Onu Kim Ne Yapsın

Elif, bu ne böyle? Sen annemin turşu salatalıklarını mı attın?
Tabii ki attım, Mehmet. derin bir iç çekti Elif. Onlar çoktan bozulmuştu… Yumuşamış da. Yenilecek gibi değildi ki
Abartacak bir şey yok. Üsttekileri atsaydın, gerisini yıkardık. Bir şey olmaz, annemle ben kabarık kavanozlardan bile yedik, hâlâ ayaktayız. Bunlar sadece biraz beklemiş. Elif, ekmeğe yazık, bunlar hep para!

Mehmet başını dik tutup, yargılayıcı bakışlarla karısının yanından geçip bir şeyler mırıldandı.

Elif derin bir nefes aldı. Bir zamanlar bu hâli ona çok sevimli gelirdi. İstemeden de olsa, ilk buluşmalarını hatırladı…

…Çamlıca’da yürüyüş yolunda, beyaz gömlekli uzun boylu bir delikanlı güler yüzle geliyordu. Elinde bir buket vardı. Yabani çiçekler, tam Elifin sevdiği gibi.

Mehmet… Bunu nereden buldun? Çiçekçiden mi aldın? Yoksa yine tarladan mı topladın?
Tabii, tarladan topladım. O gülleri herkes alıyor; hem pahalı hem sıradan. Biz en iyisi birlikte lunaparka gidelim, o parayla daha eğlenceli olur…

Elif gülümsedi ve yanında yürümeye başladı

Şimdiki Elif, hayalden uykulu bir baş sallayarak gerçeklere döndü: Gerçekten, Mehmet mutfakta salatalıkları yıkıyordu. Elif artık hiçbir şeye şaşırmaz hale gelmişti. Önceleri öğle yemeğine dışarıya gitmediklerini, çünkü Mehmetin yürüyüş sevdiğini sanırdı; halbuki, parasını harcamaya kıyamadığı içinmiş. Lunaparkta dönme dolaba binmişlerdi ki, en ucuz bilet ondaydı, sarsılmayalım diye değilmiş meğerse

Ama şimdi, onca yıl, düğün, iki çocuk derken, Elif her şeyi anlıyordu. Katlanmaktan başka çaresi kalmamıştı. Susmayı seçti.

Elif mutfağa gidip ocakta yemekleri tabaklara koymaya başladı; kendine, Mehmete ve ikizlere Pilav, köfte, salata, her şey sade. Hiçbir zaman abartı, fazlalık olmazdı bu evde.

Ne yapıyorsun, Mehmet? yorgun bir sesle sordu Elif. Çocukların tabaklarındaki köfteleri kesiyordu kocası.
Beş yaşındalar, yarım köfte yeter bence.

Mehmet ciddi bir yüzle köfteyi ikiye böldü, öbür tabaktakini de alıp yeniden tavaya attı.

Tamamen mi kafayı yedin sen?
Sence?
Evet, Mehmet.
Doğrusu bu. Onlar da insan, biz de. dedi ve Elif’in tabağındaki köfteyi de kesmeye başladı. Bu dana eti, çok pahalı. Neden öyle bakıyorsun? Zaten çok et yemek sağlıklı değil, hele kızartılmış olanı. Bundan sonra buharda yap olur mu? Yağa yazık, zam geldi ona.
Çocuklar sevmiyor buharda
Alışırlar. Sağlıklı olan bu, dedi Mehmet ve köftelerle işini bitirip çıktı. Elif kısıtlanmış köftelerine baktı ve sabrının sonunda olduğunu hissetti…

Hafta sonu annesi yani kayınvalidesi Ayfer Hanım apar topar geldi. Onun cömertliğinin yanında Mehmet peygamber sabrıydı.

Elif, bak bak, çocuklara yeni elbiseler getirdim! Şanslısınız valla, babaanneleri olmadan kalmıyorlar!

Elif, işten yeni gelmişti, içinden bir küfretti ve karşılamaya çıktı.

Ayfer Hanım büyük bir poşeti Elife uzattı.

