Bir sabah, İstanbulun eski bir semtinde, taş duvarlı bir hayvan barınağının önünden geçerken anlaşılmaz bir çağrı hissettim içimde. Sanki ayakkabılarım kendi kendine yürüdü, demir parmaklıklı kapıdan içeriye girdim. Gökyüzü ağarıyor, martı sesleri rüya ile gerçek arasında kayboluyordu. Masada yaşlı bir kadın oturuyordu, saçları ipeksi, gözlerinde Boğazın sabah sisi vardı. Karşısına vardım ve yutkunarak söyledim:
Bana en yaşlı kediyi gösterir misiniz lütfen.
Kadın başını kaldırdı, uzun uzun yüzüme baktı. Bir an, yeni demlenmiş çayın üzerinde tüten buğu gibi sessiz bir tereddüt geçti gözlerinden.
Belki genç bir kediye bakmak istersiniz? Ya da uysal, kolay alışan birine? dedi usulca. Elimizde çok iyi huylu, bakımlı kediler var.
Başımı hafifçe salladım.
En az tercih edilen hangisi ise, onu göreyim, dedim.
Böyle yerlerde zaman bambaşka akar. Her köşeden gelen ince bir mama kabı sesi, ahşap bir kapı aralığından süzülen bir miyav, duvarda gölge gibi giden bir patinin hışırtısı… Ama arada oluşan sessizlik, bir bekleyişin sessizliği. Seçilmemişliğin, atlanmış yılların ağır, pes rüyası.
O gece, Yetmiş iki yaşıma yeni girmiştim. Kırmızı ayakkabılarımı giyip Kadıköy sokaklarında dolaşmıştım. İnsanlar tuhaf tuhaf bakmış, sanki Lale Festivalinde fularla rakı içmek gibi yasak bir şey yapmışım gibi. Kızım ise tek bir kelimeyle beni susturmuştu: Anne, ne gerek vardı? Gözlerinden evden beni geri çevirmek istiyordu çok açıkça…
Barınakta duyma engelli bir kız vardı, sarı saçlarını atkıyla toplamıştı. Her köpeğin önünde elleriyle bir dil anlatıyor, fakat köpekler arkasını çeviriyordu. Sadece 11 numaralı köpek aniden ön patisini kaldırdı, kızın ellerinin arasına uzattı. O köpeği iyi tanırdım, eski bir dost gibi, suskun bir yoldaş gibi…
Karımı kaybettikten sonra, ben de evde aynı sessizliğe gömülmüştüm mutfakta, antrede, televizyonun karşısında. Televizyonu sırf odada bir ses duymak için açardım, kalbimde sürekli yankılanan bir eksiklikle. Evin her köşesinde onun izi vardı; fincanı, şalı, ilaç kutusu. Ama hava yoktu içeride, yalnızca boşluk, upuzun, ağır bir kış gecesi gibi.
Onun hastalığı iki yıl sürdü. Hastaneler, koğuşlar, kontroller. Kemoterapiden zayıflayan bedenini sarmak için geceleri pijamamı bile çıkarmadım. Çorba pişirmeği, ilaç vermeyi, yastıkları düzeltmeyi öğrendim. Sessizce odaya girip bakışlarından iyiyim mi, yoksa dayanamıyorum mu dediğini anladım. Ve hep tekrarladım: Yanındayım. Ne olursa olsun, buradayım.
O son gün geldiğinde ise, korktuğum oldu.
Uzun zamandır yerinden kalkamamıştı. Gözleri kapanıyor, sesi kısık çıkıyordu. Ben sandalyede başında sabahlıyordum, kanlı gözlerle aynada kendime bakınca kendimi tanıyamıyordum. Hemşire; Bir saat eve gidin, üst baş değiştirin, duş alın. Yıkılırsınız, dedi. Gitmek istemedim.
Ama eşim, o çok yorgun sesiyle, Git. Dön, sonra yine otur beraber, dedi. Hafifçe gülümsedi, hâlâ hatırlıyorum o tebessümü.
Eve gittim, aceleyle yıkandım, temiz gömlek giyerken telefon çaldı.
Sözleri duymadan anlamıştım.
Hastaneye nasıl vardığımı hatırlamıyorum. Odaya girince, ellerine dokundum; artık benim değildi. O sıcaklık, o canlılık gitmişti. Senelerce sevdiğim kadının elini son kez tuttum.
