– Zeynep, biz size misafirliğe geliyoruz! Hem de iki günlüğüne! Biletleri de aldık! dedi uzaktan akraba bir kadın telefonda, konuşmaya pek alışılmadık, iddialı bir giriş yaparak. Anlaşılan gerçekten çok uzaktan bir akrabaydı… Çünkü Zeynep ilk başta kim olduğunu çıkaramadı bile
Şaşkın bir şekilde telefonuna bakarken, aklından kim, ne istiyor, neden arıyor, en önemlisi bu yabancı kadın adını nereden biliyor, diye geçirdi.
– Kim arıyor? Ne misafiri?
– Zeynepciğim, kadın kıkırdayarak, ay, beni tanımadın mı hiç?! Ben, senin halan Laleyim!
Ne kadar düşündüyse de, Zeynepin aklına böyle bir hala gelmedi; yine de nezaketen sordu:
– Buyurun, bir isteğiniz mi vardı?
– Misafirliğe gelmek istiyoruz! Hani sen deniz kenarında yaşıyorsun ya? Sadece iki günlüğüne, oğlum Kemal için Ona çok iyi gelecek, doktorlar söyledi
Kısa bir telefon görüşmesinin ardından Zeynep, Lale halanın küçük oğlu Kemalin sağlık sorunları için deniz havası alması gerektiğini, en azından Lalenin böyle anlattığını anladı. Söz verdi, asla rahatsız etmeyeceklerini, kendi temizliklerini yapacaklarını, ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. Zeynep, iyilik olsun diye kabul etti ama içinde bunun hata olduğuna dair bir his vardı.
– Çok teşekkürler Zeynepciğim! diye neşeyle cıvıldadı kadın. O zaman Cuma günü oradayız.
Hemen kapattı telefonu. Zeynep, 12 yaşındaki oğlu Alpere döndü.
– Yine mi misafir geliyor, anne?
– Evet, bir tane hala Lale, omuz silkti Zeynep.
– Bence babaanneyi ara, kim bunlar bir öğren! Alperin bu tip misafirlerden pek hoşlandığı söylenemezdi; zira çoğu zaman bir söylediklerini yapmaz, fazla rahat davranırlardı.
Zeynep son zamanlarda herkese kapılarını kapamıştı ama konu çocuk olunca içi el vermedi; nasılsa iki güncük diye kendini teselli etti.
Zeynep üç yıl önce boşandıktan sonra Alperle birlikte Akçayda küçük bir ev satın almıştı. Oraya taşındıktan sonra ise ansızın, daha önce adını bile duymadığı bir sürü akraba ortaya çıkmıştı.
Başlarda da yeni insanlara, akrabalarına kavuştuğu için sevinmişti ama çok geçmeden çoğunun her şeye hazır bulup, bırakın bulaşık yıkamayı, elini kıpırdatmadığını, üstelik burası senin evin, her şeyi sen yap diye emirler verdiğini fark etti.
Bunları kısa sürede sonlandırıp, burası otel değil diyerek kapısını herkese kapatmıştı. Zaten birkaç defa, gelenleri kapıdan içeri almamışlığı da olmuştu. Tabii yardım eden, güzel muhabbet eden insanlar olunca onları ağırlamaktan memnuniyet duydu ama ne yazık ki nadirdi böyleleri.
Şimdi ise Alperin tavsiyesine uyarak annesini aradı. Annesi hala şehirde kalıyordu ama yılda bir iki kez gelir, tatil yapardı.
– Canım Zeynep, cevapladı telefonu.
– Nasılsın anneciğim?
Kısa bir hal hatırdan sonra, lafı Lale hala ve oğluna getirdi.
– Hiç tanımıyorum vallahi, dedi annesi kafası karışık bir halde. Belki de babanın tarafından uzaktan birileri… Babana da sorarım ama sanmam, o da bilmiyor gibi geliyor bana.
Telefon pek bir işe yaramadı, Zeynep çaresiz, misafirlerinin gelmesini bekledi.
Tam söz verdikleri gibi iki gün sonra geldiler. Hala Lale, iri yapılı, gözleri tilki gibi uyanık bir kadın; oğlu Kemal ise beklediği gibi küçük değil, upuzun, 15 yaşında bir delikanlıydı. Sonradan anlaşıldı ki, Kemalin de öyle özel bir tedaviye filan ihtiyacı yokmuş, sadece Lale hanım tatili beleşe getirmek istemiş. Tabii, şaşırmadı Zeynep
– Tren garında neden bizi karşılamadınız? ilk lafı bu oldu Lale halanın. Bu arada, Zeynepin babası da bu kadını tanıyamamıştı.
