Benim adım Mehtap Yılmaz ve İstanbul Boğazı’nın güzel manzaraları ile çevrili bir semtte yaşıyorum. Sıkça duyuyorum erkeklerin biz kadınları eleştirdiğini; bizi kullanmakla, aldatmakla, böyle ve şöyle olmakla suçluyorlar. Peki, neden kendilerine aynada bakmıyorlar? Kendileri kim, başka bir kadından sevgisini almak için bir kukla mı? İşte bu yüzden yazıyorum, yüreğimi yakan bu acıyı dökmek için.
Ahmet’le 27 yıl mutlu bir evlilik geçirdik. Birlikte ev kurduk, iki oğlumuzu büyüttük ve şimdi torun sahibi olduk. Hep iyi anlaştık, birbirimize saygı duyduk, mutluluğu ve hüznü beraber paylaştık. Ama Ahmet 53 yaşına bastığında adeta başka bir adama dönüştü. Mesai sonrası eve geç gelmeye, saatlerce aynanın karşısında vakit geçirmeye başladı. Hafta sonları ise yüzünü göremez oldum. Sonunda gerçek ortaya çıktı: Genç bir kadına gönlünü kaptırmıştı. Dönüp geri dönse, pişman olup kendini affettirse aldırmazdım. Fakat öyle olmadı. Yüzüme söyledi; ben yaşlanmıştım, onu anlamıyordum. O genç kadına aşık olduğunu, onun gençliğine ve tutkusuna ihtiyacı olduğunu söyledi. Oysa, o genç kızın ne derdi vardı ki onun buruşmuş teniyle? Tek hedefi paralarıydı; paralar bittiğinde onu sokağa atardı.
Çocuklarımız Serkan ve Kaan, babalarını ikna etmeye çalıştı. Utançlarını dile getirip yaptıklarının onlara zarar verdiğini söylediler, ama onları da duymadı. Beni boşanmakla tehdit etmek zorunda bıraktı ama sanki bunu bekliyormuş gibi hemen kabul etti. Yılların ardından yollarımız ayrıldı. Şimdi o kadıncağızla birlikte yaşıyor, onun çocuğunu besliyor, kendini torunlarımızın kahkahalarından mahrum bırakıyor. Ben bu evde yalnız, duvardan duvara hatıralarla; o ise hayali bir hayatta.
O genç kızı suçlayamam, çünkü hayatta kalmak için bildiğini yapıyor. Ama eski kocam Ahmet mi? Krizle gözleri kör olmuş, aptal bir adam. Gerçekten yeni bir aile kurabileceğini mi sanıyor? Bu genç hanım ona çocuk verecek, ona bakacak mı? Kendi kendisini kandırıyor! Yeni biri aramıyorum; yalanlar ve ihanetler yeterince tecrübem oldu. Sizin duygularınıza veya tavsiyenize ihtiyacım yok. Evet, ateşler içinde yanmıştım; onun ihanetine karşı boğulmuştum. Hayatımı yerle bir etti ki, hiç beklemediğim bir anda. Ama atlatmayı başardım, acımı salıverdim.
Şimdi çocuklarım ve torunlarım var — ışık kaynağım, destek sütunum. Onun neyi var? Yakında, yalnışını anlayacak. Genç kadın onun tansiyon ilaçlarını alıp almadığını sormaz, çoraplarını yıkamaz, dönüşte sıcak bir çorba pişirmez. Kendisi için yaşıyor, Ahmet ise onun için yürüme mesafesindeki bir cüzdan. Geri dönüp kapıya dayandığında — ki o gün gelecek — soğuk bir karşılamayla yüzleşecek. Ne ben ne de oğullarım onu bu ihaneti affetmeyecek. Bizi bir heves uğruna bıraktı, fakat biz aile olarak kaldık — onsuz. Bırakın onunla birbirini sevsinler!
Rüyalarımda onu genç haliyle görüyorum — bir zamanlar beni gülümseten haliyle. Uyanıyorum ve kime dönüştüğünü hatırlıyorum: ailesini bir hayal uğruna satan bencil biri. İçim acıyor, ama kırılmadım. Her gün torunlarıma baktıkça yaşıyorum; onlar yaşamaya değer. Peki ya o? Kendi aptallığının meyvelerini toplayacak — yalnızlık ve sevdiği insanların küçümsemesi. O gençliği satın alabileceğini düşündü, ama sevgi satılmaz. Bir gün son kuruşunu da bitirdiğinde, yanında kimse kalmayacak — zavallı, terk edilmiş bir ihtiyar olacak. Biz onsuz, ama beraberce yaşamaya devam edeceğiz. Bu benim intikamım — nefretten ziyade, benden alamadığı güç.”