Ayfer Teyze, bunlar kız çocuk giysisi içine baktı Elif. Bizim iki oğlumuz var.
Canım aman ne fark eder! geçiştirdi Ayfer Hanım. Bir de pembe Hello Kitty tişört çıkardı. Pembe kedi işte. Alperen kedi sever. Hem çocuk bunlar, pembe olmuş, mavi olmuş, ne fark eder ki
Peki Ayfer Teyze, anladım, sağ olun. Biz oğlanlarla bakarız. Sonra…

Elif gülümseyerek poşeti kenara koydu. Sonra çöpe atacaktı. Zaten elbiseler hem kız çocuklara göre, hem eskimiş yıpranmış. Bahçeye çıkmaya utanılır bunlarla.

Mehmet, ne zaman taşınacağız artık? Ben dayanamıyorum annenle aynı evde yaşamaya. fısıldadı Elif kapıyı kapatırken.
Ne münasebet, daireye paramız olunca.
Mehmet, hadi kredi çekelim, yoksa yaşlandığımızda anca biriktiririz.
Defalarca söyledim, kredi demek kölelik demek. O kadar faiz… Hem annemle yaşamak mantıklı. Yemek, temizlik, kış hazırlıkları falan…
Sen iyi misin Mehmet? bağırdı Elif ve sonra gözlerini yumup sesini küçülttü. Çocuklar annenle aynı odada uyuyor! Şimdi beş yaşında tamam. Büyüyünce? Napacaklar? Zaten ne mahremiyet var, ne özel alan. Kapılarda kilit yok, Ayfer Hanım izin vermiyor. Çünkü mantıksızmış!
Sakin ol, ışığı kapat. Ay sonunda elektrik faturası canımızı yakacak.

Elif yüksek sesle içini çekip yastığa yüzünü gömdü. Artık dayanamıyordu.

Kavga ertesi gün patladı. Mehmet, çocuklara İyi Uykular Çocukları izletmedi. Gereksiz, hem de pahalıymış Kadehi dolduran son damlaydı bu Elif için.

Yeter artık! ağlıyordu Elif. Dayanamıyorum! Gidiyorum, çocukları da götürüyorum! Anneme gidiyoruz, hiç değilse onların ayrı odası olacak.

Bir elinde bavul, öbür eliyle oğullarını iterek kapıya yöneldi.

Alperen, Murat, hadi gidelim.
Elif Nereye? donakaldı Mehmet. Ailemizi böyle bırakıp gidecek misin? Bizim her şeyimiz iyiydi, mutlu gibiydin.
Altı sene dayandım. Sana ve annene. Şampuanı 5 litrelik bidonlarla alıyoruz, tuvalet kağıdının en ucuzu. Oyuncak yok, senin ve abinin eskileriyle oynuyor çocuklar! Ben böyle yaşayamam! Çocuklarıma düzgün hayat istiyorum. Cömertlikten batarsam da razıyım, yetecek kadar yaşadım.

Ayfer Hanım anında kalp krizi taklidi yaptı, oğlunun peşinden gitmesini engelledi.

Ah oğlum, kalbim! Boşver gitmesin. Nasıl olsa döner. İki çocukla kim bakar ki ona…

Mehmet ise inanıyordu; Elifin döneceğine gönülden inanıyordu.

Elif, ne yapıyorsun? sordu Figen Hanım, Elifin annesi. At o poşeti, yenisini al.

Elif tekrar gerçekliğe döndü, eline baktı. Aynı poşetle üçüncü kez çay demlemeye çalışıyordu.

Orada nasıl yaşadınız siz öyle? Hep söyledim, çıkacaktın. Orası hayat değil, resmen savaş. Psikolojik baskı, ayıp
Evet, başını salladı Elif ve buz dolabını açtı. Peynir vardı; hem de gerçek peynir, hiç eritme değil. Salam, et, yoğurt… Şu çikolataları saklasam iyi olur, çocuklar hepsini mideye indirir.
Yesinler. Ben onlar yesin diye alıyorum.
Yine de kaldırayım, alışık değiller, olmadıklarını yiyip hasta olurlar.

Figen Hanım başını sallar, kızını şefkatle omzundan okşar.

Gece oldu. Elif yataktan kalktı, mutfağa gitti. Uyumak mümkün değil. Yatak çok yumuşak, gıcırdamıyor. Mehmetin evindeki yatak berbat eskimişti.

Elif buzdolabını açtı, hayran hayran yiyeceklere baktı. Kocası en ucuz sütü alırdı, yoğurt yasaktı, onun yerine kefir. Lor peynirini ise bozuk sütle kendileri yapardı.

