Emeklilik maaşını aldıktan sonra, Zeynep Hanım, zorunlu faturalar ve toptan gıda alışverişi dışında kendine küçük bir hediye almaktan geri durmazdı – bir paket öğütülmemiş kahve çekirdeği.
Bu çekirdekler önceden kavrulmuştu ve paketin köşesini keser kesmez ortalığı nefis bir koku sarardı. Gözleri kapalı olarak bu kokuyu içine çekmek adeta bir ritüeldi, tüm duygulardan sıyrılıp yalnızca kokuya odaklanırdı ve bu an ona bir mucize gibi gelirdi! Bu şahane kokuyla birlikte içine güç dolardı, genç kızlığındaki uzak ülkeler hayalleri canlanır, deniz dalgası hayal ederdi; tropikal yağmurun sesi, ormandaki gizemli sesler ve dallarda zıplayan maymunların vahşi çığlıkları aklında beliriverirdi…
Bütün bunları daha önce hiç görmemişti ama Güney Amerika’daki araştırma gezilerine sürekli katılan babasının hikayeleri hiç aklından çıkmazdı. Baba evde olduğu zamanlarda, Zeynep’e Amazon Vadisi’ndeki maceralarını anlatmayı ve sert bir kahve yudumlamayı severdi; bu koku şimdi her zaman onun ince, sağlam yapılı ve bronz tenli gezgin karakterini hatırlatıyordu.
Gerçek anne babası olmadıklarını her zaman biliyordu. Savaşın başında, ailesini kaybetmiş üç yaşında bir kız çocuğuyken onu bulan ve sonsuza kadar annesi olan kadına minnettardı. Sonrasında – herkes gibi: okul, eğitim, iş, evlilik, oğul doğumu ve şu an geldiği sonuç – yalnızlık. Oğul, yirmi yıl önce eşinin teşvikleriyle başka bir ülkeyi yaşam alanı olarak seçti ve ailesiyle İzmir’de hayatını sürdürüyordu. Bu süre zarfında memlekete sadece bir kez uğradı. Düzenli olarak telefonda konuşuyorlardı, oğlu her ay ona para gönderiyordu ama o, bunları harcamaktan ziyade özel olarak açtığı bir hesapta biriktiriyordu. Yirmi yıl içinde önemli bir tutar birikmişti, bu para oğluna geri dönecek. Bir ara…
Son zamanlarda hayatının güzel, sevgi ve özenle dolu bir hayat olduğunu, ancak kendine ait değilmiş gibi hissetmekten kurtulamıyordu. Eğer savaş olmasaydı, bambaşka bir ailesi, başka bir evi ve farklı bir kaderi olacaktı. Gerçek anne-babasını neredeyse hiç hatırlamıyordu ama o çocukluk yıllarındaki yaşıtı olan kızı – sürekli yanı başında olan kızı – dikkatlice anımsıyordu. İsmi Elif’ti. Bazen, onlara seslenildiğini duyar gibi oluyordu: – “Elif, Zeynep!” Peki o kimdi onun için? Arkadaşı mı, kardeşi mi?
Düşünceleri bir cep telefonu uyarısıyla bölündü. Ekrana baktı – emekli maaşı hesaba yatmıştı! Ne iyi, tam da zamanında! Kahve almak üzere yürüyüşe çıkabilirdi – son kalanını dün sabah pişirmişti. Bastonunu kaldırıma vurarak dikkatlice ilerleyerek, sonbahar yağmur sularını atlattı ve market kapısına vardı.
Kapıda, gri çizgili bir kedi oturmuş, bazen gelip geçenlere, bazen de camlı kapılara tedirgin gözlerle bakıyordu. Yüreğinde bir merhamet dalgalandı: – “Üşüyor zavallıcık, ve muhtemelen aç. Seni eve alırdım ama… Ben öldükten sonra seninle kim ilgilenecek? Ki o kadar zamanım da kalmadı… Bugün değilse yarın…” Ama zavallı havyana karşı duyduğu acıma hissiyle ona ucuz bir mama paketi aldı.
Jölemsi karışımı plastik bir tabağa dikkatlice boşaltırken kedi sabırla bekliyordu ve minnet dolu gözlerle ona bakıyordu. Tam o sırada mağazanın kapısı açıldı ve yüzünde hiçbir iyi şeyi vaat etmeyen ifadeyle iri yarı bir kadın kapının önüne çıktı. Tek kelime etmeden mama dolu tabağı ayağıyla savurdu:
– Kaç kez söyledim, dedim ama dinleyen yok! – diye haykırdı. – Burada onları beslemek yok! – diye homurdandıktan sonra hızla uzaklaştı.
Kedi, korkulu bir halde etrafı kollayarak yerde parçalanmış yiyecekleri yalama başladı, Zeynep Hanım ise olan bitene duyduğu öfkenin nefretiyle boğularak fenalaştı. Otobüs durağına doğru aceleyle ilerledi – orada birkaç bank vardı. Bunlardan birine oturdu, elleriyle titreyerek ceplerini yokladı, ilaç bulmayı umuyordu ama nafile.
