Taş Kadın
Hatice Hanım, bir zamanlar İstanbulun taşlı kaldırımlarından birinde, yağmurlu ve kasvetli bir akşam baygın halde bulundu, çaresiz ve yere yığılmıştı. Ambulans çağrıldı, iri yapılı Haticeyi güçlükle kaldırıp hastaneye getirdiler.
Hatice, uzun boylu, geniş yapılı bir kadındı. O gün üzerinde şık bir pantolon takımı, kısa topuklu siyah botları, hafif ama özenle yapılmış makyajı, iri dudaklarını ve hafifçe çıkık gözlerini ön plana çıkarıyordu. Kulağındaki ağır taş küpeleriyle, dizinin üstünde tuttuğu deri çantasını sıkı sıkı kavramış şekilde tekerlekli sandalyede oturuyordu. Asla yatar pozisyonda gitmeyi kabul etmemiş; kendine gelince de ambulans şöförüne sigara koktuğu için çıkışmış, acil tıp teknisyenine yavaşlığından dolayı laf etmiş, yanındaki genç stajyere de Sakın bana dokunma! diye çıkışmıştı.
Genç bir adam homurdanarak, Zaten doğrusu da bu, dediğinde Hatice Hanım gözlüğünün üzerinden bakıp Bir de bana karşı geleyim mi diyorsun oğlum, göreceğiz bakalım kim dokunacak kime! diyerek sertçe cevap verdi. Sonra suratını astı, kibirle çantasını göğsüne çekti, etrafa denetlemeye gelmiş bir müfettiş gibi sert bakışlar attı. Alnında ince ter damlaları, fondötenin altında belirginleşmişti, terden makyajı akmış; yüzündeki hatları ağırlaştırıyordu. Haydi, ilerleyelim artık, dedi, kalabalık koridoru göstererek, Burada bekleyemem, cereyan var!
Kayıt memuresi, upuzun kürklü paltosuyla içeri dalan Haticeye hayretle baktı, evrakları alıp, Buradan sonrası size emanet. Arkadaşlar, artık gidebilirsiniz, dedi.
Hipertansiyon krizi, sokakta bayılmıştı… Kafasını çarpmamış… Şimdi tansiyonu diye raporunu aktarmaya başladı stajyer.
Eh, tamam oğlum, yolun açık olsun, burası zaten yeterince kalabalık, diye omzunu sıvazladı hemşire. Genç çocuk annesine benziyordu; belli ki akrabaydılar.
Haticenin kafasında hemen bir düşünce dolandı: Demek akrabasını işe sokmak için uğraşıyorlar
Başında şiddetli bir ağrı, elleri güçsüzce dizlerine düşüyordu; değerli marka etiketiyle çantası yere düşme tehlikesindeydi, ama Haticenin onu yerden kaldıracak mecali yoktu. Artık hiçbir şeye gücü kalmamıştı. Konuşmak bile zordu, dili kupkuru, damağına yapışmış gibiydi, boğazı yanıyordu.
Biraz su verir misiniz? dedi, sesini olabildiğince net çıkararak; ama etraftaki telaşın içinde sesi kayboldu. Yanından sedyelere yerleştirilen hastalar, sabırsız yakınları geçiyor, hemşireler ve doktorlar kendi işleriyle koşturuyordu. Kimse Hatice Hanıma kulak asmadı.
Sonunda bir hemşire, Baran kim? Baran kim?! diye seslendi.
Buradayım, dedi Hatice, sonra daha yüksek sesle tekrarladı. Buradayım!
Buyurun, bu kavanozu alın, tuvalet şurada. Sonra da kan alacağız. Çıkarın şu şapkanızı, burası Sibirya değil!
Hatice, kürklü şapkasıyla oturduğunu unutmuştu; işte bu yüzden alnından terler damlıyordu.
İsteksizce çıkardı başlığını, sağa sola baktı, düşmesin diye çantasına tıkıştırdı. Büyük, lüks çantası belge doluydu. Burada kalamam, işim gücüm var; sağlığım düzelince hemen çıkarım, diye kendi kendine fısıldadı. Çünkü Hatice Baran, büyük bir firmanın sahibi ve yöneticisiydi, cam-pencere işlerinin başıydı; durmaya vakti yoktu.
Hatice Baran… Hep böyleydi: iri bebek, iri kız çocuk, iri genç kız, gün geldiğinde ise gösterişli, yıkılmayan bir kadın. Hep yanında cılız görünen annesinin aksine, gücünü babasından almıştı. Babası, köyün yiğidi, Hatice sekiz yaşında iken kansere yenik düşüp gitmişti.
Hatice, küçüklüğünden beri kendini tuhaf hissederdi. Kreşte, okulda akranlarının arasında sanki Gulliver gibi kendini fazlalık sanır; dışlanırdı. Ancak atletizmde teselli buldu; spor hocasıyla annesi arasında kısa bir yakınlık doğunca akşamları evde yalnız kalmasın diye Haticeyi spor salonuna gönderdiler. Disk atmada, güllede kendi ağırlığını buldu, yaralanmalar olsa da başarılı olduğu için huzurluydu. Sonra birine gönlünü kaptırdı, karşısındakinin merakıyla aşkı karıştırdı, üzülüp delice hatalar yaptı, sonunda büyüdü, annesini toprağa verdi ve kendini bildiği gibi şekillendirdi.
