Annesini “ucuz kıyafetleri” yüzünden kapı önüne koydu, fakat nişanlısı ona hayatı boyunca unutamayacağı bir ders verdi!

Görkemli bir salondayım. Her yerde kristal avizeler parlıyor, buram buram pahalı parfümler kokuyor. Üzerimde binlerce lira değerindeki özel tasarım elbisemle kendimi gecenin yıldızı gibi hissediyordum. O an salonun kapısından annem, Emine Hanım, içeri girdi. Üzerinde eskimiş bir hırka, elinde ise sıradan bir poşet vardı. İçimi öyle bir öfke kapladı ki, anneme sesimi alçaltarak ama zehir gibi fısıldadım:
Böyle mi gelecektin anne? Hizmetçi gibi görünüyorsun! Bu gece benim için çok önemli, git buradan; lütfen beni rezil etme!

Annemin gözleri bir anda doldu. Titreyen elleriyle bana uzattığı poşetin içinden kendi elleriyle yaptığı kurabiyeleri gösterdi:
Miraycığım, senin en sevdiğin kurabiyeleri getirdim. Belki acıkırsın diye düşündüm, dedi sesi titreyerek.
Ama ben yüzüne dahi bakmadan o poşeti elimle ittim. Kurabiyeler yere saçıldı; pahalı parke üzerinde dağıldı.

O anda kalabalığın arasından, nişanlım Baran çıktı. Yüzü bembeyaz, bakışları ise buz gibiydi. Yerdeki kurabiyelere, sonra bana bakarak bir sessizlik içinde söyledi:
Demek annene böyle davranıyorsun? O kadın sen üniversite okuyabil diye tek evini satmıştı. Senin hayatını kuran, o emekleri görülmeyi hak etmiyor mu?

Şaşkınlık ve utanma birbirine karıştı. Baranın elini tutmaya çalıştım; hemen açıklama yapacakken elini çekti. Yavaşça yere eğilip annemin düşen kurabiyelerini topladı ve annemi ayağa kaldırdı. Sonra bütün konukların önünde yüksek sesle,
Eğer annen senin için bir hizmetçiyse, ben de öyleyim! Biz gidiyoruz, dedi.

Donup kaldım. Hayatım boyunca girmek için uğraştığım o elit dünyanın kapıları yüzüme kapanırken, Baran ve annem kapa kapıya birlikte salonu terk ettiler. İçerideki herkes bana acıyan ve tiksinen bakışlarla bakarken gözyaşlarımı tutamıyordum. O an anladım ki, imaj uğruna insanlığımı harcamışım.

Bir hafta geçti. Baranı aradım, telefonu kapalıydı. Ortak evimize gittiğimde ise kapı kilitleri değiştirilmiş, valizlerim güvenlikte bekliyordu. Eşyalarımın üstünde o meşhur plastik poşet duruyordu. İçinde Barandan bir not vardı:
*Boynundaki pırlantalar kalbindeki boşluğu örtmeye yetmez. Boşanma davası açıyorum. Annenin bir zamanlar sattığı evi geri aldım, artık orada yaşıyor. Orada sana da yer yok.*

Şimdi yine tek başımayım; elbisemin bir anlamı yok. Artık anladım ki, annem beni eski giysileriyle de sonsuz bir sevgiyle sarıp sarmalamıştı. Uğruna her şeyimi kaybettiğim sahte dünyada bana yer yoktu. Şimdi tek kaldım ve asıl yoksulluğun insanın ruhunda olduğunu kalbimin en derininde hissediyorum.

Benim yerimde olsaydınız, Baran gibi davranır mıydınız? Böyle bir durumda ikinci bir şansı hak eder miydim? Düşüncelerinizi paylaşır mısınız? Belki de bazı hatalar telafisi olmayan izler bırakır, bazıları ise dönüşümün kapısını aralar. Sessizliğe gömülmüşken annemin poşetindeki o avuç içi kadar kurabiyeyi elime aldım, bir ısırık aldım. O kırıntılarda özlem, pişmanlık ve küçükken gölgelerinde saklandığım çınar ağacının kokusu vardı. O an yıllardır ilk defa kendime dair tüm o sahte parıltılardan arındım. Ne pahalı elbiseler, ne de etiketler bir annenin sevgisinin yerini tutuyordu.

Ertesi sabah, şehrin eski semtlerinden birine, annemin yeni evine giden otobüse bindim. Kapıyı açınca annem ellerini yüzüne kapatıp sessizce ağladı. Yanına diz çöküp başımı bir çocuk gibi kucağına koydum.

Çok geç mi anne? Fısıldadım.

Hiçbir anne evladına geç kalmaz, dedi gözyaşlarıyla gülümseyerek.

O gün anladım; yeni bir hayat için en kıymetli anahtar, sevgiye ve hatalara karşı gösterdiğimiz cesurca yüzleşmedeydi. Salonların kristal ışıltısını geride bırakıp annemin mütevazı, sıcacık evinde içimi aydınlatan affı buldum.

Şimdi yolum yolculuğum, annemin dizinin, hayatın gerçek zenginliğini sunduğu yerde başlıyor. Çünkü insan, en çok affı hak ettiğinde, gerçekten değişmeye başlar.

Rate article
Lifequest
Annesini “ucuz kıyafetleri” yüzünden kapı önüne koydu, fakat nişanlısı ona hayatı boyunca unutamayacağı bir ders verdi!