– Anne böyle şeyler yapmaz, diye atıldı Alper, Zeynepin yanında durarak.
Lale hanım duymamış gibi davransa da Alpere öfkeli bir bakış fırlattı.
– Zeynep, eşyaları nereye koyacağız? Odalarımızı göstersene?
– Bir oda var size, dedi Zeynep kaşlarını çatarak, benim evim o kadar büyük değil ki her misafire oda açayım.
– Hani büyük, deniz manzaralı bir evin var demişlerdi bize.
– Kim söylediyse yanlış söylemiş. Eğer mutsuz olacaksanız ve bu tavrınız devam ederse, en iyisi bir otele yerleşin, dedi Zeynep doğrudan. Gerginlik istemiyorum.
Lale hala birden gülümsedi, sesi daha yumuşak bir ton aldı:
– Ay Zeynepciğim, neden hemen bizi kovuyorsun ki? Yol yorgunuyum, dili sürçtü. Hadi içeri geçelim.
İçeri ilk o girdi, arkasından Kemal, çantalarını sürükleyerek geçti. Alper de Zeynepe döndü:
– Anne, boşuna aldın bunları içeri! Görürsün, sonu iyi değil!
– Yalnızca iki gün, hem kendini hem oğlunu sakinleştirmeye çalıştı.
Neyse ki o gün nispeten sakin geçti. Lale ve Kemal, gece erkenden yattılar, yalnızca biraz homurdanıp biz hep ayrı odalarda kalırız diye söylendiler. Zeynepin iki yedek odası vardı ama orada tamirat vardı, misafir almak mümkün değildi. Salonda da yatmalarını önermiş, ama ikisi de istememişlerdi, Zeynep de çok üstüne gitmedi.
Gece sorunsuz geçti ama sabah erkenden bir gürültüyle uyandı Zeynep. Yastığından güçlükle kafasını kaldırıp saate baktı: Saat altı! Zeynep tam bir gece kuşuydu, sabahları böylesine erken uyandırılmaktan nefret ederdi. Alper bunu bildiğinden, sessizce kalkar, işlerini hallederdi; bazen arkadaşlarına giderdi ama mutlaka nereye gittiğine dair bir not bırakırdı.
– Ne oluyor? diye gözleri mahmur halde salona çıktı Zeynep.
– Hiçbir şey Zeynepciğim, Lale hala orta yerde bir çanta dolusu kıyafeti yerlere saçıyor, bir şey arıyordu. Mayomu bulamıyorum. Evde mi unuttum ne?
– Bunu odanda, sessizce yapamaz mıydın?
– Odada yer yok, ben çok sessizim aslında.
O gürültünün asıl kaynağı ise dışarıdaydı Kemal teneke kovaya vura vura annesini bekliyordu. Lale hala ağırdan alıyordu.
– Oğlunuza söyleyin de artık sussun, aklı yerinde mi? Komşular beni öldürecekler dedi Zeynep.
Kadın burun kıvırdı ama seslenip oğlunu kenara gönderdi.
Zeynep, artık uyuyamayacağına kanaat getirip mutfağa gitti.
– Nereye gidiyorsun?
– Kahve içeceğim, dedi Zeynep sertçe.
– Kahve iyi gider. Bak Zeynepciğim, bana bir büyük fincan, bol sütlü ve üç şekerli olsun!
Zeynep, sınırı aşan bu tavır karşısında olduğu yerde kaldı.
– Lale Hanım, dedi soğukkanlılıkla, siz misafir olarak geldiniz. Sabah sabah sorun çıkardınız, beni uyandırdınız, üstelik bana emir veriyorsunuz!
– E daha sabah sayılmaz ki, dedi kadın umursamazca. Soyadım da Çetin, Lale Çetin. Kahveyi getiriyor musun?
– Bizde herkes kendi işini kendi görür!
Zeynepin dünden kalan sinirleri iyice gerildi. Kahvesini yaparken, içeri Alper girdi, omzuna dokunarak annesine destek oldu.
– Dedim ben sana anne Bunların suratında var, insanı kullanacakları. Daha geç değil, hemen gönder!
– Sadece bir gün daha oğlum… Dayanacağız kısa süre.