Hatice, önce apartman yönetimlerinde ustalarla, tamiratlarla uğraştı. Ekonomik kriz yeni yeni patlak vermişti, firma üstüne firma açılıyordu. Hatice, inşaatlarda çalışan ekiplere liderlik etti. Koca yapısıyla çoğu kez erkek sanılır, sonra kadın olduğu anlaşılınca kahkahalar kopar ama kimse el uzatmazdı ona. O da kimseye eyvallah etmez, aralarındandı.
Heykeller gibi soğuk, taş kadın! derlerdi ardında.
Büyük çabalarla kendi cam-pencere firmasını kurdu. Dünyaya Açılan Pencereler adıyla bir marka haline geldi. Çalışanlarına çok merhametli değildi fakat onlar ona, Taş gibi sağlam abla, diye sahip çıkardı. Sorun yaşadığında ne gerekiyorsa yapar, mesaiye geç kalana kızar, sağlık kontrolüne yollar, yılbaşında mutlaka hediye verir ama hiçbir zaman Noel Baba veya Kardan Kız gibi şekillere bürünmezdi. Böyle şeyleri, hele ki kendi görkemiyle, gülüp geçerdi.
Sekreterinin gizli bir hamileliğini bile ona test yapılmadan önce öğrenir, hemen iyi bir doktor ayarlardı. Yeni iş arayan aile yakınlarını işe yerleştirir, tanıdık öğrencilere üniversite bağlantıları yapardı. Kimsesizlikten güçlenen Hatice, kimseyi ezdirmemeyi öğrenmişti.
Arkadaşı yoktu, yakınlık kurmazdı. Böylelikle dılga veya koca kadın gibi laflardan korunuyordu. Hep ciddi, sapasağlamdı.
Her zaman doğruyu söyler, gerektiğinde işten çıkarır ama yeni iş bulana kadar yol gösterirdi. Hayat, onun için yük vagonundan ibaretti ve arkasında taşıdığı tek küçük vagon, oğlu Serkandı.
Onun sıkı disiplinine katlanamayan nadiren olurdu. Krizlerin ortasında azimli bir kadro onu omuzladı. Şimdi hastane odasında, Aman çuvallamasınlar sözleşmelerde! diye içinden dua ediyordu.
Hatice, Bu ne? Ben yapamam, ağır hastayım, yatış almam gerek, diyerek analiz kavanozunu fırlattı. Okuma bilmiyor musunuz siz?
Bekleme koltuğunda oturan, başı sargılı köhne bir adam, Aman abla, ben senin yerine doldururum, ama başlığını bırakırsan olur bu iş! diye gülerek lafa karıştı.
Git işine! diyerek uzaklaştı Hatice, sandalyesiyle hemen diğer duvara yaslandı, tekerlekli sandalyenin kollukları duvara iz bıraktı.
O esnada bir görevli, Hanımefendi, duvarları yeni yaptık, lütfen zarar vermeyin! diye çıkıştı. Kimi çağırdıklarını sordular.
Başını bile kaldırmadan Hatice, Ben kendimim, çıkacağım buradan. Şuradan bir taksi çağırayım… dedi ceketinin iç cebinde telefonunu ararken.
Bir görevli yaklaşıp, Taksiyle nereye gideceksiniz? Doktor şimdi sizinle ilgilenecek, yatağa alınmanız gerek, dedi. Fakat Hatice çoktan oğluna, Serkana ulaşmaya çalışıyordu.
Serkan? Sibelle görüş, ona söyle. Yarın toplantılarım var, bana lazım! dedi.
Serkan ise duştaydı, annesinin haberini karısı Sibel verdi, Annen arıyor, hastanede.
Serkan, Beş dakika sonra çıkıyorum, bir şey olmaz ona, deyip suyu tekrar açtı. Çocukluğunda sabah akşam annesinin kendisini almaya gelmesini beklerdi. Hatice sırf iş için evde olmazdı, işleriyle Serkanı desteklerdi ama sevgisini hiç göstermezdi. Anne sevgisi işlerle, hediyelerle ölçülmezdi ki.
Haticenin kulağına, Siz kimsiniz? Kime aitsiniz? sorusu çalındı ve artık Ben benim, diye mırıldandı. Ne oğlu, ne gelini sahip çıkıyordu sanki.
Ağır bir şekilde doğrulmak isterken bir anda yere yığıldı, deri çantası ve kürklü şapkası yanında savruldu. Başı döndü, duyduğu uğultu arasında Sağdan gidiniz, sağdan gidiniz sesi çınlıyordu.
Hatice işine genellikle kendi arabasının arkasında oturup gider, Rıza Bey adlı şoförüyle sabahları yedi buçukta kapısında hazır olurdu. Büyük şirketlere yakışır, klasik müzikli yolculuklar O sabah ise şoförün aracı, çöp kamyonu tarafından ezilmişti.
