Elim o kadar titriyordu ki küçük sıcak kehribar parçasını zorlukla avucumda tutuyordum. Gümüş yüzük parmaklarımı acıtıyordu boğazımda ise bir çığlık düğümlenmişti. Etrafımdaki sessizlik öyle ağırdı ki sanki İstanbuldaki Karacaahmet Mezarlığındaki ağaçlar bile hışırtısını kesmişti. Siyah takım elbiseli adamlar daha bir dakika önce kirli bir genci zorla sürüklemeye hazırlanırken birden donup kaldılar.
Açın diye neredeyse işitilmeyecek bir sesle söyledim. Her zaman toplantılarda sağlam ve kesin çıkan sesim şimdi sonbahar yaprağı gibi titriyordu.
Bay Mehmet ama prosedür belgeler doktorların kalp krizi raporu diye kekeledi cenaze evi sorumlusu gözlüklerini düzelterek.
Açın diye her heceyi ayrı vurarak tekrarladım. Kendim öne çıktım pahalı çiçek çelenklerini iterek kenara. Görgü kurallarına ya da seçkinlerin ne düşüneceğine artık aldırmıyordum. Bu anda bir iş adamı değildim. Kalbine doğrudan vahşi bir umut enjekte edilmiş sıradan bir babaydım.
Güvenlikçiler ağır aletlerle lake kırmızı maun tabut kapağını kaldırmaya başladılar. Ses korkunçtu tahta inliyor ruhum da onunla birlikte inliyordu. Kapak yana kayınca kalabalık şaşkınlıkla soluğunu tuttu.
Tabutta bir kız yatıyordu. Zeynepin elbisesi Zeynepin saç modeli. Fakat sol bileğini tuttuğumda deri pürüzsüzdü yumuşak beyaz balmumu gibi. Hiçbir iz yoktu. Bisiklet sürmeyi öğrettiğim o yaz akşamından kalan yarım ay şeklindeki yara izi yoktu annesi mutfakta kokulu vişne reçeli kaynatırken.
Bu o değil göğsümden öyle bir hıçkırık yükseldi ki bu sert adamdan kimse beklemezdi. Bu benim kızım değil!
Yüz tamamen yabancıydı kalın makyaj tabakasıyla ustaca örtülmüştü. Birileri her şeyin gerçek gibi durması için büyük uğraş vermişti. Hala dizlerinin üstünde çömelmiş kollarıyla zayıf bacaklarını sarmış olan sokağın çocuğuna döndüm.
Nerede diye doğrudan çamurun içine çöktüm her zaman kaçındığım çamurun içine. Pahalı İtalyan pantolonlarım anında ıslandı ama umurumda bile değildi. Omuzlarından tuttum gözlerim yaşla doldu. Kızım nerede evlat
Göstereceğim ama acele edelim kocası Tolga bey bugün her şeyin biteceğini söyledi diye fısıldadı çocuk.
Tolga damadım. Aileme oğlum gibi kabul ettiğim hisselerimin yarısını emanet ettiğim şimdi kalabalıkta boşuna aradığım adam. Tolga çoktan kaybolmuştu. Çocuk yüzüğü çıkarır çıkarmaz gitmişti.
Araba İstanbul sokaklarında bütün kuralları çiğneyerek uçuyordu. Direksiyonda ben vardım yanımda lüks deri koltukta büzülmüş sokak çocuğu Murat oturuyordu. O sokak bodrum ve ucuz çay kokuyordu ama bu anda o koku en pahalı parfümlerden daha değerliydi. Bu yaşamın kokusuydu.
İstasyonun arkasındaki eski fabrika bölgesi. Harap binalar kırık pencereler gri bir kasvet ve keskin bir soğuk. Murat beni çürümüş tahtalardan geçirerek binanın en ucuna eskiden idari odaların bulunduğu yere götürdü.
Burası dedi çocuk kalın zincirle kilitli ağır demir kapıyı göstererek.