– Daha yeni başladı o gün! Beni bile uyandırdılar.
Kapıdan Lale hala suratında memnuniyetsizlikle içeri girdi.
– Kahveyi yapmadınız mı?
– Annem kimseye kahve yapmak zorunda değil! diye hışımla atıldı Alper.
– Zeynep… Çocuğuna hiç mi terbiye vermedin, büyük konuşurken susulur, denmez mi?
– Oğluma laf söylemeyin, dedi Zeynep, öfkesini ilk kez belli ederek.
– Ben çocuk değilim diye hırladı Alper.
Lale hala mutfakta dolanıp, zorlama bir sessizlikle kendi kahvesini yaptı; sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi tatlı bir gülümsemeyle döndü.
– Zeynepciğim, denize nasıl gidilir? Yol gösterir misin?
– Şu patikadan aşağı inin, sahili göreceksiniz. Çok basit.
Hazır o da senli benli oldu, Zeynep de artık resmiyet bırakmadı.
– Beraber mi gelmeyeceksiniz?
Alper, annesine yan gözle bakarken, onun da misafirlerle plaja gitmek istemediğini anladı.
– Biz sonra geliriz, bir şeyimiz var. Siz buyurun.
– Peki, öğle yemeğinde ne yapıyoruz?
Zeynep genelde Alperle kendine ve misafir hakikaten iyi biriyse, ortak alışverişle yemek yapardı. Çok zengin değildi, kimseye kendi cebinden yemek vermeye niyeti yoktu; cevabı her zamanki gibi kısa verdi:
– Biz Alperle evde yiyoruz, siz yakındaki kafede yiyebilirsiniz.
– Hazırlayamaz mısın? Ben dışarıda yemeyi hiç sevmem dedi kadın ısrarla.
– Uygun bir fiyat karşılığı hazırlarım, bende de fazla para yok, dedi Zeynep dürüstçe.
Lale hala burun kıvırdı:
– O zaman kafe daha iyi, en azından tadı güzel olur!
Alperin hoşuna gitmese de bir şey demedi.
İşte böyle, sürekli küçük tartışmalar ve didişmelerle iki gün geçti. Fakat ikinci gün, Lale hala gitmeye hiç niyetli olmadığını belli etti. Zeynep, Siz iki gün kalacaktınız, söz verdiniz deyince kadın alaycı bir şekilde gülümsedi:
– Zeynep, ne var ki? Bizi öylece kovmayacaksın. Bizim iznimiz bir hafta. Bu süre boyunca burada kalalım, sonra çıkarız. Ne olacak yani, sana yük müyüz?
Zeynep için fazlasıyla yüktüler. İki gündür sabahın köründe uyanıyor, geriliyordu. İnsan olarak da içi ısınmamıştı; özellikle Laleye. Kemal çocuktur diye, ama o da Alperin ayağına çelme takmak, bahçede gereksiz gürültü yapmak gibi şeyler yapıyordu. Komşular da şikâyet etmeye başlamıştı.
– Evet, yük oluyorsunuz. Burası benim evim ve yarın arkadaşılarım gelecek, sabah evi boşaltın lütfen. İki gün dediğimizde anlaştık.
Zeynep tane tane, sakin ama net söyledi. Lale hala ise reddedilmeye hiç alışkın değildi. Gözleri irileşti, çığlık atacak gibiydi.
– Böyle yapılır mı? Akrabayı sokağa mı atarsın? Nereye gidelim? Garaja mı? Ne yapsak şimdi?
Kemal kenarda ezik bir şekilde dinliyor, annesinin bu tepiklerindense utanıyordu.
– Hangi akraba? Kimse sizi hatırlamıyor. Sabah çıkmazsanız polisi çağırırım, bir şey kırar ya da çalarsanız zaten hemen şikâyet ederim.
Ve Zeynep, kararlı bir tavırla odadan çıktı; içine bir zafer hissi dolmuştu. Ertesi sabah Lale ile Kemal söylene söylene valizlerini alıp gittiler. Bir daha evine böyle “akraba”ları almak mı? Hiç sanmıyorum; bırak iki günü, iki saat bile istemem!
O günden sonra şunu bilmeyi öğrendim: Her gelen, akraba olsa bile, içeri girmeyi hak etmiyor. Bazen kapınızı sıkı tutmak en büyük iyiliktir; kendinize de, ailenize de.