Gel, taksi çağıralım, Hatice Hanım, yoksa yetişemeyeceğiz! dedi şoförü.
Gerek yok, metrodan giderim, dedi Hatice; Tamam, arabayı tamir ettir, evrakları getirirsin.
Böylece İstanbul metrosunda yürürken, o koca haliyle kaldırımda yanından herkes çekildi. Sağdan gidiniz anonsunu duydu, aheste ama ağır adımlarla sağ kenardan ilerledi.
Hastanede yoğun bir süreçten, sesten, iğnelerden sonra bir odaya çıkarıldı, yatağa yatırıldı. O gece yüzüne, makyajını silmek için bir hemşirenin yumuşacık pamukla dokunuşu kendisini huzurla doldurdu. Hatice annesini hatırladı; annesi düşüp kalkarken, ona hep bir havlu ile yüzünü silerdi. Onu bir daha göremeyeceğini bile bile mezarlıkta unutulmaz çiçekler ektiğini, her detayı düşündüğünü anımsadı.
Bir gün el çantası metroda kesilip çalınmış, içindeki her şeyle birlikte oğlunun küçücük bir resmi ve değerli bir jeton da gitmişti. O gün de hüngür hüngür ağlamıştı; para için değil, ilk defa kendine layık, güzel bir çantasından olduğu için.
Hastanede de talihsizlik onu bırakmadı. Aynı hırsız, acilde de cüzdanını ve yüzüğünü çaldı. Misafir insan, kader işte! dedi kendi kendine.
Oğlu Serkan, annesine ilgisizdi; Her şeyin önceden çaresini düşünmüştür o zaten, diye geçiştirdi.
Gelini Sibel bir iki defa aradı, hemşirelerle konuştu. Sonunda sabah Haticeye kıyafet, yiyecek, pijama ve sevdiği markalardan çay, kahve getirdi.
Hatice heybetli siluetiyle odasına döndüğünde, Sibel ona nazikçe yaklaşıp, İşte hepsini getirdim, şimdi daha iyi olur, dedi.
Bütün bunlar Hatice için alışılmamıştı. Hayatında insanlara yakınlık kurmakta, minnet duygusuyle yaşamayı bilmezdi. Evde bile oğluna sevgisini açıkça gösteremezdi; bilemedi, öğrenemedi.
Ertesi sabah yanındaki komşuları mahcup bir şekilde çay istediğinde, Hatice hemen mutfağa gidip sıcak bir bardak çay getirdi. Şekerini bilemedim, nasıl alırsınız bilmem. Ama için, dedi.
Ertesi gün hemşire eski bir tanıdık çıktı, Hatice, ben Derya! Hastanede yatarken de yan yana kalmıştık. Senin gizliden gizliye annelikle ilgili tüm sancıların bana sır oldu. O eski günleri hatırlıyor musun? deyince, Hatice sarsıldı; geçmişin acı anıları kabardı.
Çok şey yaşamıştı Hatice kendisine hep destek olan annesini, çocukluğunda hissettiği yalnızlığı, gençliğindeki kalp kırıklıklarını, oğlunun sevgisizliğini, oğlu büyüyünce annesini hor görmesini, her şeyin altında ezilse de hiç kimseye borçlu hissetmemeyi yaşadı. Hayatında sevgiyi gösterememişti, işleriyle, iyilikleriyle sevmeyi tercih etti.
Günler geçti, gelini Sibel ile ilişkisi biraz ısındı, aralarında sessiz bir yakınlık oluştu. Hastaneden çıkmaya yakın, polis çantasını ve yüzüğünü getirdi; hırsız ölmüştü. Hatice, onun çocukluktan bir tanıdığı olduğunu acı acı hatırladı; o da aynı hayatın arka sokaklarına savrulanlardanmış meğer
Ve Hatice, o yıllarca taş gibi görünen, az ama öz seven kadındı, aslında içi sevgiyle dolu, sadece kolayca kırılan büyük bir çocuktu. Yaşamın yükünü iri omuzlarına alıp tek başına taşırken, kimseye belli etmeden sevgisinin, inceliğinin kuruduğunu sandı. Ama şimdi, bakıyordu ki aslında hâlâ nefes alabiliyor; yaşamak için hâlâ umudu, sevdikleri, oğlunun doğacak torunu, bir avuç küçük unutulmaz arzusu vardı.
Serkana sevgini söyle, Sibel, dedi bir defasında. Anneler bunu yapmasalar içlerinde taş kesilirler. Sibel başını salladı. Kim bilir, Hatice Hanım sandığımız kadar taş kalpli değildi belki; kocaman, güçlü ama derinlerde en naif yerinden yaralı bir kadındı aslında Seneler önce dünyaya gözlerini ilk kez açarken kendini bütün âleme bağırarak ilan etmişti. Şimdiyse, her şeye rağmen hayatı ve sevgiyi kutsamayı yavaş yavaş fark ediyordu…




