Ekmek satan küçük kız, zengin iş adamının parmağındaki yüzüğü fark etti… Bu yüzüğün ardında yatan öyle dokunaklı bir hikaye vardı ki, yüreğinizi ısıtacak.

Ekmek satan küçük kız, zengin adamın parmağındaki yüzüğü fark etti… O yüzüğün ardında öyle bir hikâye saklıydı ki duyanın kalbini eritirdi.

O gece, İstanbulun ışıklı gökyüzüne bakan bir apartman dairesinde, Emir bir türlü uyuyamıyordu.

Çekmecesinden, yıllar önce Gülbahardan gelen sararmış bir mektup çıkardı. Kırışmış kâğıdı özenle açtı, harflerin her satırı hâlâ yüreğini yakıyordu:

Sevgili Emir Yüzüne bakıp da bunu söyleyemeyeceğim. Sana son kez bakarsam, gidemem zaten.

Gitmem lazım, hem de senin hayatın pahasına. Kardeşim Murat kötü insanlarla karıştı Üstelik, üç aylık hamileyim. Beni arama. Ne olur

Emir, yıllarca detektiflere yüklü paralar ödedi, iz sürdü, sahte ipuçlarının peşinden koştu, ismini değiştirdi.

Evlenmedi, yüreğinde Gülbaharın hatırasına ihanet edeceğini düşündüğü için kimseyi sevemedi.

Sonra bir gün, yağmurda, elinde sepetle ekmek satan küçük bir kız gördü: Gülbaharın yüzüğü parmağındaydı.

Ertesi gün hemen güvenilir birine, fazla soru sormayan bir adama telefon açtı:

Zeynepi bul. Ama dikkatli ol. Korkutma, hiçbir şeyden haberi olmasın.

Üç gün üç yıl gibi geçti. Sonra haber geldi: Zeynep, annesiyle birlikte Ümraniyenin kıyısında bir gecekonduda yaşıyordu.

Annesi temizlik işine gidiyor, hasta; soyadı ise Yılmazdı. Fotoğraf da geldi: Kız gülüyordu, yüz hatları tıpkı Gülbahara benziyordu.

Emir artık bekleyemezdi. Kapkara, yağmurlu, gri bir günde, yolu çamur içinde olan o eve gitti: Kapıda eski lastiklerle çevrili çiçekler, begonviller, yoğurt kovasında beyaz güller

Ahşap kapıya tık tık vurdu.

Sen ekmekleri alan beyefendi misin? diye fısıldadı Zeynep.

Evet… annenle konuşmam lazım, kızım.

Gülbahar perdeye tutunarak, zayıf bedeniyle, yüzü mahzun, gözleri yaşarmış şekilde çıktı karşısına.

Bakışları buluştuğunda dünya susmuş gibiydi. Emir dedi, titreyen sesiyle.

Neden hiç geri dönmedin? dedi Emir, sesi kırık.

Gülbahar avuçlarını titretirken anlatmaya başladı; korkusunu, hastalığını, mecburiyetini Emir dizlerinin üstüne çöktü, buz gibi ellerini avuçladı:

Buna hakkın yoktu! On altı yıl içim ölü kaldı oysa o o bizim kızımız.

Zeynep kendini tutamadı, elini ağzına kapatırken yüzüğünün ışıltısı solgun odada parladı.

Ben Emirim, dedi yavaşça. Eğer istersen gerçekten babanım.

Küçük kız temkinli bir adımla yaklaştı. Gülbahar gözyaşlarını tutamadı.

Asla bir trajedi değildin, dedi Emir, hayatıma gelen en güzel şey sendin.

Ve kader bize bir şans daha verdiyse, artık yakasından düşmeyeceğim.

Emir tüm imkânlarını kullandı: Gülbaharı Türkiyenin en iyi hastanelerinden birine, Şişli Etfale yatırttı, yeni ilaçlar, araştırma programları buldu.

Zeynep ve Emir her geçen gün birbirlerini daha iyi tanımaya başladılar: Zeynep okula gitti, oyuncaklar yaptı, romanlar okudu.

Aylar sonra doktor tebessümle müjde verdi: tümör küçülüyordu. Gülbahar mutluluktan ağladı, Emir ona sarıldı, Zeynep de onları kucakladı.

Küçük, sıcak bir nikâh yaptılar: Gülbahar yine o yüzüğü taktı, Zeynep lacivert elbisesiyle annesinin yanındaydı.

Emir Gülbaharın alnına bir öpücük kondurdu: Sonsuza dek.

Zaten sonsuzdu, dedi Gülbahar da.

Daha sonra hepsi Ege kıyılarına, Datçaya taşındılar.

Zeynepin deniz gören bir odası oldu, Emir onu okula götürdü, onu dinlemeyi, yanında olmayı öğrendi.

Bir akşamüstü terasta gün batımını izlerken Gülbahar sordu: Bir düşün, arabadan hiç inmeseydim ne olurdu?

Düşünmek bile istemiyorum, dedi Emir.

Zeynep kumda koşuyordu, gülüyordu, parmağında o yüzük parlıyordu. Sonsuza dek, dedi Emir yeniden.

Sonsuza dek, diye karşılık verdi Gülbahar.

On altı yıl sonra Emir ilk kez gerçekten eve döndüğünü hissetti.

Rate article
Lifequest
Ekmek satan küçük kız, zengin iş adamının parmağındaki yüzüğü fark etti… Bu yüzüğün ardında yatan öyle dokunaklı bir hikaye vardı ki, yüreğinizi ısıtacak.