Düşünmedim gelen güvenlikçilerle birlikte kilidi kırdık. Kapı gıcırdayarak açıldı.
Zeynep yerde yatıyordu başının altına sadece eski kirli bir ceket koymuştu. Rengi atmıştı soğuktan titriyordu dudakları morarmıştı gözlerinde babasının daha önce hiç görmediği sonsuz hayvani bir korku parlıyordu. Işık ve adamları görünce top gibi büzüldü elleriyle yüzünü kapattı.
Bana dokunmayın Tolga lütfen diye fısıldadı umudunu tamamen yitirmiş halde.
Zeynep Zeynep benim kızım diye odanın içinde koştum. Soğuk betonun üzerine yanına çöktüm büyük sıcak paltomu ona sardım ve onu kalbime bastırdım sanki tüm dünyasını ısıtmaya çalışıyormuşum gibi.
Kız bir an dondu sonra babasının tanıdık kokusunu onu asla aldatmayan tek adamın kokusunu tanıdığında ateşli hıçkırıklara başladı. Elleri ceketime yapıştı.
Baba babacığım belgeleri imzalamazsam senin öleceğini söyledi beni kilitledi baba bana bir şeyler verdi çok acıdı artık seni göremeyeceğimi sandım diye ağladı kız gözyaşları boynumdan akarken geçmişimin tüm soğukluğunu yakıyordu.
Sus benim küçüğüm sus buradayım her şey bitti baban yanında kimse duyuyor musun dünyada kimse sana bir daha dokunmayacak diye yüksek sesle ağladım gözyaşlarımı silmeden. Karım öldüğünden beri geçen on beş yılda ilk kez sadece zayıf seven bir baba olmama izin verdim kendime.
İki ay geçti.
Geniş aydınlık evimin salonunda taze pişmiş tarçınlı elmalı kek kokusu yayılıyordu Zeynep uzun zamandan sonra kendisi pişirmişti. Masada üç fincan çay duruyordu.
Masada Zeynep oturuyordu yüzündeki renkler geri gelmişti ama gözlerinde hala çok şey görmüş olgun bir derinlik vardı. Yanında Murat vardı. Temiz yıkanmış sıcak yeni kıyafetler içinde biraz büyük ellerine utanır gibi kekten çekingen bir ısırık alıyordu. Ona bir daire aldım okul belgelerini düzenledim ve onu gerçek bir aile üyesi olarak hayatıma kattım. Çünkü bu sokak çocuğu benim için en değerli olanı kurtarmıştı.
Onların karşısında oturuyordum ve kızımı izliyordum. Sol eliyle fincanı kaldırdığında güneş ışığı bileğindeki küçük yarım ay şeklindeki yara izini aydınlattı.
İş para nüfuz eskiden hayatımın amacı gibi gördüğüm her şey şimdi sadece soluk gölgeler gibiydi. En önemli gerçeği kavradım maddi şeylerin peşinden koşar gurur duvarları öreriz ve çocuklarımıza onları ne kadar sevdiğimizi söylemeyi sık sık unuturuz. Kucaklaşmaları yarına erteleriz oysa yarın gelmeyebilir.
Baba ne düşünüyorsun diye nazikçe sordu Zeynep babasının bakışını fark edince.
Elimi uzattım onun avucunu sardım ve sessizce iç çektim Sadece mutluluğun ne kadar kırılgan olduğunu düşünüyorum ve seni tekrar kucaklamak için ikinci bir şans aldığım için ne kadar bereketli olduğumu.Elim o kadar titriyordu ki küçük sıcak kehribar parçasını zorlukla avucumda tutuyordum. Gümüş yüzük parmaklarımı acıtıyordu boğazımda ise bir çığlık düğümlenmişti. Etrafımdaki sessizlik öyle ağırdı ki sanki İstanbuldaki Karacaahmet Mezarlığındaki ağaçlar bile hışırtısını kesmişti. Siyah takım elbiseli adamlar daha bir dakika önce kirli bir genci zorla sürüklemeye hazırlanırken birden donup kaldılar.