Sonra herkes Senin suçun değil, elinden geleni yaptın dedi. Akıl dinlemez suçluluk.
O suç, gece karşında oturur, mutfağa yürürken koluna takılır, çay yıkarken sol yanında belirir, komodindeki yastığa siner: Son anında orada değildin,” diye fısıldar.
Oğlum o zaman pek gelmezdi bana. Hayatı, ailesi, kendi hızında bir yol. Bazen arayıp Nasılsın, baba? Sabret, derdi. Bir defa alışveriş getirdi, ayaküstü sarılıp gitti. Ben kızmadım ona, ama yalnızlığın matemi değişmiyordu.
Aylar geçti, ve ben bir gün fark ettim insan yeterince yalnız kalırsa, sonunda bu boşluğa alışır. Sabah kalkıp, tatsız yemek yer, uyuyup, kimseye lazım olmadan yaşar olduysan işte o an kork.
Yeniden barınağa gittim.
Kadın masanın arkasında, belirsiz bir endişeyle bana baktı.
Bilirsiniz ki yaşlı kedinin sağlık sorunları, ilaçları, kontrolleri olur? Belki az zamanı, belki zor bir huyu vardır.
Başımı salladım.
Biliyorum, dedim.
Neden özellikle yaşlı?
Bunu başka bir insana anlatmak istemezdim, ama yüküm fazla gelmişti.
Eşimin yanında son anında olamadım. Ama bir kedinin yanında son anda olabilirim. Onun ilk sahibi ben olamam ama, son sahibi ben olabilirim, dedim.
Kadın başını öne eğdi.
Burada bekleyin, dedi, ve uzak bir koridordan geçip kayboldu.
Ben bilmiyordum ki, o kapının ardında zamanın bile unuttuğu, yaşlı bir kedi benim sessizliğimi değiştirecek.
Kapının gerisinde, eski bir kaloriferin dibinde küçük bir kafes vardı. Üzerinde eski battaniye, içinde kararmış tüyleriyle, uyuyormuş gibi görünen bir kedi. Yanına yaklaşınca başını kaldırdı. Gözlerinde bir kediden çok insan yorgunluğu okudum.
Kadın, Bu Toprak. Kaç yaşında bilmiyoruz. Muhtemelen 13-14. Sahibi vefat etti, kimse istemedi. Başta iyiydi, şimdi iştahsız, ince. Midesinden şikâyetli, özel mama, ilaç ve huzur ister. Kolay değil, dedi.
Ben diz çöktüm önünde. Toprak önce ürktü ama tıslamadı, kaçmadı. Sadece baktı. Sonra burnunu kafesin parmaklıklarına dokundurup, bir an için bana nefes verdi.
Elimi camdan ürkekliğinde uzattım. O kadar ince kokladı ki, sanki dünyadaki bütün kayıplar orda toplanmıştı. Burnu avucuma değdi. O an kararımı verdim.
Mucizeler yüzünden değil. Çünkü bu yorgun, solgun kedide, kendi içimdeki yorgunluğu, boşluğu gördüm.
Alıyorum, dedim.
Kadın, Dilerseniz biraz daha düşünün. Böyle kararı hemen vermeyin, dedi.
Ben, Çok düşündüm. Sadece kimi beklediğimi bilmiyordum, dedim.
Belgeleri hazırlarken arka koridordan iki genç kız fısıldıyordu,
Nasıl yani Toprakı mı?
Kim yaşlı kedi alır ki
Galiba acıdı.
Kızmadım. Sevginin uzun yıllar umuduyla başlaması beklenir genelde. Ben ilk kez, uzun bir gelecek için değil, bugünkü yalnızlığı paylaşmak için bir şey yaptım.
Çıkarken Toprakı taşıma kutusuna koydular, büzülmüş sessizce yatıyordu. Kadın, Alışması zaman alır. Saklanabilir, yemeyebilir, ilk günler zor olur,” dedi.
Başlangıcın zor olması ne demek, iyi bilirim, dedim.
Yolda ona alçak sesle konuştum. Çocuklarla, hastalarla konuşur gibi, kırmadan.
