Anne Olan Babaanne
Emine yetmiş yaşına geldiğinde, artık huzurlu bir hayat arzuluyordu. Kendi küçük bahçesinde çiçeklerle uğraşmak, bayramlarda börek, baklava yapmak ve çocuklarıyla torunlarının ziyaretlerini beklemek istiyordu. Onca yılın yükünü sırtından attığını, hayatının en zorlu dönemlerini geride bıraktığını sanıyordu.
Ama kader bambaşka bir oyun oynadı.
Serin bir sonbahar sabahı, kollarında minicik bir kundak buldu yeni doğmuş torunu. Kızı kendi hayatının yükünü taşıyamamıştı, çocuğun babası ise hamilelik ortaya çıkar çıkmaz sırra kadem basmıştı. Emine, gözünü bile kırpmadan yalnızca iki kelime söyledi:
Ben bu çocuğu eve götürüyorum.
Ve böylece, çoğu kadın torun sahibi olmanın tadını birkaç saat torun bakıp sonra annelerine teslim ederek çıkarırken, o her şeye yeniden başladı.
Yeniden Anneliğe Dönüş
Uykusuz geceler geri geldi. Biberonlar, hastane yolları, devlet hastanelerinde sıra beklemek, ilk diş, gecenin köründe yükselen ateş Yılların emeğiyle yıpranmış elleri, şimdi minik bir bedeni tutmaya yeniden alışıyordu.
Bazen korkuyordu. Aynaya bakınca gördüğü beyaz saçları, kırışıklıkları, yorgunluğu Yanındaki beşikte yatan çocuk ise annesine, genç, güçlü, dinamik bir kadına muhtaçtı.
Ama sevginin yaşı yoktu.
Ona çocuklarına söylediği ninnileri söylüyordu. Minicik ellerinden tutup yürümeyi öğretiyordu. Kimi zaman parası yetişmediğinde, gözyaşlarını kimselere göstermeden akıtıyordu. Kendi ihtiyaçlarından kısıp, torununa yeni bir mont ya da renkli bir oyuncak alıyordu.
İnsanların Sözleri
Etrafındaki insanlar fısıldanıyordu:
Ne gerek var ki bu yaşta?
Bu yaştan sonra herkes kendi rahatını düşünür.
Ama Emine kulak asmıyordu bu laflara. Çünkü onun için “kendin için yaşamak”, torununun mutluluğunu izlemek demekti.
Asıl zorluğu ise ona açıklamaktı. Diğer çocukların anneleri babaları vardı, onun ise babaannesi Bir gün ilk kez sordu:
Babaanne, sen benim neyimsin?
Emine çömeldi, ona sarıldı ve şöyle dedi:
Ben senin her şeyinim.
Gerçekten de öyleydi.
Okul Yılları
O, diğer genç annelerle birlikte okulun veli toplantılarına gidiyordu. Arka sırada sessizce oturup öğretmeni dinliyor, torununun notları için herkesten çok tedirgin oluyordu. Onunla ders çalışırken, kimi zaman küçük harfleri seçmekte zorlanıyordu. Evde çorba pişiriyor, okul formalarını yıkıyor, gömlekleri ütülüyordu.
Aldığı yaşlılık maaşı zar zor yetiyordu ama torununun hiçbir zaman yoksunluk hissetmesine izin vermiyordu. Onun kitapları, bisikleti, kışın sıcacık bir montu oluyordu.
Hepsinden ötesi, sınırsızca sevgisi vardı.
En Büyük Korkusu
Eminenin en büyük korkusu yoksulluk ya da dedikodular değildi. En büyük korkusu, vakti yetirememekti.
Ona iyiliği öğretemeden göçüp gitmekten,
Onun büyüdüğünü görememekten,
En önemli sözcükleri ona söyleyememekten.
Bu yüzden her geçen gün, ona sabrını, tecrübesini, sevgisini, gücünü aktarıyordu.
Sevginin Meyvesi
Yıllar geçti. Çocuk büyüdü. Uzun boylu, güçlü, akıllı bir genç oldu. Ona her zaman benim babaanne-annem diyordu.
Lise mezuniyetinde Eminenin ellerini tuttu bir zamanlar minicik bedeni kavrayan o elleri ve şöyle dedi:
Sen olmasaydın, ben bugün böyle biri olamazdım. Bana ikinci kez hayat verdin.
Emine gözyaşlarıyla gülümsedi. Biliyordu ki, zaman ona yetmişti.
Bu hikaye, sessizce kahraman olan kadınlar için. Zorlu yolu seçmek zorunda kalıp pes etmeyen, yaşına, yorgunluğuna ve hayata rağmen sevgiden vazgeçmeyen babaanneler için…
Çünkü bazen, bir çocuk için tüm dünya demek bir babaanne olur.