Acı acımasızca bir dalga gibi tekrar tekrar hücum etti, kafası mengenede sıkışmış gibiydi, gözleri kararıyordu, içinden bir inilti koptu. Biri omzuna dokundu. Zor bela gözlerini açtı – genç bir kadın korkulu gözlerle ona bakıyordu:
– İyi misiniz teyze? Size nasıl yardımcı olabilirim?
– Çantamda var, – diye cevapladı Zeynep Hanım zayıf bir hareketle. – Orada bir kahve paketi var. Çıkarıp açar mısın?
Kahve paketine eğilip bir kez, bir kere daha o nefis kavrulmuş çekirdeklerin kokusunu içine çekti. Acı kaybolmadı ama biraz olsun hafifledi.
– Teşekkür ederim, güzel kızım. – Güçlükle mırıldandı Zeynep Hanım.
– Benim adım Melis, ama teşekkürü kediciğe söyleyin. – Gülümsedi genç kız. – Tüm bu süre yanınızdaydı ve o kadar yüksek sesle miyavlıyordu ki!
– Sana da teşekkürler, canım. – dedi Zeynep Hanım, hemen yanında oturan o gri çizgili kediyi okşadı.
– Ne oldu size? – diye merakla sordu genç kız.
– Migren nöbeti güzelim. – itiraf etti Zeynep Hanım. – Fazla gerildim, olur böyle.
– Sizi eve kadar eşlik edeyim, tek başınıza zor…
– … Benim babaannemde de böyle migren krizleri olur. – diye anlatıyordu Melis, Zeynep Hanım’ın evinde sütlü ve hafif bir kahveyle bisküvi içerken. – Aslında, o benim büyük büyükannem oluyor ama ben ona hep “babaanne” derim. O, köyde yaşıyor, annem ve babamla birlikte. Ben, burada, hemşirelik okulunda okuyorum. Babaanne de beni “güzel kızım” der. Ayrıca, siz ona o kadar benziyorsunuz ki, ilk başta siz o sandım! Hiç denediniz mi gerçek akrabalarınızı aramayı?
– Melis’ciğim, güzelim, onları nasıl bulabilirim ki? Zira neredeyse hiç hatırlamıyorum. Ne soyadımı ne de memleketimi. – Ah bir de o bombardımanı… At arabasında giderken hatırlıyorum, sonra tanklar… Öyle kaçtım ki, kendimi unutmuşum! Korku! Ömür boyu korku! Sonra, beni o kadın buldu, hayatım boyunca ona “anne” dedim, şimdi bile. Savaştan sonra eşi geldi, bana dünyanın en iyi babası oldu! Kendi adımdan başka hiçbir şeyim kalmadı. Ve gerçek ailem muhtemelen bombadan öldü. Annem ve Elif’le birlikte…
Zeynep Hanım’ın bu sözlerini duyan Melis bir an irkildi ve ona kocaman, mavi gözlerle baktı:
– Zeynep Hanım, sağ omzunuzda yaprak şeklinde bir ben var mı?
Şaşkınlıktan Zeynep Hanım kahvesine boğuldu, kedi ise dikkatle ona bakıyordu.
– Nereden biliyorsun bunu, güzelim?
– Babaannemde de aynı benden var. – Melis, hafifçe yanıtladı. – Onun adı Elif. Hâlâ küçük kız kardeşi – ikizini hatırladıkça gözyaşlarına hakim olamaz, Zeynep’ini. Bombardımanda kaybolmuş, tahliye sırasında. Faşistler yolu kapattığında geri dönmek zorunda kalmışlar, işgali böyle atlatmışlar. Zeynep ise ortadan kaybolmuş. Ne kadar aradılarsa o kadar bulamadılar.
Sabahleyin Zeynep Hanım yerinde duramıyordu. Pencere ve kapı arasında gidip geliyordu, konukları bekliyordu. Gri, çizgili kedi hiçbir adımını yalnız bırakmıyordu, endişeyle sahibinin yüzüne bakıyordu.
– Endişelenme, güzel kızım, ben iyiyim. – Kediyi sakinleştirdi. – Sadece kalbim biraz hızlı atıyor…
Nihayet kapı çaldı. Zeynep Hanım heyecanla kapıyı açtı.
İki yaşlı kadın sessizce, umut dolu gözlerle birbirlerine baktılar. Sanki bir aynada kaybetmedikleri mavi gözlerinin rengini, beyaz kıvırcık saçlarını ve dudak kenarlarındaki hüzünlü kırışıklıkları görüyorlardı.
Sonunda, konuk derin bir nefes alarak gülümsedi, ilerledi ve onu kucakladı:
– Merhaba, Zeynep!
Ve kapının eşiğinde, gözyaşlarını silen, mutlu bir şekilde bekleyen akrabaları duruyordu…