Bak dedim, senin eski hikâyeni bilmiyorum, sen de benimkini bilmiyorsun. Acelemiz yok. Seni yeni bir hayata zorlamayacağım. Sadece eve götürüyorum.
Eve getirince kutuyu açık bırakıp uzaklaştım. Toprak hemen çıkmadı, dakikalarca bakındı, bir güvenlik yokladı sanki. Sonra kalorifere yakın bir yere kıvrılıp yattı. Yaşlılığın değerini bilmekti bu: sıcak ve huzur.
Yanına su ve veterinerin önerdiği mamayı bırakıp bir süre izledim.
İlk gece uyuyamadım. Her hışırtıda kalkıp, nefes alıyor mu diye baktım. Belki gülünecek halimdi; yaşlı adam, yaşlı kediyle evde sessizce bekçilik yapıyor. Oysa gülmüyordum. Korkuyordum. Kaybettikçe, yeniden kaybedecek olmaktan ürktüm.
Ertesi gün veterinere beraber gittik. Doktor genç, sakindi. Kontroller, mama listesi, ilaç dozları… Her ayrıntıyı not ettim. Eşim hastayken de soruları not ederdim. Şimdi fark ettim ki, zor da olsa, insanı çaresizlikten koruyan şey ilgidir. Bakmak, sormak, almak, anlamak…
İlk haftalar Toprak az yer, sürekli pencereden kapıya bakar, biri geliyormuş gibi beklerdi. İlk sahibini arıyordu hâlâ, ben değildim aradığı. Olsun. Yerini doldurmaya çalışmadım hiç. Suyunu tazeledim, ilacını verdim, yerde gazeteyi sesli okudum. Belki sesi alışsın diye, belki ben kendi yalnızlığımı duymayayım diye.
Bir akşam yemek hazırlarken, masaya ikinci bir tabak koyduğumu fark ettim. Yıllar boyu huy edinmişim. O tabağı yavaşça geri aldım.
Arkamı döndüğümde, Toprak kapıda oturup bana bakıyordu.
Görüyorsun işte, doğru yaşamıyorum. Hâlâ öğreniyorum, dedim.
Oradan ayrılmadı, o akşam ilk kez biraz fazla yedi.
İşte bu, garip bir hayat arkadaşlığının başlangıcı oldu. Ne büyük sevinç, ne bir masal yakınlığı; acıya gölge etmeden, yan yana var olmayı başka türlü öğrendik.
Onun sabah rutini vardı. Çay suyunu koyduğumda kaloriferin yanında oturur, suyun hep taze olmasını isterdi. Gürültüden nefret ederdi, ama televizyonda haberler kısık olursa uyurdu. En çok köşe koltukta uyur, kaçış yolu açık olsun isterdi. Eski, kuyruğu kopuk, paçavradan bir fare oyuncağını bulup yere atmıştım; ona dokunup yavaşça dürttüğünde anladım: bir anlaşma sağlanmış gibiydi.
Toprak hemen neşelenip canlanmadı. Yaşlılık, sevgiyle silinmez. Hastalıklar da Sabahları bazen yemez, klinik yolculukları olur, ilacı ciğerine saklardım. Geceleri kalkıp bakardım, her şey yolunda mı?
Ama zamanla, evin içinde yaşam başladı.
Bir ay sonra ilk kez kendi başına gelip koltuğa çıktı. Kucağıma değil, elimi uzatırsam dokunacak mesafeye. Kıpırdamadım, güveni korkutmamak için nefes bile almadım. Sonra Toprak orada uyuyakaldı.
Aylar sonra ilk kez acı ve vicdan azabından başka bir duygu hissettim: huzurun ince bir gölgesi, mum alevi kadar minicik. Ama bana ait bir huzur.
Bir gün oğlum aradı, Yakındaydım, geliyorum, dedi. Geldiğinde kapıda elma dolu çanta, utangaç bir bakış. Evde kediyi görünce, O da kim? dedi.
Toprak, dedim.
Kedinin yaşını görünce şaşırdı.
Yaşlıca, dedi.
O yüzden aldım, diye cevapladım.
Biraz sustu. Sonra oturdu, Korkmuyor musun tekrar bağlanmaya? dedi.
Çay koyarken içten cevap verdim, Korkuyorum, dedim. Ama o eski sessizlikte yaşamaktan daha çok korkuyorum. Bir de, bir canın yalnız ölmesinden korkuyorum.
