldığımı hatırlamıyorum; sadece yürüdüğümü, ayaklarım yanana dek ilerlediğimi, o cümlenin zihnimde yankılanışı bitene dek sokaklarda dolaştığımı biliyorum.

Sonunda tek anlamlı yere gittim.

Mezarlık.

Büyük karaçamlar bekçi gibi yükselmişti göğe. Demir kapı gıcırtıyla açıldı.

Çiçeğim yoktu; sadece gerçek bir kanıta ihtiyacım vardı.

Daha idare odasına gelemeden, bir sesle irkildim.

Birini mi arıyorsun?

Yaşlı bir adam, elinde tırmıkla kulübenin önünde bekliyordu. Bakışlarında dikkatli bir temkinlilik.

Babamı, dedim. İsmi Mehmet Yavuz.

Beni baştan aşağı süzdü. Sonra başını iki yana salladı.

Bakma, dedi.

Karnıma sancı girdi.

Burada yok.

Bahçevan olduğunu, adının Hüseyin olduğunu söyledi ve babamı tanıdığını ekledi.

Sonra cebinden yıpranmış bir zarf çıkardı.

Bunun sana verilmesini istedi. Bir gün dönersen diye

Zarfın içinde bir mektup, bir kart ve bir anahtar vardı.

BLOK 108 BATIKENT DEPOLAMA

Mektubun tarihi, tahliyemden üç ay öncesine aitti.

Babam her şeyi biliyormuş.

Depo odasında bana sakladığı, bugüne kadar sakladığı her şeyi buldum: belgeler, kayıtlar, deliller.

Ekranda babam göründü. Solgun, zayıf ama kararlıydı.

Sen bunu yapmadın, Zeynep, dedi.

Mine ve oğlu bana tuzak kurmuştu. Paraları alıp, suçun kanıtlarını eve bırakmışlardı. Benim erişimimi kullanmışlardı.

Babam hastaydı. Her şeyi fark etmiş, korkmuştu.

O yüzden sessizce her şeyi toplamış, saklamış ve bana teslim etmişti.

O evle tartışmadım, avukata gittim.

Gerçek çok hızlı açığa çıktı.

Tüm malvarlıklarına el konuldu, cezalar gündeme geldi ve nihayet beraat ettim.

Resmi olarak suçsuz ilan edildiğim gün kutlama yapmadım.

Yas tuttum.

Sonrasında babamın gerçek mezarını buldum tenha, saklı bir yerde. Mineın ulaşamayacağı bir köşe.

Evi sattım. Babamın işini yeni isimle kurdum. Haksız yere hapse girenlere küçük bir vakıf oluşturdum.

Çünkü insanlar sadece parayı değil;

Zamanı da çalarlar.

Ve onları yenmenin yolu intikam değil,

Onların kirlettiği yerden dürüst bir şey inşa etmektir.

Adım unutulmadı artık.

Ve şimdi, gerçek yerin altında saklı değil.

Gerçek yaşıyor.

Son.

Rate article
Lifequest
Üç yıl hapis hayatından sonra eve döndüğümde, babamın vefat ettiğini ve üvey annemin artık konağın hâkimi olduğunu öğrendim; ama onun bilmediği bir şey vardı: Babamın gizlediği mektup ve anahtar, ona kumpas kurulduğunu ortaya çıkaran suçlayıcı belge ve görüntülere ulaşmamı sağladı.