KADERİMİ KAÇIRDIM
Derler ki, iş yerinde aşk aramak pek akıllıca değildir. Ama ben aramadım ki. O beni buldu. Üstelik elinde kahve ve kravat takan kibar bir meslektaş şeklinde değil, gaz sırasındaki siyah bir “Mazda”nın içindeki sessiz bir adam olarak. Bir benzin istasyonunda çalışıyordum.
İlk başta sadece sessizce bakıyordu. Sonra gülümsemeye başladı. Bana öyle geldi ki, çalışma saatlerimi öğrendi ve sadece benim nöbette olduğum zamanlarda gelmeye başladı. Benim adım Gönül. 33 yaşındaydım. Pırlanta sarısı saçlarım ve cesur bir karakterim vardı; erkekler arasında çalışmak karakterimi böyle keskinleştirmişti. O ise… o başkaydı. 42 yaşında, şubat göğü renginde gözleri, duvarları yıkacak gibi omuzları vardı. Ve bir gülümsemesi… Sıcak, sakin, biraz çocukça.
Onun adı Levent’ti. Benzin istasyonunun yanındaki evde oğlu ve Roki adındaki köpeğiyle yaşıyordu. Oğlu, önceki evliliğindendi. Eşi, ikisini terk etmişti. Çalışmıyordu. Kiralanmış dört daireden gelen gelirle yaşıyor, seyahat ediyor, geziyordu.
Bir gün arabasını pompanın yanına çekip, “Hadi gidelim, sana aşık olacağın bir şehir göstereyim,” dedi. Sonra başka bir şehir daha. Ve bir tane daha. Yarım dolu kafelerde bira içtik, sezon dışı sahil otellerine gittik, dalga sesleri arasında uyuduk, Kapalıçarşı’da gezindik ve Bodrum’da caz dinledik.
Aşık olmuştum. Ona adeta kendimi kaptırmıştım. Sürekli özgürlüğüne düşkün olan ve resmi ilişkilere inanmayan ben, üç ay sonra onunla yaşamaya başlamıştım. Herhangi bir resmi kayıt yapmamıştık, sadece birlikteydik.
Başlangıçta çocuk konusunu açıyordum. Hayalini kuruyordum. Üçümüz birlikte nasıl gezineceğimizi düşünüyordum: ben, o ve bebeğimiz. Ancak Levent kararlıydı. Artık “baba cezasını” çektiğini ve bir daha buna katlanamayacağını söyledi. En önemlisi, çocukların özgürlüğü engellediğini düşünüyordu.
“Sen hamileyken hafta sonu Gürcistan’a uçamazsın, Gönül. Sonra pusetle kaldırımda dolaşamazsın. Bu bir hayat değil, esaret olur,” diyordu. Bunları o kadar sakin ve ikna edici bir dille anlatıyordu ki, sanki hipnotize olmuş gibi ben de gelecekteki çocuktan korkmaya başladım.
Yıllar böylece geçti. Levent’in kaygısız yaşamının anlamı haline geldim. Yemek pişirir, ütü yapar, en sevdiği tatlıları alır, gerektiğinde gülerdim ve o… O ise sürekli futbol izler, gazeteyi tembelce karıştırır ve “biriciğim” dediği kişi olduğumu söylerdi.
Oğlu büyüdü. İlk önce benden nefret ediyordu. Sonra ilgiyle bakmaya başladı. Ve bir gün eve bir kız getirdi — tıpkı altı yıl önceki halim gibi. Genç, enerjik, sarışın bir kız. Bizde kalıyor, espirilerime gülüyor, bana “Gönül abla” diyordu.
Ona bakıyordum ve her şeyi anlıyordum. İçimden bağırmak geliyordu: “Kaç! Benim gibi hayatını kaçırma! Kendini kaybetme, sesini yitirme, hayallerinden vazgeçme. Hala her şeyi değiştirebilirsin!”
Peki ya ben? Artık inanmıyorum. 39 yaşındayım. Çocuğum yok. İşimden ayrıldım, arkadaşlarımı kaybettim, ailemden koptum. Geriye sadece ben, Levent, Roki ve zamanla alışkanlığa dönüşen aşkımız kaldı.
Levent hala çalışmıyor. Hala dairelerden kira topluyor, her akşam birasını içiyor. Ben ise hala onun önüne salata dolu tabağı koyup bekliyorum. İçimdeki kaybedilen her şeyin henüz tamamlanmadığını hissetmeyi bekliyorum, ama bu sadece kendi kendimi aldatmak.
Bazen gece uyandığımda balkona çıkıyorum ve yıldızlara bakıyorum. Çok istersem her şeyi değiştirebileceğimi düşünmek beni mutlu ediyor. Ama artık çok geç. Gerçekten çok geç.”