Açın diye neredeyse işitilmeyecek bir sesle söyledim. Her zaman toplantılarda sağlam ve kesin çıkan sesim şimdi sonbahar yaprağı gibi titriyordu.
Bay Mehmet ama prosedür belgeler doktorların kalp krizi raporu diye kekeledi cenaze evi sorumlusu gözlüklerini düzelterek.
Açın diye her heceyi ayrı vurarak tekrarladım. Kendim öne çıktım pahalı çiçek çelenklerini iterek kenara. Görgü kurallarına ya da seçkinlerin ne düşüneceğine artık aldırmıyordum. Bu anda bir iş adamı değildim. Kalbine doğrudan vahşi bir umut enjekte edilmiş sıradan bir babaydım.
Güvenlikçiler ağır aletlerle lake kırmızı maun tabut kapağını kaldırmaya başladılar. Ses korkunçtu tahta inliyor ruhum da onunla birlikte inliyordu. Kapak yana kayınca kalabalık şaşkınlıkla soluğunu tuttu.
Tabutta bir kız yatıyordu. Zeynepin elbisesi Zeynepin saç modeli. Fakat sol bileğini tuttuğumda deri pürüzsüzdü yumuşak beyaz balmumu gibi. Hiçbir iz yoktu. Bisiklet sürmeyi öğrettiğim o yaz akşamından kalan yarım ay şeklindeki yara izi yoktu annesi mutfakta kokulu vişne reçeli kaynatırken.
Bu o değil göğsümden öyle bir hıçkırık yükseldi ki bu sert adamdan kimse beklemezdi. Bu benim kızım değil!
Yüz tamamen yabancıydı kalın makyaj tabakasıyla ustaca örtülmüştü. Birileri her şeyin gerçek gibi durması için büyük uğraş vermişti. Hala dizlerinin üstünde çömelmiş kollarıyla zayıf bacaklarını sarmış olan sokağın çocuğuna döndüm.
Nerede diye doğrudan çamurun içine çöktüm her zaman kaçındığım çamurun içine. Pahalı İtalyan pantolonlarım anında ıslandı ama umurumda bile değildi. Omuzlarından tuttum gözlerim yaşla doldu. Kızım nerede evlat
Göstereceğim ama acele edelim kocası Tolga bey bugün her şeyin biteceğini söyledi diye fısıldadı çocuk.
Tolga damadım. Aileme oğlum gibi kabul ettiğim hisselerimin yarısını emanet ettiğim şimdi kalabalıkta boşuna aradığım adam. Tolga çoktan kaybolmuştu. Çocuk yüzüğü çıkarır çıkarmaz gitmişti.
Araba İstanbul sokaklarında bütün kuralları çiğneyerek uçuyordu. Direksiyonda ben vardım yanımda lüks deri koltukta büzülmüş sokak çocuğu Murat oturuyordu. O sokak bodrum ve ucuz çay kokuyordu ama bu anda o koku en pahalı parfümlerden daha değerliydi. Bu yaşamın kokusuydu.
İstasyonun arkasındaki eski fabrika bölgesi. Harap binalar kırık pencereler gri bir kasvet ve keskin bir soğuk. Murat beni çürümüş tahtalardan geçirerek binanın en ucuna eskiden idari odaların bulunduğu yere götürdü.
Burası dedi çocuk kalın zincirle kilitli ağır demir kapıyı göstererek.
Düşünmedim gelen güvenlikçilerle birlikte kilidi kırdık. Kapı gıcırdayarak açıldı.
Zeynep yerde yatıyordu başının altına sadece eski kirli bir ceket koymuştu. Rengi atmıştı soğuktan titriyordu dudakları morarmıştı gözlerinde babasının daha önce hiç görmediği sonsuz hayvani bir korku parlıyordu. Işık ve adamları görünce top gibi büzüldü elleriyle yüzünü kapattı.