Gözlerini kaçırıp masayı ovaladı.
Hâlâ annemi ve o günü düşünüyor musun?
Hemen cevaplayamadım. Dışarıda akşam serini, Toprak başını kaldırıp baktı.
Düşünüyorum, dedim. Her gün. Özellikle yanında olamadığım o anı. Sadece bir saatliğine gitmiştim. Ama yine de…
Uzun süre sustu.
Ben de düşündüm bunu. Bence annem şimdi olsa, hâlâ kendini suçladığın için kızardı.
Acı bir gülümseme kondu yüzüme.
Belki.
Belki değil, kesin kızardı.
O gün, evde bir şey hafifledi. Geçmiş tamamen silinmedi, ama ağırlığı azaldı.
Oğlum artık daha sık geldi. Yemek, kedi maması, bazen arabasıyla veterinere götürme, başka zaman yeni battaniye alıp yoldan geçiyordum uğradım numarası. Bizim ailenin sevgisi hep dolambaçlı yollardan giderdi.
Toprak da değişti. Dış görünüşü aynı; yaşlı, zayıf, yorgun. Ama artık koridorları kendi krallığı gibi turluyordu. İştahı arttı, kürkünü daha fazla temizliyordu. Bazen fareyi öyle itiyordu ki, ben cetvelle çıkarmak zorunda kalıyordum.
Bir akşam koltukta otururken, Toprak ayak ucuma başını koydu. Dışarıda yağmur, televizyonda birileri tartışıyordu. O an, aylardır içimde yankılanan o cümleyi ilk kez duymadım: Sen orada değildin. Çünkü artık birinin tam şu anda bana ihtiyacı vardı. Geçmiş değil, bugünde.
En değerlisi buydu.
Bir sabah, alacakaranlıkta, hafif bir dokunuşla uyandım. Toprak yanımda, patisiyle elimi dürtüyordu. Yemek istemiyordu, miyavlamadı da. Sadece yanımda olduğunu hissetmemi istiyordu.
O an ona fısıldadım:
O gün yanında olamadım ama, şimdi buradayım. Bunu öğrenebildim.
Ve bu kez bu sözler canımı acıtmadı.
O günden sonra bir şey değişmeye başladı. Yavaş ve sessizdi. Kendimi tek bir anlık eksiklik için ömür boyu cezalandırmamayı öğrendim. Karımı geri getirmezdi bu. Ama kaloriferin yanında mırıldanan, kuyruksuz faresini dürten bir kedinin evini, sıcaklığını, sevgisini almazdı.
Şimdi bizim Toprakla ufak alışkanlıklarımız var: Sabah ben çay koyarken bekliyor, sonra suyunu içiyor. Öğleden sonra güneşin leke yaptığı yerde uyuyor. Akşam televizyonun dibine geliyor, neden orada oturduğunu hâlâ anlamadım belki sesler, belki tek olmadığını hissetmek için.
Bazen ona bakıp düşünüyorum; onun ilk sahibi ben olmadım, hafızasının da son sahibi olmam. Ondan önce kendi kayıpları, alışkanlıkları, suskunlukları vardı. Ama birinin yaşlılığına saygıyla eşlik etmek bana nasip oldu.
Belki de hastaneden sonra aradığım buydu; af değil, unutmak değil, yalnız kalmasın diye yanında durmak.
Barınaktaki kadını da hatırlıyorum bazen. Garip bulmuştu, gözüyle öyle diyordu. Ama benim için ne kahramanlık, ne de fedakarlık vardı, tek bir insanın arzusu vardı: Geçmişte bir anı kurtaramadın diye, bundan sonrakileri kaybetmeden yanında yaşa.
Ev artık boş değil.
Bu evde biri bekliyor. Mutfağa yavaşça gelen biri var. Geceleri yanında nefes alan biri. Kuyruksuz faresini itip kalorifere kıvrılan biri. Ve ben, uzun zaman sonra, gerçek, derin bir barış duygusu duymaya başladım.
Bazen düşünüyorum, biz Toprakla birbirimizi kurtarmadık bu fazla masalsı olurdu. Sadece başkasına geç kalmış iki yolcu, sonunda birbirine zamanında rastladık.