Elif ekmekten kesti, üzerine salam ve bolca peynir koydu. Kalın, tuhaf bir sandviç oldu. Ağzına zor sığdı ama tadı o kadar güzeldi ki… Hiç kimse gelip o dilim çok kalın demiyor. Peynir günde bir kez, sabah demiyor… Şişe yoğurtu açtı, doğrudan ağzından içti. Ne lezzet!

Allahım, ne kadar safmışım… Ne güzelmiş hesap yapmadan yaşamak

Nasıl oldu da altı yıl bu hayatı kabullendi? Bu kurallara, bu düzene? Dilediğini yiyememek, evinde istediği onarımları yaptıramamak, kayınvalidesinin giysileriyle gezmek, beş yıl aynı çizme ile dolaşmak… Nasıl?

Haftalar geçti, bir sabah kapı çaldı. Elif yeni kalkmıştı, bugün tatildi. Annesi, erkekleri parka götürünce biraz geç uyuyabilmişti.

Kim o? Mehmet mi?! Ne işin var senin?

Kapıda kocası duruyordu.

Elif, lütfen dön. Annemle konuşup biraz daha hesaplı olmayacağız; fazla da açılmayacağız elbet, israf günahtır. Ama daha çok seni dinleyeceğiz, söz… Ben seni seviyorum Elif. Ne olursun dön, ailemiz, çocuklar var…
Hayır! Hayır! Ve tekrar hayır! Dönmeyeceğim. Çocuklarımın kendi odası var, benim de. İstediği kadar çizgi film izliyorlar, ben de keyfime bakıyorum. Yarım köfteyle doymuyorlar. Canları isterse çikolata da yiyorlar. Poşetleri yıkamıyoruz. Ve nihayet düzgün bir sabahlık aldım kendime. Anlıyor musun? Ben düzgün yaşamak istiyorum. Bu benim param, harcamak da bana ait. Hepsi bu! Boşanma kâğıtları kapına gelecek!

Elif kapıyı kapatıp ağlamaya başladı. Neden ağladığını bilmiyordu. Belki hayıflanma, belki de üzüntüden… Çocukları için daha çok çalışacaktı, ama hazır ve nazırdı buna. Asla geri dönmeyecekti. Çünkü orası onun hayatı değildiBir süre sonra Elif, pencerenin önünde uzun uzun dışarıya baktı; şehir uyanıyordu, yol kenarında çocuklar sabah koşturmacasında. Elif derin bir nefes aldı, gözyaşlarını sildi. Mutfağa döndü, masaya küçük, neşeli bir not bıraktı: “Alperen ve Murat, bugün en sevdiğiniz kahvaltı; çikolatalı pankek, portakal suyu, bol peynir… Haydi gelin, annemizin günü başlasın!”

Çocuklar uykulu gözlerle içeri koştular; Elif onları tek tek öptü, saçlarını okşadı. Yıllardır ilk kez içinden taşan neşeyle mutfağı şenlendiriyordu. Kahkahaları, dairenin camlarından dışarı savruldu; karşı apartmandaki yaşlı kadın bile gülümsedi, pencereyi biraz daha araladı.

O gün Elif, yeni bir sayfa açtığını hissetti. Geçmişin yükü gerideydi artık; paçalarına yapışan eski alışkanlıkları bir kenara bırakıp, kendisi için, çocukları için gerçek bir hayat kurabileceğine inandı. Limonata yaparken, elleri limon kokusuyla dolduğunda, kendi kendine söz verdi: Hiçbir zaman, kimse için kendinden vazgeçmeyecek. Bir kadın, bir anne ve her şeyden önce kendi olmak demekti yaşamak.

Pencereden giren sabah ışığında Elifin gözleri umutla parladı; mutfağın sıcaklığı çocuklarının gülüşleriyle çoğaldı. Belki zor olacaktı, belki yalnız hissedecekti zaman zaman, ama artık biliyordu: Kendi hayatının kaptanıydı. Yüreğini sımsıkı tutan o özgürlüğün tadını, bir dilim kalın peynirin gevrekliğinde duydu, bir defa daha gülümsedi.

Ve o günden sonra Elif, geriye hiç bakmadı.

Rate article
Lifequest
Onu Kim Ne Yapsın