Bana dokunmayın Tolga lütfen diye fısıldadı umudunu tamamen yitirmiş halde.
Zeynep Zeynep benim kızım diye odanın içinde koştum. Soğuk betonun üzerine yanına çöktüm büyük sıcak paltomu ona sardım ve onu kalbime bastırdım sanki tüm dünyasını ısıtmaya çalışıyormuşum gibi.
Kız bir an dondu sonra babasının tanıdık kokusunu onu asla aldatmayan tek adamın kokusunu tanıdığında ateşli hıçkırıklara başladı. Elleri ceketime yapıştı.
Baba babacığım belgeleri imzalamazsam senin öleceğini söyledi beni kilitledi baba bana bir şeyler verdi çok acıdı artık seni göremeyeceğimi sandım diye ağladı kız gözyaşları boynumdan akarken geçmişimin tüm soğukluğunu yakıyordu.
Sus benim küçüğüm sus buradayım her şey bitti baban yanında kimse duyuyor musun dünyada kimse sana bir daha dokunmayacak diye yüksek sesle ağladım gözyaşlarımı silmeden. Karım öldüğünden beri geçen on beş yılda ilk kez sadece zayıf seven bir baba olmama izin verdim kendime.
İki ay geçti.
Geniş aydınlık evimin salonunda taze pişmiş tarçınlı elmalı kek kokusu yayılıyordu Zeynep uzun zamandan sonra kendisi pişirmişti. Masada üç fincan çay duruyordu.
Masada Zeynep oturuyordu yüzündeki renkler geri gelmişti ama gözlerinde hala çok şey görmüş olgun bir derinlik vardı. Yanında Murat vardı. Temiz yıkanmış sıcak yeni kıyafetler içinde biraz büyük ellerine utanır gibi kekten çekingen bir ısırık alıyordu. Ona bir daire aldım okul belgelerini düzenledim ve onu gerçek bir aile üyesi olarak hayatıma kattım. Çünkü bu sokak çocuğu benim için en değerli olanı kurtarmıştı.
Onların karşısında oturuyordum ve kızımı izliyordum. Sol eliyle fincanı kaldırdığında güneş ışığı bileğindeki küçük yarım ay şeklindeki yara izini aydınlattı.
İş para nüfuz eskiden hayatımın amacı gibi gördüğüm her şey şimdi sadece soluk gölgeler gibiydi. En önemli gerçeği kavradım maddi şeylerin peşinden koşar gurur duvarları öreriz ve çocuklarımıza onları ne kadar sevdiğimizi söylemeyi sık sık unuturuz. Kucaklaşmaları yarına erteleriz oysa yarın gelmeyebilir.
Baba ne düşünüyorsun diye nazikçe sordu Zeynep babasının bakışını fark edince.
Elimi uzattım onun avucunu sardım ve sessizce iç çektim Sadece mutluluğun ne kadar kırılgan olduğunu düşünüyorum ve seni tekrar kucaklamak için ikinci bir şans aldığım için ne kadar bereketli olduğumu.. Bu kelimeler ağzımdan çıktıktan sonra kızımın gözlerinde parlayan sevinci gördüm. O andan itibaren her günümü ailemle daha fazla vakit geçirerek geçirmeye başladım. Hayatın bize sunduğu fırsatları değerlendirmek ve sevdiklerimize sevgimizi göstermek en önemli görevimizdir.. Bu kelimeler ağzımdan çıktıktan sonra kızımın gözlerinde parlayan sevinci gördüm. O andan itibaren her günümü ailemle daha fazla vakit geçirerek geçirmeye başladım. Hayatın bize sunduğu fırsatları değerlendirmek ve sevdiklerimize sevgimizi göstermek en önemli görevimizdir.



